Açılış
Aysun elli bir yaşında, Keşan'da bir ilkokulda müdür yardımcısı. Yirmi altı yıllık evliliği iki yıl önce bitti. Eşi bir sabah kahvaltıda, sakin bir sesle, başka bir hayat istediğini söyledi; birkaç ay sonra evden ayrıldı. İki çocukları üniversitedeydi. Aysun bir anda, yıllarca kalabalık olan evde yalnız kaldı.
O günden sonra Aysun derdinden kaçmak için ne bulduysa denedi. Önce bir spor salonuna yazıldı, her akşam iki saat. Sonra seramik kursuna. Bir yaz tek başına Kapadokya'ya gitti, bir kış Karadeniz'e. Bir kişisel gelişim seminerine katıldı; orada ona «geçmişi bırak, yeni sayfa aç» dediler. Kitaplar okudu, videolar izledi. Her yeni uğraş birkaç hafta iyi geldi; sonra akşam eve dönünce, boş mutfakta, o tanıdık ağırlık yine çöktü.
İki yılın sonunda Aysun yorgundu. Bir akşam kız kardeşi Gönül ona telefonda şunu söyledi: «Abla, sen iki yıldır koşuyorsun. Ama hep derdinden uzağa koşuyorsun. Hiç derdinin içine yürüdün mü?» Aysun kızdı; «Ne yapayım, oturup ağlayayım mı?» dedi. Gönül bir süre sustu. Sonra yalnızca «Belki de» dedi.
O gece Aysun mutfak masasında oturdu ve iki yıldır ilk kez ağladı. Uzun süre. Ağlarken, yıllar önce lisedeki edebiyat kitabından ezberlediği bir dize aklına geldi; Yunus'tan bir dize. Ama tamamını hatırlayamadı.
Bilgenin kapısı
Yunus Emre'nin kısa bir şiiri, Aysun'un hatırlamaya çalıştığı o dizeyle açılır:
«Ben derdimle ah ederdim; derdim bana derman imiş.
Hasretle arardım; dost yanımda gizli imiş.»
Tatçı'nın neşrinde bu şiirin yalnızca tek bir yazma nüshası gösterilir; bu yüzden onu, birçok nüshada geçen şiirlere göre daha ihtiyatlı okumak gerekir. Şiirde «dost», Yunus'un her zamanki gibi Tanrı'dır; ama beytin ilk mısrası, derdin kendisinin bir derman olabileceği düşüncesini her insanın tanıyabileceği bir dille söyler.
Bakmadığın yer
Dert ile dermanı genellikle iki ayrı şey olarak düşünürüz. Dert buradadır, derman başka bir yerde. Derdi olan kişi dermanı aramak için yola çıkar: bir hekime, bir öğüde, bir uğraşa, bir yolculuğa. Ve derman bulunduğunda dert geride kalır. Aysun'un iki yılı bu düşünceyle geçmişti. Derdi evdeydi; dermanı ise spor salonunda, seramik atölyesinde, Kapadokya'da, seminerde arıyordu.
Yunus'un beyti bu iki şeyi birbirinin içine koyuyor: «Derdim bana derman imiş.» Derman, derdin dışında değil, derdin kendisindedir. Bu tuhaf bir cümle; ilk duyulduğunda neredeyse bir çelişki. Ama ikinci mısra onu açıyor: «Hasretle arardım; dost yanımda gizli imiş.» Aranan şey uzakta değil, yakındaymış. Arayan, onu uzakta aradığı için bulamıyormuş.
Aysun'un iki yıllık kaçışı tam olarak buydu. Her yeni uğraş bir başka uzak yerdi. Ve hepsi birkaç hafta iyi geliyordu, çünkü dikkatini derdinden çekiyordu. Ama dert, Aysun onu nereye götürürse götürsün, akşam eve döndüğünde mutfakta onu bekliyordu. Gönül'ün sorusu bu yüzden bu kadar sarsıcıydı: «Hiç derdinin içine yürüdün mü?» Aysun iki yıl boyunca derdinin çevresinde koşmuş, hiç içine girmemişti.
Yunus'un beytinde bir de «âh» kelimesi var: «Ben derdimle ah ederdim.» Derdin içinde ah etmek, yani onu duymak, onunla birlikte inlemek. Aysun iki yıl boyunca ah etmemişti; tersine, ahını bastırmak için her şeyi yapmıştı. Seminerde ona «geçmişi bırak» denmişti; ama geçmiş bırakılmadan önce yaşanmalıydı. Yirmi altı yıllık bir evliliğin bitişi, yasla karşılanması gereken bir kayıptı. Aysun o yası hiç tutmamıştı.
Mutfak masasındaki gece, Aysun'un ilk ahıydı. Ve o ahla birlikte, Yunus'un dizesinin ilk yarısı aklına gelmişti. Belki de derman, o gece başlamıştı: kaçmayı bırakıp derdin içinde oturduğu an.
Derinleşme
Yunus'un başka bir şiiri, derdin içinden geçmenin bir yolculuk olduğunu anlatır:
«Var, derdinle yanarak yürü, dermana erişinceye dek;
aşkla kulluk eyle, sultana erişinceye dek.
Sular gibi akıp git, bir yerde karar kılma;
alçaklara akarak yürü, ummana erişinceye dek.»
Bu şiirde derman bir varış yeridir; ama ona derdin dışından değil, derdin içinden gidilir. «Derdinle yanarak yürü.» Dert yolun dışında bırakılan bir yük değil, yolda taşınan bir ateştir. Ve ikinci beyit bu yürüyüşün nasıl olacağını söyler: su gibi. Su bir yerde durmaz, alçaklara akar, sonunda denize kavuşur. Aysun'un iki yılı ise suyun tam tersiydi: yukarıya, uzağa, parlak yerlere koşmak. Yunus ise alçağa akmayı öneriyor: derdin en derin yerine, en çok acıyan yerine.
Mutfak masasındaki geceden sonra Aysun birkaç şey yaptı. Önce bir yas danışmanıyla görüşmeye başladı; boşanmanın da bir yas olduğunu ilk kez orada duydu. Danışmanı ona bir öneride bulundu: her hafta bir akşam, evliliğinin bir yılını hatırlamak. İyi ve kötü yanlarıyla. Aysun ilk akşam evlendikleri yılı yazdı ve ağladı. Beşinci haftada çocuklarının doğduğu yılları yazarken güldü. On ikinci haftada boşanma yılına geldiğinde, ilk kez öfkesini yazdı; iki yıldır hiç söylemediği bir öfkeyi.
Bir pazar sabahı Aysun, iki yıldır açmadığı bir dolabı açtı: eski eşinin bıraktığı birkaç gömlek, düğün albümü, çocukların bebeklik fotoğrafları. Hepsini salonun ortasına serdi. Albümü sayfa sayfa çevirdi. Bazı fotoğraflarda güldü, bazılarında uzun uzun durdu. Öğleye doğru Gönül geldi; ablasının yanına, halının üstüne oturdu. İkisi birlikte fotoğraflara baktılar. Gönül bir fotoğrafı gösterdi: Aysun'un yirmi beş yaşında, Meriç kıyısında, rüzgârda saçları uçuşurken çekilmiş bir fotoğrafı. «Bu kadını hatırlıyor musun?» dedi. Aysun uzun süre baktı. «Galiba yeniden tanışıyorum,» dedi. Gömlekleri bir torbaya koyup bir yardım derneğine götürdüler; albümü ise dolabın en üst rafına, ama artık kilitsiz bir yere kaldırdılar.
Seramik kursunu bırakmadı. Ama artık kaçmak için gitmiyordu. Bir akşam atölyede, çamuru tornada döndürürken, hocası ona bir şey söyledi: «Aysun Hanım, son haftalarda işleriniz değişti. Daha derin.» Aysun gülümsedi; kendi de fark etmişti.
Bir yıl sonra Aysun, Keşan'daki bir kadın dayanışma derneğinde gönüllü olarak çalışmaya başladı; yeni boşanmış kadınlarla haftada bir akşam sohbet grupları düzenliyordu. İlk akşam, kırk yaşlarında bir kadın, Aysun'un iki yıl önceki cümlesini neredeyse aynen söyledi: «Ben bunu düşünmek istemiyorum, yeni bir sayfa açmak istiyorum.» Aysun ona baktı ve yumuşak bir sesle «Ben de öyle demiştim» dedi. Kadın ağlamaya başladı. Aysun onun yanında oturdu.
O akşam eve dönerken Aysun, Yunus'un dizesinin tamamını hatırladı: «Derdim bana derman imiş.» İki yıl boyunca kaçtığı dert, şimdi başka kadınlara uzattığı bir eldi. Derdin içinden geçmeseydi, o eli uzatamazdı.
Bu hikâyede bir uyarı da var. Boşanma, ölüm kadar gerçek bir kayıptır ve yasın tutulması gerekir. Ama yas kişiyi uzun süre işlevsiz bırakıyor, umutsuzluk ve değersizlik duyguları ağırlaşıyor ya da kendine zarar verme düşünceleri ortaya çıkıyorsa, bu bir yas değil, tedavi gerektiren bir çökkünlük olabilir. Böyle bir durumda bir psikiyatriste ya da psikoloğa başvurmak ertelenmemelidir.
Öbür bilgeler
Salihli'deki Nurhan, kızının karın ağrısının asıl kaynağını, ona midesini değil okulu sorduğunda öğrenmişti (MEV-K05.2). Mevlânâ'nın hekimi dertten yükselen dumana bakar; Yunus ise «derdim bana derman imiş». İki Anadolu şairi aynı yere bakıyor: derdin içinde, onu doğru dinleyen birinin bulabileceği bir anahtar vardır.
Sivrihisar'daki Selahattin de, altı çırağının gidişinin ardındaki kendi sesini fark ettikten sonra Furkan'ın evine gidip özür dilemişti (STO-K05.2). Selahattin derdini dışarıda aramayı bırakıp içeri bakmıştı; Aysun ise dermanı uzakta aramayı bırakıp derdin içine yürümüştü. Seneca'nın kör kadını hep yeni bir oda istiyordu; Yunus'un suyu ise bulunduğu yerden aşağıya akıyor.
Bugün bir kez dene
Hayatında kaçtığın bir derdi düşün. Kendine Gönül'ün sorusunu sor: bu derdin içine hiç yürüdüm mü, yoksa hep çevresinde mi koştum?
Bu hafta bir akşam, o dert için bir saat ayır. Onu yaz, ya da birine anlat, ya da yalnızca onunla otur. Yunus'un deyişiyle, onunla ah et.
Ardından bir adım öteye bak: bu derdin içinden geçersem, kime bir el uzatabilirim?
Yanında taşıyacağın soru
Dermanını hep uzakta mı arıyorsun, yoksa derdinin içinde mi?