Açılış
Nurhan kırk iki yaşında, Salihli'de bir bankada gişe görevlisi. Kızı Duru on dört yaşında, sekizinci sınıfta. Geçen sonbahardan beri Duru'nun her sabah karnı ağrıyor. Önce gastrite benzetildi; mide ilacı verildi. Sonra bağırsaklara bakıldı; tahliller temiz çıktı. Manisa'da bir çocuk gastroenteroloğuna gidildi; endoskopi yapıldı, bir şey bulunamadı. Bir diyetisyen glutensiz beslenme önerdi; Nurhan bir ay boyunca evde ayrı yemekler pişirdi.
Ağrılar geçmedi. Tersine, her yeni ilaçla, her yeni diyetle Duru biraz daha soldu. Sabahları okul servisinin saatine yakın, kızın yüzü bembeyaz oluyor, banyoya kapanıyordu. Hafta sonları ise ağrı neredeyse hiç olmuyordu. Nurhan bunu fark etmişti ama ne anlama geldiğini düşünmemişti.
Bir akşam Nurhan, Duru'nun dördüncü hekime gidişinden sonra yorgun düşmüş, mutfak masasında rapor dosyalarını karıştırıyordu. Eşi Bora işten döndü, dosyalara baktı ve bir şey söyledi: «Nurhan, bu çocuk tatilde hiç hastalanmadı. Hiç dikkat ettin mi?» Nurhan bir süre sustu. Sonra Duru'nun odasının kapısına gitti; kızı yatağında, telefonunda bir şeye bakıyordu. Gözleri kızarmıştı.
Bilgenin kapısı
Mevlânâ Mesnevî'nin ilk hikâyesine, bir padişahın sevdiği hasta bir cariye için hekimler toplamasıyla başlar. Hekimler kendilerinden emindir; her derdin ilacını bildiklerini söylerler. Ama:
«Ne kadar tedavi, ne kadar ilaç yaptılarsa, dert arttı ve ihtiyaç karşılanmadı. Cariye hastalıktan kıl gibi inceldi; padişahın gözü kanlı yaşlardan ırmak gibi oldu. Kaderin işi, sirkengebin safrayı artırdı; badem yağı kuruluk gösterdi.»
Sirkengebin, yani sirke ile balın karışımı, o çağın tıbbında safrayı yatıştırmak için verilirdi; badem yağı kuruluğu gidermek için. Mevlânâ'nın hekimlerinde her ilaç, tedavi etmesi gereken şeyin tam tersini yapıyordu.
Bakmadığın yer
Dert ile derman üzerine söylenen o eski sözün gizli bir şartı vardır: derdin doğru bilinmesi. Yanlış bilinen bir dert, hiç bilinmeyen bir dertten daha tehlikeli olabilir; çünkü insan yanlış dermanı güvenle uygular. Mevlânâ'nın hekimleri cariyenin derdini bilmediklerini düşünmüyorlardı. Tersine, çok iyi bildiklerine inanıyorlardı. Safra bozukluğu, kuruluk; ilaçları da hazırdı. Ve her ilaç derdi büyütüyordu.
Nurhan'ın yaşadığı bu hikâyenin neredeyse aynısıydı. Her hekim, Duru'nun derdini kendi bildiği yerde aradı: mide, bağırsak, besin. Her biri bir ilaç ya da bir düzen önerdi. Ve her yeni tedaviyle Duru biraz daha soldu. Bunun bir nedeni vardı: her tedavi, Duru'ya sorunun midesinde olduğunu söylüyordu. Oysa kızın asıl derdi başka bir yerdeydi ve her yanlış adres, onu biraz daha yalnız bırakıyordu.
Yine de bir şeyi ayırmak lazım. Duru'yu hekimlere götürmek bir hata değildi; karın ağrısı ciddiye alınması gereken bir belirtidir ve önce bedensel nedenlerin dışlanması doğrudur. Mevlânâ'nın hekimleri de kötü hekimler değildi; yalnızca baktıkları yerin dışında bir şey göremiyorlardı. Sorun aramakta değil, aranan yerin tek yer sanılmasındaydı.
Bir de Bora'nın gözlemi vardı: tatilde hiç hastalanmamak. Bu, aylardır dosyalarda gözden kaçan en önemli belirtiydi. Hekimler midenin içine bakmışlardı; ama ağrının hangi günlerde geldiğine, hangi saatte yükseldiğine bakmamışlardı. Derdin yeri, zamanında saklıydı. Ve o zaman, okul servisinin saatiydi.
Mevlânâ'nın hekimlerinin bir de kibri vardı: «Her derdin merhemi elimizde.» Bilmediğini bilmemek, yanlış dermanı ısrarla sürdürmenin en sağlam yoluydu.
Bir de hikâyede kimsenin sormadığı biri vardı: hastanın kendisi. Mevlânâ'nın cariyesi derdini kimseye söylememişti; hekimler de ona sormamıştı, yalnızca nabzına bakmışlardı. Duru da aylarca susmuştu. Her hekim ona «Neren ağrıyor?» diye sormuş, kimse «Neler oluyor?» diye sormamıştı. Derdin sahibi en iyi tanığıydı; ama tanıklığa çağrılmamıştı. Bazen dermanın ilk adımı bir tahlil değil, doğru sorulmuş bir sorudur.
Derinleşme
Hikâyede padişahın duası üzerine gerçek bir hekim gelir. Mevlânâ onun hastaya nasıl baktığını şöyle anlatır:
«Yüzünün rengini, nabzını ve idrarını gördü; hem belirtilerini hem sebeplerini dinledi. Dedi ki: "Onların yaptığı her ilaç bir onarım değil, bir yıkımdı. İçerideki hâlden habersizdiler." Derdi gördü, gizli olan ona açıldı. … Onun derdi safradan da sevdadan da değildi; her odunun kokusu dumanından belli olur. Ağlayışından anladı ki o, gönül derdidir: beden sağlam, ama o gönle tutsak.»
Bu beyitlerde gerçek hekimin iki özelliği dikkat çekiyor. Birincisi, hem «belirtileri» hem «sebepleri» dinler. Öteki hekimler yalnızca belirtiye bakmıştı: safra, kuruluk. Bu hekim, belirtinin arkasındaki hikâyeyi de sorar. İkincisi, Mevlânâ'nın unutulmaz imgesi: «Her odunun kokusu dumanından belli olur.» Duman belirtidir; ama dumanın kokusu, hangi odunun yandığını söyler. Ağrı bir dumandı; o ağrının kokusu, yani ne zaman geldiği, neyle birlikte geldiği, derdin asıl kaynağını gösteriyordu.
Nurhan o akşam Duru'nun odasına girdi ve yatağın kenarına oturdu. Bu kez kızına midesini sormadı. «Okulda neler oluyor?» diye sordu. Duru önce «Hiçbir şey» dedi. Nurhan bekledi. Uzun bir sessizlik oldu. Sonra Duru ağlamaya başladı ve anlattı: sınıfta bir grup kız, eylülden beri onu dışlıyordu. Mesaj gruplarından çıkarılmış, fotoğraflarının altına alaycı yorumlar yazılmış, teneffüste yanına kimse oturmamıştı. Duru bunu kimseye söylememişti; çünkü söylerse daha kötü olacağından korkuyordu.
Nurhan o gece kızına sarıldı ve uzun süre bir şey söylemedi. Mevlânâ'nın hekimi gibi, önce yalnızca dinledi. Ertesi gün okulun rehber öğretmeniyle konuştu. Rehber öğretmen durumu ciddiye aldı; sınıfla bir çalışma yaptı, dışlayan öğrencilerin aileleriyle görüştü. Duru'nun çocuk hekimi de, Nurhan'ın anlattıklarını dinledikten sonra, ağrıların kaygıyla ilişkili olabileceğini söyledi ve bir çocuk psikoloğuna yönlendirdi.
Ağrılar bir haftada geçmedi. Ama Duru ilk kez, sabahları servisi beklerken annesine «Bugün karnım biraz ağrıyor, ama gideceğim» dedi. Ve bir ay sonra, bir cuma akşamı, sınıftan yeni bir arkadaşını eve getirdi. İkisi Duru'nun odasında saatlerce güldüler. Nurhan mutfakta, eski rapor dosyalarını bir kutuya kaldırırken, Mevlânâ'nın dumanını düşündü: ağrı hâlâ zaman zaman geliyordu, ama artık hangi odundan yükseldiğini biliyorlardı.
Bir hekim notu da düşmek gerek. Çocuklarda tekrarlayan karın ağrısı her zaman önce bir hekim tarafından değerlendirilmelidir; bedensel bir nedenin gözden kaçmaması gerekir. Ama tahliller temiz çıktığında, ağrının belirli günlerde ve saatlerde yoğunlaşması, okul, akran ilişkileri ya da evdeki gerginliklerle ilgili bir kaygının işareti olabilir. Okulda zorbalık ya da dışlanma şüphesi olduğunda rehberlik servisi ve bir çocuk psikoloğu birlikte çalışmalıdır.
Öbür bilgeler
Sivrihisar'daki döşemeci Selahattin, altı çırağının da aynı derde takıldığını görünce kendi sesinin sertliğini fark etmişti (STO-K05.2). Seneca'nın Harpaste'si odayı karanlık sanıyordu; Mevlânâ'nın hekimleri de dumanın kaynağını yanlış odunda aradı. İki hikâye birlikte, derdi bilmenin ne kadar zor olduğunu gösteriyor: kimi zaman dert içimizde olduğu hâlde dışarıda aranır, kimi zaman da bedende sanılır ama gönüldedir.
Nevşehir'deki Ceyda ise derdini doğru bilmiş ama dermanını yarıda bırakmıştı (BUD-K05.2). Duru'nun ailesi ise uzun süre derdi yanlış yerde aramıştı. Buda'nın dört görevinden ilki, «acıyı tam olarak anlamak», Mevlânâ'nın gerçek hekiminde somut bir hâl alıyor: hem belirtiyi hem sebebi dinlemek.
Bugün bir kez dene
Hayatında uzun süredir çözülemeyen bir derdi düşün: bir ağrı, bir huzursuzluk, bir tekrarlayan sorun. Mevlânâ'nın sorusunu sor: bu dumanın kokusu ne? Ne zaman geliyor, neyle birlikte geliyor, ne zaman hiç gelmiyor?
Bir hafta boyunca bu derdin saatlerini, günlerini, yanında olanları kısaca not et. Bazen derdin yeri, zamanında saklıdır.
Bu hafta sevdiğin birinin derdine «Neren ağrıyor?» yerine «Neler oluyor?» diye sor. Ve cevabı beklemeye zaman ayır.
Yanında taşıyacağın soru
Derdini doğru yerde mi arıyorsun, yoksa yalnızca baktığın yerde mi?