İçeriğe geç

Stoacılar: Epiktetos, Marcus Aurelius, Seneca ile · Acı ve sıkıntı

Odası karanlık diyen Harpaste

Derdi bilmek dermanın yarısı mı?

1.245 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Selahattin elli beş yaşında, Sivrihisar'da otuz yıllık bir döşemeci. Koltuk, kanepe, eski sandık; elinden geçmeyen mobilya yok. İşini iyi bilir, sabahları dükkânını herkesten önce açar. Kasabada «Selahattin Usta'nın diktiği koltuk otuz yıl dayanır» derler.

Ama son iki yılda dükkândan beş çırak ayrıldı. İlki üç ay dayandı, sonuncusu iki hafta. Selahattin her birinin arkasından aynı şeyi söyledi: «Bu nesil iş öğrenmek istemiyor. Telefondan başka bir şey bilmiyorlar. Biz zamanında ustamızın tokadını yer, sesimizi çıkarmazdık.» Kahvede de, evde de, bu cümleyi o kadar çok tekrarladı ki eşi Nesibe artık dinlemiyordu.

Geçen ay altıncı çırak, Furkan, bir öğlen tezgâhın başında ağladı. Selahattin bir kumaşı yanlış kestiği için ona bağırmıştı; «Senden adam olmaz» demişti. Furkan önlüğünü çıkardı, kapıya yürüdü ve çıkarken bir şey söyledi: «Usta, sizden çok şey öğrenmek istedim. Ama burada nefes alamıyorum.»

O akşam Selahattin eve geldiğinde Nesibe'ye bunu da anlattı ve yine aynı sonuca vardı: «Bu çocuklar çok hassas.» Nesibe bu kez sustu, sonra kocasına bakarak sakin bir sesle dedi ki: «Selahattin, altı çırak gitti. Altısı da aynı şeyi mi söyledi?» Selahattin cevap vermedi. Gece uyuyamadı.

Bilgenin kapısı

Seneca, Lucilius'a yazdığı ellinci mektupta, kendi evinde yaşanmış tuhaf bir olayı anlatır. Karısının hizmetindeki Harpaste adında bir kadın birden kör olmuştur:

«Hikâye inanılmaz gibi geliyor ama sana temin ederim ki doğru: kör olduğunu bilmiyor. Hizmetçisinden sürekli odasını değiştirmesini istiyor; odalarının çok karanlık olduğunu söylüyor. Harpaste'de bizi gülümseten şeyin hepimizin başına geldiğini açıkça görebilirsin; hiç kimse kendisinin açgözlü ya da hırslı olduğunu anlamaz. … "Ben bencil değilim; ama Roma'da başka türlü yaşanmıyor." "Öfkeli bir mizacım varsa bu benim suçum değil; gençliğimden." Neden kendimizi kandırıyoruz? Bizi rahatsız eden kötülük dışarıda değil, içimizde, tam iç organlarımızdadır. Bu yüzden iyileşmek daha zordur; çünkü hasta olduğumuzu bilmiyoruz.»

Seneca'nın hikâyesi bir kölelik çağında, evin bir hizmetkârı üzerinden anlatılır; Seneca onu küçümseyerek anar ve hemen ardından kendine döner: «Bir soytarıya gülmek istersem uzağa gitmem; kendime gülerim.»

Bakmadığın yer

Dert ile dermanı ilişkilendiren o eski Anadolu sözü, derdin bilinebilir olduğunu varsayar. Sanki dert hep ortadadır; yalnızca ona bir ad koymak gerekir. Ama Seneca'nın Harpaste'si başka bir durumu gösteriyor: bazı dertler bilinmez, çünkü dert kendini başka bir şey gibi gösterir. Harpaste kör olduğunu bilmiyordu; ona göre sorun odaydı. Oda karanlıktı, oda değişmeliydi.

Selahattin'in altı çırağı da altı karanlık odaydı. Her biri gittiğinde Selahattin odayı suçladı: bu nesil, telefonlar, hassasiyet. Ve her seferinde yeni bir oda, yani yeni bir çırak istedi. Seneca'nın dediği gibi, insanlar kendi kusurlarını hep bir yere ya da bir zamana bağlar: «Roma'da başka türlü yaşanmıyor», «gençliğimden». Selahattin'inki de «bu çağda başka türlü olmuyor»du.

Seneca'nın ikinci cümlesi bu durumun neden bu kadar zor olduğunu açıklıyor: «İyileşmek daha zordur, çünkü hasta olduğumuzu bilmiyoruz.» Derdini bilmeyen insan hekime de gitmez. Harpaste göz hekimi değil, yeni bir oda istiyordu. Selahattin de kendine bakmak yerine yeni çıraklar arıyordu. Ve her yeni çırak, aynı dertle karşılaşıp gidiyordu.

Nesibe'nin sorusu tam bu noktaya dokunuyordu: «Altısı da aynı şeyi mi söyledi?» Altı ayrı oda aynı derecede karanlıksa, belki de sorun odalarda değildi. Bu, Selahattin'in hiç kurmadığı bir cümleydi. Otuz yıllık ustalık, ona kendi kusurunu görmeyi değil, kusuru başkasında görmeyi öğretmişti. Bir kumaştaki en küçük kaymayı uzaktan gören adam, kendi sesindeki sertliği hiç duymamıştı. Belki de duymamak işine geliyordu; çünkü duymak, otuz yılın bir kısmını yeniden düşünmek demekti.

Bu açıdan Selahattin'in derdi ile Harpaste'ninki aynıydı: ikisi de derdin dışarıda olduğuna inanıyordu. Ve Seneca'nın gözlemi, derdi bilmenin neden dermanın yarısı olduğunu da açıklıyor: çünkü derdi bilmeyen kişi, dermanı da yanlış yerde arar.

Derinleşme

Seneca bir başka mektubunda, ruhun hastalıklarının bedenin hastalıklarından neden daha sinsi olduğunu anlatır:

«Ruhun hastalıklarında durum tersinedir: hastalık ne kadar kötüyse, o kadar az fark edilir. … Hafif uyuyan, uykusunda hayaller görür ve bazen uyurken bile uyuduğunun farkındadır; ama derin uyku rüyaları bile yok eder ve ruhu öyle derine batırır ki kendini hiç algılamaz. Neden hiç kimse kusurlarını itiraf etmez? Çünkü hâlâ onların pençesindedir; rüyasını ancak uyanmış olan anlatabilir; aynı şekilde, bir kusuru itiraf etmek de sağlıklı bir aklın kanıtıdır.»

Bu metnin bir umut tarafı var. Seneca'ya göre bir kusuru görmek ve söylemek, iyileşmenin ilk işaretidir; rüyasını anlatabilen, uyanmaya başlamıştır. Derdi bilmek dermanın yarısıysa, bunun nedeni şudur: derdi bilen kişi artık derin uykuda değildir.

Selahattin'in uykusuz gecesi böyle bir uyanıştı. Sabah dükkâna gittiğinde boş tezgâha baktı. Furkan'ın bıraktığı önlük askıdaydı. Selahattin bir süre o önlüğe baktı. Sonra kendi ustasını hatırladı: Eskişehir'deki o döşemeci, Selahattin'in kestiği her yanlış kumaşta bağırırdı. Selahattin ondan nefret etmişti; ama sonradan onun gibi oldu. Bunu ilk kez o sabah fark etti: kendi ustasının sesi, şimdi kendi ağzından çıkıyordu.

O hafta Selahattin zor bir şey yaptı: Furkan'ın evine gitti. Furkan'ın annesi kapıyı açtı, şaşırdı. Selahattin içeri girdi, Furkan'la karşılıklı oturdu ve uzun bir sessizlikten sonra şunu söyledi: «Oğlum, sana bağırmamalıydım. Bu senin suçun değildi; benim huyum. Ustam da bana böyle bağırırdı. Ben de onun gibi oldum, farkında olmadan.» Seneca'nın deyişiyle, rüyasını anlatıyordu. Furkan bir süre sustu. Sonra «Usta, ben döşemeciliği seviyorum» dedi.

Furkan dükkâna döndü. Selahattin kendine bir kural koydu: bir hata gördüğünde önce on saniye susacak, sonra yalnızca hatayı gösterecek, çırağı değil. İlk haftalar zor geçti; ses yükselmek istedi. Bazen yükseldi de. Ama bir akşam Nesibe, dükkânın önünden geçerken içeriden gülüşme sesleri duydu; Selahattin, Furkan'a eski bir sandığın menteşesini anlatırken ikisi birden gülüyordu.

Bu hikâyenin bir yanını açıkça söylemek gerekiyor. Bir iş yerinde sürekli bağırmak ve aşağılamak, öğretmenin değil, zarar vermenin bir biçimidir; çırağın, öğrencinin ya da çalışanın bundan uzaklaşması bir hassasiyet değil, bir korunmadır. Kendi öfkesini fark eden ama tek başına değiştiremeyen biri için öfke yönetimi üzerine çalışan bir psikologdan destek almak, Seneca'nın «hekime çağrılmak» dediği şeyin bugünkü karşılığıdır.

Öbür bilgeler

Nevşehir'deki mimar Ceyda, «derdimi biliyorum» diyerek terapiyi bırakmış ve ataklar geri gelince eski psikoloğunu yeniden aramıştı (BUD-K05.2). Ceyda derdini biliyordu ama bakımı bırakmıştı; Selahattin ise derdini hiç bilmemişti. Buda «bilmek dört görevden biridir» der, Seneca ise «bilmemek, en derin uykudur». İki öğretmen birlikte derdin iki ucunu gösteriyor: bilmeden derman aranmaz; bilip bırakınca da derman yarım kalır.

Niksar'daki Tahsin, dostunun ölümünden sonra damadından «dert edinme» sözünü duymuştu (YUN-K05.1). Damadın sözü bir dertsizin yankısıydı; Selahattin'in «bu nesil hassas» sözü de bir başka yankı: kendi sesinin, karşıdaki duvardan geri dönüşü.

Bugün bir kez dene

Hayatında tekrar tekrar karşılaştığın bir sorunu düşün: hep giden insanlar, hep bozulan ilişkiler, hep aynı yerde tıkanan işler. Harpaste'nin sorusunu sor: ben odayı mı değiştiriyorum, yoksa gözümü mü muayene ettirmeliyim?

Sonra Nesibe'nin sorusunu sor: bu durumların hepsinde ortak olan ne? Belki de ortak olan, benim?

Bu hafta, kendi payını gördüğün bir derdi bir kişiye söyle. Seneca'ya göre bu, uyanmanın ilk işaretidir.

Yanında taşıyacağın soru

Karanlık olan oda mı, yoksa göremeyen göz mü?