Açılış
Tahsin altmış altı yaşında, Niksar'da emekli bir otobüs şoförü. Kırk yıl boyunca Niksar ile Tokat arasında yolcu taşıdı. O yolların her virajında bir hatırası var; çoğunda da Cevat var. Cevat'la ilkokulda aynı sırada oturdular, aynı yıl askere gittiler, aynı şirkette şoförlük yaptılar. Emekli olunca her sabah aynı kahvede buluşup aynı masada tavla oynadılar. Elli yıl boyunca bir gün bile küs kalmadılar.
Geçen kış Cevat'a akciğer kanseri teşhisi kondu. Hastalık hızlı ilerledi. Tahsin son üç ayda her gün hastaneye gitti; Cevat'ın elini tuttu, ona eski yolculukları anlattı. Mart sonunda Cevat öldü.
Cenazeden sonra Tahsin kahveye gitmeyi bıraktı. Tavla tahtası kapalı duruyor. Geceleri uyuyamıyor; Cevat'ın son günlerdeki nefes sesini duyuyor. Bir akşam damadı Murat ona iyi niyetle bir şey söyledi: «Baba, artık toparlan. Herkes ölüyor, hayat devam ediyor. Bu kadar dert edinme.» Tahsin bir şey demedi. Ama o gece balkonda otururken içinden geçen soru şuydu: «Sevdiğimiz insanlar neden bu kadar acıtıyor? Bu acının sebebi ne?»
Birkaç gün sonra pazarda Cevat'ın eşi Hamiyet Hanım'la karşılaştı. Hamiyet Hanım ona hiçbir şey sormadı, hiçbir öğüt vermedi. Yalnızca Tahsin'in koluna dokundu ve «Sen de uyuyamıyorsun, değil mi?» dedi. Tahsin başını salladı. Cenazeden beri ilk kez biri onu anlamıştı.
Bilgenin kapısı
Yunus Emre, sevgiyi anlattığı bir şiirinde, sevginin bedelini tek bir beyitte söyler:
«Kim dostla bilişirse, elbette derde düşer;
âşığın canı her zaman sarhoş ve mahmur olmalı.»
«Lâ-cerem», kesinlikle, kaçınılmaz olarak demektir. Yunus'un şiirinde «dost» her şeyden önce Tanrı'dır; ama bu beyit, sevilen her şeyle kurulan bağın aynı yasaya tabi olduğunu anlatır: seven, derde düşer.
Bakmadığın yer
Acıyı genellikle sevginin karşıtı olarak düşünürüz. Sevgi iyidir, acı kötüdür; biri gelince öteki gider. Bir insanı kaybettiğimizde de acıyı, sevginin bittiği yer olarak görürüz: sevdiğimiz kişi gitti, geriye acı kaldı. Tahsin'in damadının cümlesi de bu düşünceden geliyordu: «Bu kadar dert edinme.» Sanki dert, Tahsin'in seçtiği, istese bırakabileceği bir şeydi.
Yunus'un beyti bu tabloyu tersine çeviriyor. «Kim dostla bilişirse, elbette derde düşer.» Dert, sevginin bittiği yer değil, sevginin kendisinin kaçınılmaz bir parçasıdır. Biriyle gerçekten bilişen, onu tanıyan, ona bağlanan kişi, o bağın içinde bir gün acıyla da karşılaşacaktır. «Lâ-cerem», kesinlikle. Bu bir kaza değil, bir yasa. Sevmek, acının kapısını açmaktır.
Tahsin'in balkondaki sorusuna Yunus'un cevabı buradaydı. Acı vardı, çünkü Tahsin, Cevat'la elli yıl boyunca bilişmişti. Aynı sırada, aynı otobüste, aynı tavla masasında. O elli yıl olmasaydı, bu acı da olmayacaktı. Acının büyüklüğü, sevginin büyüklüğünün ölçüsüydü. Ve bu ölçüye bakınca, acı bir hata ya da bir ceza değil, elli yıllık bir dostluğun son hediyesi gibi görünüyordu.
Bu düşünce acıyı hafifletmiyor; ama ona başka bir yer veriyor. Damadının «dert edinme» önerisi, Tahsin'den aslında sevgisini küçültmesini istiyordu. Çünkü dert edinmemek için Cevat'ı daha az sevmiş olmak gerekirdi. Tahsin bunu istemiyordu. Cevat'ın yokluğunun bu kadar acıtması, onun ne kadar var olduğunun kanıtıydı.
Beytin ikinci yarısı da bir şey söylüyor: âşığın canı «her zaman sarhoş ve mahmur» olmalı. Mahmurluk, sarhoşluğun ardından gelen ağırlıktır. Yunus seveni hem esriklik hem de onun bedeli olan ağırlıkla birlikte anlatıyor. İkisi ayrılmaz. Tahsin'in elli yıllık sevinci ile şimdiki ağırlığı da aynı kadehten geliyordu.
Bir de Tahsin'in kendine hiç sormadığı bir soru vardı: Cevat'ı hiç tanımamış olmayı ister miydi? Bu acıdan kurtulmanın tek kesin yolu, o ilkokul sırasında başka bir çocuğun yanına oturmuş olmaktı. Tahsin bu soruyu bir gece kendine sorduğunda cevabı hemen biliyordu. Acıyı geri vermek için o elli yılı geri vermesi gerekiyordu; ve o elli yıl, hiçbir acıya değişilmezdi.
Derinleşme
Yunus, başka bir şiirinde, acıyı yaşamış insanla yaşamamış insan arasındaki uçurumu anlatır:
«Dertsizlere benim sözüm, kayanın yankısına benzer;
hâldaş bilir, hâldaşının gönlündeki o sırrı.»
Bu beyit, Tahsin'in iki karşılaşmasını birden anlatıyordu. Damadı Murat iyi niyetliydi; ama henüz böyle bir kayıp yaşamamıştı. Tahsin'in acısını dinlerken duyduğu şey, Yunus'un deyişiyle, bir kayanın yankısıydı: sesin kendisi değil, boş bir geri dönüş. Bu yüzden «hayat devam ediyor» diyebiliyordu. Hamiyet Hanım ise bir hâldaştı. Aynı kişiyi kaybetmiş, aynı gecelerde uyanmıştı. Onun «Sen de uyuyamıyorsun, değil mi?» sorusu bir öğüt değil, bir tanımaydı.
Yunus'un «hâldaş» kelimesi güzel bir kelime: hâli paylaşan, aynı hâlde olan. Yoldaş yolu paylaşır; hâldaş hâli. Ve Yunus'a göre derdin sırrı ancak bir hâldaşa açılır. Bu, acının neden var olduğu sorusuna ikinci bir cevap gibidir: acı, insanları birbirine hâldaş yapar. Dertsizler arasında olmayan bir anlayış, dertliler arasında kurulur.
Pazardaki karşılaşmadan sonra Tahsin, Hamiyet Hanım'ı ve onun oğlunu bir akşam yemeğe davet etti. Eşi Nermin sofrayı hazırladı. Yemekten sonra Tahsin ve Hamiyet Hanım, Cevat'ı anlattılar. Askerlik anılarını, otobüste kaybolan bir yolcunun bavulunu nasıl bulduklarını, Cevat'ın tavlada hile yaparken yakalandığında nasıl kızardığını. Güldüler. Ağladılar. Gece geç saatte Hamiyet Hanım giderken Tahsin'e bir şey verdi: Cevat'ın tavla zarları. «Sende dursun,» dedi. «Seninle oynamayı severdi.»
Bir hafta sonra Tahsin kahveye döndü. Masaları yine aynıydı; ama karşısındaki sandalye boştu. Tahsin tavlayı açtı, Cevat'ın zarlarını attı ve bir süre öylece oturdu. Sonra yan masadaki yaşlı bir adam, kasabanın eski fırıncısı, yanına geldi: «Ben de geçen yıl kardeşimi kaybettim. Oynayalım mı?» Tahsin başını salladı. Bir hâldaş daha bulmuştu.
Bir pazar sabahı Tahsin, Hamiyet Hanım'la birlikte Cevat'ın mezarına gitti. Mezarın başında uzun süre konuşmadılar. Sonra Hamiyet Hanım, Cevat'ın son günlerde Tahsin için söylediği bir cümleyi anlattı: «Tahsin gelmeden ilacımı içmem, o gelince ağrı azalıyor.» Tahsin bu cümleyi o gün ilk kez duydu. Kendi acısının yanında, Cevat'ın son günlerinde kendisinin de bir hâldaş olduğunu öğrendi. Dönüşte mezarlığın kapısında bir genç kadın ağlıyordu; Hamiyet Hanım yanına gidip ona bir şey söylemeden oturdu. Tahsin de bekledi.
Damadına da bir gün, kızmadan, bir şey söyledi: «Oğlum, haklısın, hayat devam ediyor. Ama Cevat'ı sevdiğim kadar acıyor. Bunu da sevgiden saymak lazım.» Murat bir süre düşündü, sonra yalnızca «Anladım baba» dedi. Belki tam anlamamıştı; ama artık «dert edinme» demiyordu.
Yasla ilgili bir uyarıyı da eklemek gerekiyor. Yas doğal bir süreçtir ve her insanda farklı bir hızla ilerler; ama aylar geçtiği hâlde uykusuzluk, içe kapanma, hayattan tamamen el etek çekme sürüyorsa, bu karmaşık bir yasın işareti olabilir. Özellikle yaşlı insanlarda bir yakının kaybı sağlığı da etkileyebilir. Böyle bir durumda aile hekimine ve bir yas danışmanına ya da psikoloğa başvurmak, acıyı küçültmek için değil, onu taşıyabilmek içindir.
Öbür bilgeler
Akşehir'deki Sena, teyzesiyle birlikte nohut haşladığı son akşam kepçeyi kendisi almış, nohutları geri bastırmıştı (MEV-K05.1). Mevlânâ acıyı bir pişme olarak anlatır; Yunus ise bir sevginin bedeli olarak. İki Anadolu şairi aynı soruya iki ayrı mutfaktan cevap veriyor: biri tencereden, öteki dost meclisinden. İkisinde de acı, bir ceza değil, bir bağın içinden doğan şeydir.
Annesini evinde bakan Haluk da, annesinin hastalığını taşırken bir hasta yakınları grubunda ağlayan bir kadının yanında ağlamıştı (STO-K05.1). Epiktetos onu Olimpiya'nın kalabalığına götürmüştü; Yunus ise Tahsin'e hâldaşı gösteriyor. Acıyı hafifleten şey, iki hikâyede de, aynı yükü taşıyan birinin yanında oturmaktı.
Bugün bir kez dene
Hayatında seni acıtan bir kaybı ya da bir yarayı düşün. Yunus'un sorusunu tersine çevir: bu acı ne kadar büyükse, o bağ ne kadar büyüktü? Acının içinde sevgiyi görmeye çalış.
Sonra bir hâldaş düşün: aynı acıyı, ya da benzer bir acıyı yaşamış biri. Ona bir öğüt vermek için değil, yalnızca «Sen de mi?» demek için ulaş.
Bu hafta, dertsiz birinin «geç artık» sözüne kızma. Onun sözünün bir yankı olduğunu, henüz o yoldan geçmediğini hatırla.
Yanında taşıyacağın soru
Acın, sevdiğin şeyin ölçüsü mü?