İçeriğe geç

Mevlânâ ile · Acı ve sıkıntı

Kaynayan tencerede nohut

Acı bir hata mı, hayatın dokusu mu?

1.268 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Sena yirmi sekiz yaşında, Akşehir'de teyzesi Melahat Hanım'ın küçük lokantasında çalışıyor. Lise yıllarından beri bu mutfakta; sabahları sebze ayıklıyor, öğlen tabak dolduruyor, akşam kasayı kapatıyor. Üniversiteyi Konya'da okudu, sonra döndü ve teyzesinin yanında kaldı.

Bu bahar Sena'nın düğünü vardı. Davetiyeler basılmış, salon tutulmuş, gelinlik dikilmişti. Düğüne üç hafta kala nişanlısı bir akşam onu aradı ve evlenemeyeceğini söyledi. Bir açıklama yapmadı; yalnızca «Hazır değilim» dedi. Bir hafta sonra Sena onun başka biriyle görüldüğünü duydu.

O günden sonra Sena için Akşehir küçüldü. Pazarda, lokantada, sokakta herkes biliyordu. Bazıları acıyarak bakıyor, bazıları fısıldaşıyordu. Sena geceleri uyuyamıyor, sabahları lokantaya gidip yüzünü buharın içine gömüyordu. İçinde bir soru dönüp duruyordu: «Bu acı neden var? Ben ne yaptım ki bu başıma geldi? Bunun bir anlamı olabilir mi?»

Bir sabah Melahat teyze büyük tencerede nohut haşlıyordu. Sena tencerenin başında durmuş, kaynayan suyun yüzeye fırlattığı nohutlara bakıyordu. Melahat teyze kepçeyle nohutları geri bastırdı ve yarı gülerek dedi ki: «Bunlar da hep kaçmak istiyor. Ama kaçarlarsa çiğ kalırlar.» Sonra Sena'nın yüzüne baktı ve sustu.

Bilgenin kapısı

Mevlânâ, Mesnevî'nin üçüncü defterinde, acı karşısındaki sabırsızlığı tam da bu mutfak sahnesiyle anlatır:

«Tencerede bir nohuda bak; ateşe yenik düşünce nasıl yukarı sıçrar. Kaynama sırasında nohut her an tencerenin ağzına çıkar, yüz feryat koparır: "Neden beni ateşe veriyorsun? Madem satın aldın, neden beni baş aşağı ediyorsun?" Ev hanımı kepçeyle vurur: "Hayır, güzelce kayna, ateşten sıçrama. Seni kaynatıyorum, ama senden tiksindiğim için değil; tat ve lezzet kazanasın diye. Bir gıda olasın, cana karışasın diye. Bu sınav seni küçük düşürmek için değil."»

Mevlânâ bu benzetmeyi bir inanç çerçevesi içinde anlatır: ateşi yakan ve kepçeyi tutan, insanı terbiye eden Tanrı'dır. Ama nohudun feryadı her inançtan insanın tanıdığı bir feryattır.

Bakmadığın yer

Acıyı genellikle iki şekilde açıklamaya çalışırız. Ya bir cezadır: bir şey yaptık ve karşılığını görüyoruz. Ya da bir anlamsızlıktır: hayat rastgeledir ve acı bize denk gelmiştir. Sena'nın gece boyu sorduğu soru bu iki uç arasında gidip geliyordu. «Ben ne yaptım?» sorusu cezayı arıyordu; «Bunun bir anlamı olabilir mi?» sorusu ise anlamsızlıktan korkuyordu.

Mevlânâ'nın nohudu üçüncü bir ihtimal gösteriyor. Nohudun feryadı da Sena'nınki gibi bir ceza duygusundan gelir: «Neden beni ateşe veriyorsun? Madem satın aldın, neden bana böyle davranıyorsun?» Ama ev hanımının cevabı bu duyguyu düzeltir: «Senden tiksindiğim için değil.» Ateş bir ceza değildir. Ama bir anlamsızlık da değildir: nohudun çiğ kalmaması, bir gıdaya dönüşmesi, cana karışması içindir. Mevlânâ'ya göre acı ne bir cezadır ne bir kazadır; bir pişmedir.

Burada dikkatli olmak gerekiyor. Mevlânâ'nın benzetmesi, Sena'nın nişanlısının yaptığını haklı çıkarmaz; bir insanın başka bir insana verdiği acı, bir aşçının ateşi değildir. Sena'yı bırakan adam bir kepçe değildi. Ama Sena'nın içinde olan şey, yani terk edilmenin acısı, onun ne olacağını sormaya başlamıştı. Ve Mevlânâ'nın sorusu tam buraya dokunuyor: bu ateşte kaçmaya çalışırsan çiğ kalırsın; kalırsan pişersin.

Sena'nın kaçışı da vardı. Akşehir'den gitmeyi düşünüyordu; İstanbul'da bir arkadaşı ona bir iş önermişti. Bu kaçış belki de iyi bir karar olacaktı; Mevlânâ kimseye bulunduğu şehirde kalmasını söylemiyor. Ama Sena'nın asıl kaçmaya çalıştığı yer bir şehir değil, bir duyguydu: utanç, öfke, kırgınlık. Ve o duygulardan kaçmak, Melahat teyzenin dediği gibi, nohudu tencereden çıkarmaya benziyordu. Sena bir yere giderse gitsin, o duyguları çiğ hâlde yanında taşıyacaktı.

Bir de nohudun sorusunun en dokunaklı yanı var: «Madem satın aldın.» Nohut, ev hanımının onu seçtiğini, onu istediğini biliyor; bu yüzden ateşi bir ihanet gibi yaşıyor. Sena da hayatına güvenmişti: iyi bir insan olmuştu, sevmişti, hazırlanmıştı. Acı ona hayatın bir ihaneti gibi gelmişti.

Derinleşme

Mevlânâ aynı bölümün devamında, ev hanımının ağzından nohuda bir hatırlatma yapar:

«Bahçede yemyeşil, taptaze su içiyordun; o su, bu ateş içindi. … Ey nohut, bahar boyunca otladın; şimdi acı senin misafirin oldu, ona iyi bak. … Sana acı sözler söylüyorum ki, seni acılıklardan yıkayayım. Donmuş üzüm soğuk suyla kurtulur, soğukluğunu ve donukluğunu dışarı atar. Sen de acıyla yüreğin kan dolunca, bütün acılardan dışarı çıkarsın.»

Bu beyitlerde iki imge, Sena'nın hikâyesine ayrı ayrı dokunuyor. Birincisi, «acı senin misafirin oldu, ona iyi bak». Acı bir düşman değil, bir misafir olarak anlatılıyor; ve misafire iyi bakılır, onu kapı dışarı etmeye çalışılmaz. İkincisi, donmuş üzüm: Mevlânâ'nın imgesinde donmuş üzüm sıcakla değil, soğuk suyla çözülür. Mevlânâ'ya göre acı, acıyla çözülür; kaçarak değil, içinden geçerek.

Sena bunları teyzesinin mutfağında, öğle telaşından sonra düşündü. İstanbul'daki işi hemen reddetmedi, ama kararı bir süre erteledi. Önce kaçtığı duygulara bakmak istiyordu. Bir akşam, lokantayı kapattıktan sonra, Melahat teyzeyle oturdu ve ilk kez ağladı; düğün iptal olduğundan beri ilk kez. Melahat teyze bir şey söylemedi, yalnızca bir bardak çay koydu. Sonra kendi gençliğini anlattı: Melahat teyze de bir zamanlar nişanı bozulmuş, bir yıl boyunca evden çıkmamıştı. «O yıl bu mutfağı öğrendim,» dedi. «Annem bana hamur yoğurtmadan yatırmazdı.»

Sonraki haftalarda Sena kaçmayı bıraktı. Pazara yine gitti; bakışlar yine geldi. Ama bu kez başını öne eğmedi. Bir gün pazarda eski nişanlısının annesiyle karşılaştı; kadın utançla başını çevirdi. Sena ona selam verdi ve yürümeye devam etti. O akşam kendini garip bir şekilde hafif hissetti.

Bir ay sonra Sena İstanbul'daki işi kabul etti; ama bu kez bir kaçış olarak değil, bir seçim olarak. Gitmeden önceki son akşam, teyzesiyle birlikte büyük tencerede nohut haşladılar. Nohutlar yine yüzeye fırladı. Sena kepçeyi aldı ve onları nazikçe geri bastırdı. «Biraz daha,» dedi gülümseyerek. «Henüz pişmediniz.»

Bu hikâyenin bir sınırını açıkça söylemek gerekiyor. Mevlânâ'nın «acı pişirir» düşüncesi, her acının bir amaca hizmet ettiği ya da insanın her acıya katlanması gerektiği anlamına gelmez. Şiddet, istismar ya da süreklileşmiş bir haksızlık bir «pişme ateşi» değildir; onlardan korunmak ve kurtulmak gerekir. Bir de, bir ayrılığın ardından uzun süren uykusuzluk, içe kapanma ve umutsuzluk bir yas belirtisi olabilir; bu hâl haftalar boyunca hafiflemiyorsa bir psikologla konuşmak yerinde olur.

Öbür bilgeler

Gerze'deki kimya öğretmeni Haluk, Alzheimer'lı annesinin hastalığına bir neden aramış, bulamamıştı (STO-K05.1). Epiktetos ona Olimpiya'nın sıcağını göstermişti: acı, sevilen bir şenliğin bedeliydi. Mevlânâ ise Sena'ya bir tencere gösteriyor: acı, bir pişmenin ateşi. İkisi de acıyı bir cezanın ya da bir anlamsızlığın dışına çıkarıyor; ama Epiktetos katlanmayı, Mevlânâ dönüşmeyi öne çıkarıyor.

Söğüt'teki çiçekçi Seher de «Neden ben?» sorusunu Zekiye teyzenin karanfil siparişleri arasında bırakmıştı (BUD-K05.1). Seher'in teyzesi de, Sena'nınki gibi, yaşadığı bir acıyı bir cümleyle paylaşmıştı. İki hikâyede de acıyı hafifleten şey, bir açıklamadan çok, aynı ateşten geçmiş birinin yanında oturmaktı.

Bugün bir kez dene

Hayatında seni «ateşe veren» bir acıyı düşün. Nohudun feryadını kendi diline çevir: bu acıda neye isyan ediyorum? Bir cezaya mı, bir ihanete mi, bir anlamsızlığa mı?

Sonra ev hanımının cevabını dene: bu ateş beni neye dönüştürebilir? Henüz bilmiyorsan, bunu bilmemek de bir cevap olabilir.

Bu hafta, Mevlânâ'nın önerisini uygula: acıya bir misafir gibi bak. Ona kapıyı kapatma; bir akşam onunla otur, onu birine anlat.

Yanında taşıyacağın soru

Acıdan kaçmaya çalıştığında çiğ mi kalıyorsun, yoksa içinde kaldığında mı pişiyorsun?