İçeriğe geç

Stoacılar: Epiktetos, Marcus Aurelius, Seneca ile · Acı ve sıkıntı

Olimpiya'daki sıcak

Acı bir hata mı, hayatın dokusu mu?

1.235 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Haluk kırk yedi yaşında, Gerze'de bir lisede kimya öğretmeni. Üç yıl önce annesi Müzeyyen Hanım'a Alzheimer teşhisi kondu. Babası çoktan ölmüştü, kardeşi Almanya'daydı. Haluk annesini kendi evine aldı. Eşi Sevgül ona destek oldu; ama yük yine de en çok Haluk'un omzundaydı.

Hastalık ilerledikçe hayat değişti. Müzeyyen Hanım geceleri uyanıp kapıları zorluyor, sabahları Haluk'a «Siz kimsiniz?» diye soruyordu. Bir gün mutfakta ocağı açık unuttu; bir başka gün apartmanın önünde, terlikle, kar altında bulundu. Haluk okuldan dönüp akşam yemeğini hazırlıyor, annesinin ilaçlarını veriyor, gece iki kez kalkıp kapıyı kontrol ediyordu.

Haluk hayatını bilimle geçirmiş, her şeyin bir nedeni olduğuna inanan bir adamdı. Ama bu acının nedenini bulamıyordu. Annesi hayatı boyunca iyi bir kadın olmuştu; okuma yazma kursları vermiş, komşuların çocuklarına bakmıştı. Neden onun zihni böyle sökülüp gidiyordu? Ve neden Haluk bunu her gün izlemek zorundaydı? Bir gece, annesi onu bir kez daha tanımadığında, Haluk balkona çıktı ve karanlık denize karşı kendi kendine sordu: «Bu acı neden var? Bunun ne anlamı var?»

Ertesi gün okulda, öğretmenler odasında yaşlı tarih öğretmeni Rıfat Bey, Haluk'un uykusuz gözlerini fark edip sessizce yanına bir çay koydu. Sonra yalnızca şunu sordu: «Annen bugün nasıldı?» Haluk ilk kez birine her şeyi anlattı.

Bilgenin kapısı

Epiktetos, öğrencilerine verdiği konuşmalardan birinde, hayatın sıkıntılarından yakınanlara Olimpiya oyunlarını hatırlatır. O çağın insanları için Olimpiya, ömürde bir kez görülmesi gereken bir şeydi:

«Pheidias'ın eserini görmek için Olimpiya'ya yolculuk yaparsınız ve hepiniz böyle şeyleri görmeden ölmeyi bir talihsizlik sayarsınız. … Ama diyeceksin ki, hayatta tatsız ve zahmetli bazı şeyler var. Peki Olimpiya'da yok mu? Orada yanmıyor musun? Kalabalıkta ezilmiyor musun? Rahatça yıkanamıyor musun? Yağmur yağınca ıslanmıyor musun? Gürültü, bağırış ve başka tatsızlıklar yok mu? Ama sanırım bütün bunları seyirlik olanın görkemiyle tartıp katlanıyor ve dayanıyorsun. Peki olup biten her şeye katlanmanı sağlayacak yetenekleri almadın mı? Ruh büyüklüğünü almadın mı? Yiğitliği almadın mı? Dayanıklılığı almadın mı?»

Epiktetos'un benzetmesinde acı bir hata değil, görülmeye değer bir şenliğin sıcağı, kalabalığı, yağmurudur. Şenlik ise hayatın kendisidir.

Bakmadığın yer

Acıyı genellikle bir nedene bağlamaya çalışırız. Her şeyin bir açıklaması olmalıdır; acının da. Bir hastalık bir hatadan, bir felaket bir ihmalden, bir kayıp bir cezadan gelmelidir. Bilimle yaşamış biri için bu düşünce daha da güçlüdür. Haluk sınıfta her tepkimenin bir nedenini anlatıyordu; annesinin hastalığı için de bir neden arıyordu. Ve bulamadıkça acı daha da anlamsız, daha da ağır geliyordu.

Epiktetos'un Olimpiya benzetmesi bu soruyu başka bir yere taşıyor. Olimpiya'daki sıcak, kalabalık, yağmur bir hatanın sonucu değildir; o büyük şenliğin bir parçasıdır. Kimse Olimpiya'daki sıcağın «nedenini» sormaz; sıcak, oraya gitmenin bedelidir. Epiktetos'a göre hayattaki acı da böyledir: hayatın büyük seyirliğinin içinde gelen sıcak, kalabalık, yağmur. «Bu acı neden var?» sorusunun cevabı bir neden değil, bir yerdir: hayatın içinde olmak.

Ama Epiktetos'un sorusunun asıl ağırlığı ikinci yarısında. «Katlanmanı sağlayacak yetenekleri almadın mı?» Bu soru, acının nedenini değil, acının karşısındaki insanın elindekini soruyor. Haluk'un balkondaki sorusu, «Bunun ne anlamı var?», onu hep acının nedenine bakmaya itiyordu; ve oradan bir cevap gelmiyordu. Epiktetos ise ona başka bir yöne bakmayı öneriyordu: kendi içindeki dayanıklılığa, ruh büyüklüğüne. Bunlar acıyı açıklamıyordu; ama acıyla yaşamayı mümkün kılıyordu.

Bir de benzetmenin incelikle gözden kaçan bir yanı var. Olimpiya'ya insanlar yalnız gitmezdi; kalabalık bir sıkıntıydı ama aynı zamanda bir paylaşmaydı. Haluk ise annesinin hastalığını üç yıl boyunca neredeyse yalnız taşımıştı. Kardeşi uzaktı, eşini yormak istemiyordu, arkadaşlarına anlatmıyordu. Rıfat Bey'in çayı, Haluk'a kalabalığın öbür yüzünü hatırlattı: bu şenlikte ıslanan yalnız o değildi.

Bir de Haluk'un hiç kendine izin vermediği bir şey vardı: annesinin hastalığının onda uyandırdığı öfke. İyi bir oğul öfkelenmemeliydi, diye düşünüyordu. Ama öfke vardı; ve bastırıldıkça «neden» sorusunun içinde büyüyordu.

Derinleşme

Marcus Aurelius, kendine yazdığı defterin onuncu kitabında, acının taşınabilirliği üzerine sert ama dürüst bir not düşer:

«Olan her şey ya senin doğan gereği taşıyabileceğin biçimde olur ya da taşıyamayacağın biçimde. Eğer taşıyabileceğin biçimde oluyorsa, yakınma; doğan gereği taşı. Eğer taşıyamayacağın biçimde oluyorsa, yine yakınma; çünkü seni tükettikten sonra kendisi de yok olacaktır. Ama şunu unutma: kendi düşüncene bağlı olarak katlanılabilir ve dayanılabilir kılabileceğin her şeyi taşıyacak yapıdasın; bunu ya senin yararın ya da senin görevin olarak düşünerek.»

Marcus'un notunun son cümlesi özellikle önemli: bir yükü taşınabilir kılan şey, onu «yararın ya da görevin» olarak düşünmektir. Bu, acıya bir neden bulmak değil, acının içinde bir anlam kurmaktır. Haluk annesinin hastalığının nedenini bulamayacaktı. Ama annesine bakmayı bir görev, bir sevgi işi olarak görebilirdi. Ve bu, acının ağırlığını değiştirmese de, onun taşınma biçimini değiştirebilirdi.

Rıfat Bey'le konuştuktan sonraki haftalarda Haluk birkaç şey yaptı. İlki, Almanya'daki kardeşini aradı ve ilk kez açıkça yardım istedi; kardeşi her ay bir hafta sonu gelmeye ve bakım masraflarına katılmaya söz verdi. Sonra belediyenin evde bakım hizmetine başvurdu; haftada üç gün öğleden sonra bir bakıcı gelmeye başladı. Bir de Sinop'taki bir Alzheimer hasta yakınları grubuna katıldı. İlk toplantıda bir kadın, kocasının onu artık tanımadığını anlatırken ağladı. Haluk da ağladı. Toplantıdan çıktığında, Olimpiya'daki kalabalığın ne demek olduğunu anladığını düşündü.

Bir akşam, annesi uzun süre sessiz kaldıktan sonra Haluk'a döndü ve beklenmedik bir netlikle onun adını söyledi: «Haluk, oğlum, sen yorgunsun.» Sonra yine dalıp gitti. Haluk o cümleyi bir hediye gibi aldı. Annesinin zihni gidiyordu; ama bir an için geri gelmiş, onu görmüştü. Marcus'un «görev» dediği şey, o akşam Haluk için bir sevgi kelimesine dönüştü.

Bu hikâyede açık olunması gereken bir nokta var. Stoacıların «katlan» öğüdü, insanın yükünü tek başına taşıması gerektiği anlamına gelmez; tersine, Epiktetos'un Olimpiya'sı bir kalabalıktır. Alzheimer hastasına bakan yakınlarda tükenmişlik ve çökkünlük çok sık görülür; evde bakım hizmetleri, hasta yakını dernekleri ve bir psikologdan alınacak destek, bakım verenin de bir insan olduğunu hatırlatır.

Öbür bilgeler

Söğüt'teki çiçekçi Seher, romatoid artrit teşhisinden sonra her gece «Neden ben?» diye sormuştu (BUD-K05.1). Haluk'un sorusu «Neden o?» idi: kendi acısından çok, annesinin sökülüp giden zihnine dair. Buda'nın dört okyanusu Seher'i yalnızlıktan çıkarmıştı; Epiktetos Haluk'a Olimpiya'nın kalabalığını. İki öğretmen de acının nedenini değil, acının ortak bir şenliğin parçası olduğunu gösteriyor.

İstanbul'daki avukat Zuhal, babasının teknesinde «burada kimse sana bakmıyor» sözüyle rahatlamıştı (LAO-K04.10). Haluk'un rahatlaması da benzer bir yerden geldi: yalnız olmadığını görmekten. Zhuangzi'nin kurbanlık öküzü süslü bir yükün altında yalnızdı; Epiktetos'un Olimpiya'sında ise herkes aynı sıcakta ıslanıyor.

Bugün bir kez dene

Cevabını bulamadığın bir «neden»i kâğıda yaz. Epiktetos'un sorusunu sor: bu acı, hangi büyük şenliğin sıcağı, yağmuru, kalabalığı? Bu hayatın neyini seviyorum ki onun bedelini taşıyorum?

Sonra kendine şunu sor: bu yükü taşınabilir kılacak düşünce ne olabilir? Onu bir görev, bir sevgi, bir yarar olarak görebileceğim bir yer var mı?

Bu hafta, taşıdığın yükü bir kişiyle paylaş. Olimpiya'da kimse yalnız ıslanmaz.

Yanında taşıyacağın soru

Acın bir nedenin mi sonucu, yoksa sevdiğin bir şenliğin yağmuru mu?