İçeriğe geç

Stoacılar: Epiktetos, Marcus Aurelius, Seneca ile · Acı ve sıkıntı

Erken sürülen ilaç

Kırık yer daha mı güçlü, yalnızca farklı mı?

1.540 kelime · yaklaşık 7 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Filiz kırk sekiz yaşında, Edirne'nin Uzunköprü ilçesinde bir ilkokulun müdür yardımcısı. Ablası Güler ondan dört yaş büyük; İstanbul'da yaşıyor. Çocukken aynı yatakta uyumuş, aynı önlüğü sırayla giymişlerdi. Anneleri altı yıl önce öldüğünde, aralarındaki bağ bir gecede koptu.

Kopuş, Uzunköprü'deki eski ev yüzünden oldu. Annelerinin son yıllarında ona Filiz bakmıştı; her gün uğramış, hastaneye götürmüş, son altı ayında evine almıştı. Güler ise İstanbul'dan ayda bir gelebilmişti. Cenazeden bir hafta sonra Güler evin satılmasını ve paranın ikiye bölünmesini önerdi. Filiz için o ev annesiydi; satılması düşünülemezdi. Bir akşam telefonda sesler yükseldi. Filiz «Sen annemi bir kez bile hastaneye götürmedin» dedi. Güler «Sen de hep bunu yüzüme vuracaksın» dedi ve telefonu kapattı.

Filiz ertesi gün, öfkesi daha geçmeden, ablasını yeniden aradı. Barışmak istiyordu. Ama barışma cümlesinin içinde yine aynı şey vardı: «Ben sana kızmıyorum ama annemi ben baktım, bunu bilmen lazım.» Güler bu kez telefonu açmadı. Filiz bir hafta boyunca her gün aradı, mesaj attı, uzun mektuplar yazdı. Her mektupta biraz özür, biraz da hesap vardı. Güler hiçbirine cevap vermedi.

Altı yıl geçti. Ev ne satıldı ne paylaşıldı; kapalı duruyor. Bayramlarda Filiz telefonunu eline alıyor, ablasının adına bakıyor, bırakıyor. Geçen kış okulda bir öğrencinin velisi, ablasıyla küs olan bir anne, Filiz'e dert yandı. Filiz ona akıllıca şeyler söyledi: zaman tanı, acele etme, önce kendi yaranı sar. Kadın gittikten sonra Filiz odasında oturdu ve kendi söylediklerini düşündü. Kendisi bunların hiçbirini yapmamıştı.

Bilgenin kapısı

Seneca, Korsika'ya sürgün edildiğinde, oğlunun sürgünü yüzünden yas tutan annesi Helvia'ya bir teselli mektubu yazar. Mektubun başında, neden bu kadar beklediğini anlatır:

«Annelerin en iyisi, seni teselli etmeyi çok kez istedim ve bu isteği çok kez bastırdım. … Kendi yaramın üstüne elimi tutarak, senin yaralarını elimden geldiğince sarmaya çalıştım. Ama sonra beni durduran başka düşünceler geldi: Kederinin ilk coşkusu sırasında ona karşı çıkmamam gerektiğini biliyordum; yoksa teselli girişimlerim onu kışkırtır, alevlendirirdi. Çünkü hastalıklarda da vaktinden önce sürülen ilaçtan daha zararlı bir şey yoktur. Bu yüzden kederin kendi şiddetiyle tükenmesini, zamanla zayıflayıp ilaca katlanabilir, dokunulabilir hâle gelmesini bekledim.»

Mektup tuhaf bir durumdan yazılır: Seneca, yas tutulan kişinin kendisidir. Sürgündedir ve annesi onun için ağlamaktadır. Seneca bunu da fark eder: kendisi yaslanılan biriyken başkasını teselli eden birine kaynaklarda rastlamamıştır. Kendi yarası açıkken, başkasının yarasını sarmaya çalışmaktadır.

Bakmadığın yer

Bir ilişki kırıldığında, iyileşmeyi çoğu zaman hızla tamir edilmesi gereken bir şey olarak düşünürüz. Kırık ne kadar çabuk kapanırsa o kadar iyi. Filiz'in cenazeden sonraki haftası bu düşüncenin haftasıydı. Öfkesi henüz geçmemişken ablasını aradı, her gün yeniden aradı, mektup üstüne mektup yazdı. Barışmak istiyordu ve bu istek gerçekti.

Seneca'nın cümlesi bu aceleye başka bir yerden bakıyor: «Vaktinden önce sürülen ilaçtan daha zararlı bir şey yoktur.» Filiz'in telefonları, mektupları birer ilaçtı; ama yara daha kanarken sürülmüştü. Ve Seneca'nın uyardığı şey olmuştu: teselli kederi kışkırtmış, alevlendirmişti. Güler'in sessizliği, belki de o ilk haftanın aceleye getirilmiş ilaçlarına verilmiş bir tepkiydi.

Bir de ilacın içindeki bir şey vardı. Filiz'in barışma cümleleri «ben sana kızmıyorum ama» diye başlıyordu ve «ama»dan sonra hep aynı hesap geliyordu: annemi ben baktım. Seneca'nın imgesi burada bir şey söylüyor: «Kendi yaramın üstüne elimi tutarak senin yaralarını sarmaya çalıştım.» Filiz de kendi yarasını tutarak ablasınınkini sarmaya çalışıyordu. Ama eli kendi yarasından kayıyor, sarmak istediği yarayı kendi kanıyla lekeliyordu. Barışmak isterken hesap soruyordu.

Kırılma ve iyileşme sorusunun bir yanı tam da bu: kırık yer kendiliğinden kapanmaz ama zorla da kapanmaz. Bir kemik kırıldığında da hekim önce şişliğin inmesini bekler; ödem geçmeden alçı sarılmaz. Seneca'nın beklemesi bir vazgeçiş değildi; kederin, kendi şiddetiyle tükenip «dokunulabilir» hâle gelmesini beklemekti.

Ama Filiz'in altı yılı başka bir şey göstermişti: beklemenin de bir sınırı vardı. İlk hafta çok erkendi; ama altı yıl, artık bekleme değil, kopukluğun kendisine dönüşmüştü. Ev kapalı duruyordu; telefon bayramdan bayrama elde tutulup bırakılıyordu. Seneca kederin «zamanla zayıflamasını» bekledi ama sonra yazdı. Filiz ise beklemeyi bir sığınağa çevirmişti.

Velinin karşısında söylediği akıllıca sözler de buradan geliyordu. Başkasına söylemek kolaydı: zaman tanı, önce kendi yaranı sar. Ama kendi yarasını sarmak, ablasına değil kendine dönmek, «annemi ben baktım» cümlesinin altındaki yorgunluğu, yalnızlığı, kırgınlığı tanımak demekti. Filiz altı yıl boyunca ablasını beklemiş, kendine hiç bakmamıştı.

Derinleşme

İmparator Marcus'un Düşünceler'inin sekizinci kitabında bir not, kopmuş bir parçanın yeniden birleşip birleşemeyeceğini sorar:

«Bedenin geri kalanından ayrı bir yerde yatan kesilmiş bir el, bir ayak ya da bir baş gördüysen, başına gelenden hoşnut olmayan, kendini başkalarından ayıran ya da topluluğa aykırı bir şey yapan insan da elinden geldiğince kendini böyle yapar. Diyelim ki doğanın birliğinden kendini kopardın; çünkü doğa seni bir parça olarak yaratmıştı, ama sen kendini kestin. Yine de burada güzel bir düzenleme var: kendini yeniden birleştirmek senin elinde. Tanrı, ayrılıp kesildikten sonra yeniden bir araya gelmeyi başka hiçbir parçaya tanımamıştır.»

Marcus'un imgesi önce ürkütücüdür: kesilmiş bir el. Ama notun ikinci yarısı umutludur: insan, kopan parçalar arasında yeniden birleşebilen tek parçadır. Kesilen bir el yerine dönmez; ama kendini başkalarından koparmış bir insan dönebilir. Bu dönüş, Marcus'a göre bir ayrıcalıktır; ama bir zorunluluk değildir. Dönmek, insanın elindedir.

Marcus'un notu Filiz'in iki hatasını birden gösteriyordu. İlk hafta, dönmek için kendini zorlamış, kopan elini kanayan yerine bastırmaya çalışmıştı. Sonraki altı yıl ise dönmenin elinde olduğunu unutmuştu.

Velinin ziyaretinden sonraki hafta Filiz bir şey yaptı. Ablasına yazmadan önce, kendine yazdı. Bir deftere, altı yıldır içinde tuttuğu her şeyi döktü: annesinin son aylarını, gece hastaneye koşuşlarını, ablasının uzaklığına duyduğu öfkeyi, o öfkenin altındaki yalnızlığı. Defteri kimseye göstermedi. Ama yazdıkça bir şeyi fark etti: «annemi ben baktım» cümlesi bir suçlama değil, bir yorgunluğun cümlesiydi. Ve o yorgunluk, ablasının değil, kendi bakması gereken bir yaraydı.

Bir ay sonra, Kurban Bayramı'nın arifesinde, ablasına kısa bir mesaj yazdı. Bu kez «ama» yoktu: «Abla, annemin evinin bahçesindeki erik ağacı bu yıl çok meyve verdi. Seninle birlikte toplamak isterim. İstersen.» Mesaj iki gün cevapsız kaldı. Üçüncü gün telefon çaldı. Güler'in sesi titriyordu: «O ağacı annem benim doğduğum yıl dikmişti, biliyor muydun?»

Bayramın ikinci günü Güler Uzunköprü'ye geldi. İki kız kardeş altı yıldır kapalı duran evin kapısını birlikte açtılar. Erikleri topladılar, pek konuşmadılar. Akşam bahçede otururken Güler bir şey söyledi: «Sen annemi baktın. Ben bunu biliyorum. Bilmediğim şey, bunu sana söylemenin nasıl olacağıydı.»

İlişkileri eskisi gibi olmadı. Ev konusu hâlâ çözülmedi; bir avukatla konuşmaya karar verdiler. Bazı akşamlar eski kırgınlıklar hâlâ telefonda kıpırdıyor. Ama artık iki kopmuş el değil, yaraları görünen iki kardeş.

Burada sınırları da çizmek lazım. Seneca'nın «ilaç erken sürülmez» sözü, kırılan bir ilişkiyi sonsuza kadar beklemeye bırakmayı ya da her kopuşun mutlaka onarılması gerektiğini savunmaz; bazı ilişkiler, özellikle şiddet, istismar ya da süregiden bir zarar içeriyorsa, yeniden birleşmek değil, korunmak gerekir. Bir de, aile içindeki uzun küslükler ve miras anlaşmazlıkları bazen bir aile danışmanının ya da arabulucunun yardımıyla daha kolay çözülür; bunu istemek bir yenilgi değil, kırık yeri doğru sarmanın bir yoludur.

Öbür bilgeler

Maçka'daki Nezahat, yağmurdan sonra bir taşın yanına biriken suya elini sokup ilk kez yağmurdan korkmadığını fark etmişti (BUD-K05.9). Filiz'in ablasına yazdığı «ama»sız kısa mesaj da böyle bir andı: küçük, dikkatli, korkunun ilk kez geri çekildiği bir an. Buda acıdan güven doğabileceğini söyler; Seneca ise o güvenin zamanını beklemeyi. İkisi de iyileşmenin hem acele edilmeyen hem de ertelenmeyen bir şey olduğunu gösteriyor.

Batman'daki Baran da son üç yılın deneme sonuçlarını açıp hep aynı yerlerde düştüğü konuları tek tek bir listeye yazmıştı (YUN-K05.8). Filiz'in defteri de böyle bir listeydi: başkasına değil, önce kendine dönük. Yunus derdi dermanını bilene götürmeyi öğütler; Marcus ise kopan parçanın dönüşünün kendi elinde olduğunu hatırlatır. İkisinde de iyileşme, insanın kapıyı kendi eliyle açmasıyla başlıyor.

Bugün bir kez dene

Hayatında kırılmış bir ilişki var mı? Önce Seneca'nın sorusunu sor: bu kırık, ilaca dokunulabilecek kadar soğudu mu, yoksa hâlâ kanıyor mu?

Sonra Filiz'in defterini aç: o kişiye yazmadan önce kendine yaz. Kırgınlığının altındaki yarayı bul.

Ve eğer zamanı geldiyse, ona «ama»sız kısa bir şey yaz. Bir hatıra, bir davet, bir soru. Marcus'un dediği gibi: yeniden birleşmek senin elinde; ama bir zorunluluk değil, bir ayrıcalık.

Yanında taşıyacağın soru

Kırılan yeri sarmak için çok mu erken, yoksa artık çok mu geç bekliyorsun?