İçeriğe geç

Mevlânâ ile · Acı ve sıkıntı

Su alçak yere akar

Kırık yer daha mı güçlü, yalnızca farklı mı?

1.353 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Erdal kırk bir yaşında, Antalya'nın Manavgat ilçesinde orman yangın işçisi. On sekiz yıldır her yaz, Toros'un çam ormanlarında, yangın hortumunu sırtında taşıyor. Arkadaşları ona «Kaya» der; ne kadar sıcak olursa olsun, ne kadar uzun sürerse sürsün, Erdal'ın yüzü değişmez.

İki yaz önce büyük bir yangın oldu. Rüzgâr döndü, alevler bir köyün kenarına indi. Erdal ve ekibi üç gün neredeyse uyumadan çalıştı. Üçüncü gece, dumanın içinde, bir evin ahırından yaşlı bir kadını çıkardılar. Kadın kurtuldu. Ama aynı gece, birkaç yüz metre ötede, bir arkadaşları alevlerin arasında kaldı ve ağır yaralandı; aylarca hastanede yattı.

Yangın söndükten sonra Erdal eve döndü ve hiçbir şey olmamış gibi davrandı. Eşi Songül'e «İyiyim» dedi. Arkadaşlarına «İyiyim» dedi. Ama geceleri uyuyamıyordu. Uyuduğunda duman kokusuyla uyanıyordu. Bir gün mutfakta Songül ızgara yakarken, Erdal'ın elleri titremeye başladı ve dışarı çıktı. Bir başka gün, oğlunun okulunda bir yangın tatbikatı oldu; Erdal okula gidip oğlunu almak zorunda kaldığını hissetti ve gitti; oğlu şaşkındı.

Ertesi yaz sezon başlarken Erdal işe yine gitti. Bir sabah, ilk yangın ihbarı geldiğinde, kamyonun yanında durdu ve nefes alamadı. Ekip şefi Kemal Usta onu kenara çekti. Erdal «Bir şey yok, toz yuttum» dedi. Kemal Usta ona uzun uzun baktı. Sonra şunu söyledi: «Erdal, biz yanana koşarız. Ama sen yanıyorsun ve bağırmıyorsun.»

Bilgenin kapısı

Mesnevî'nin ikinci kitabında bir bölüm, bir ejderhanın kıskacına düşmüş bir ayıyı ve onu kurtaran bir yiğidi anlatır; hikâyeye girerken şunları söyler:

«Bir ejderha bir ayıyı içine çekiyordu; aslan yürekli bir adam gitti ve onun feryadına yetişti. Dünyada yardıma koşan aslan yürekli adamlar vardır; mazlumların feryadı yükseldiği an. Mazlumların sesini nereden duysalar, Hakk'ın rahmeti gibi o yana koşarlar. Onlar dünyanın gediklerinin direkleri, gizli hastalıkların hekimleridir. … Aslan yürekli adamın avı merhamettir; dünyada derman dertten başkasını aramaz. Nerede bir dert varsa deva oraya gider; nerede bir alçak yer varsa su oraya akar. Rahmet suyu istiyorsan, git, alçal.»

Bölümün başlığı hikâyenin devamını haber verir: kurtarılan ayı ileride yiğide dostluk gösterecek ve o dostluk beklenmedik bir yere varacaktır. Ama Mevlânâ'nın girişte söylediği şey, kendi başına bir öğüttür: derman, derdin olduğu yere gider. Su, alçak yere akar.

Bakmadığın yer

Kırılmayı çoğu zaman bir zayıflık olarak görürüz; özellikle güçlü olması beklenen biri kırıldığında. Erdal'ın «Kaya» lakabı bunun bir özetiydi. On sekiz yıl boyunca o, Mevlânâ'nın «aslan yürekli adamları»ndan biri olmuştu: yanana koşan, feryada yetişen, dumanın içine giren. Ve bu kimlik, kendi feryadına yer bırakmıyordu.

Mevlânâ'nın beyti ise ince bir şey söylüyor: derman dertten başkasını aramaz. Bir hekim sağlıklıya gitmez; bir yangın işçisi yanmayan ormana koşmaz. Derman, derdin olduğu yeri arar. Ama derdin olduğu yeri bulabilmesi için o yerin bir ses vermesi gerekir. Ayı ejderhanın kıskacında sessiz kalsaydı, yiğit ona yetişemezdi. Kurtuluş, feryatla başladı.

Erdal'ın iki yıllık «iyiyim»i tam da bu sessizlikti. Kırılmıştı; uykusu, elleri, nefesi bunu söylüyordu. Ama dışarıya bir ses vermiyordu. Ve ses vermediği için, yanındaki aslan yürekli insanlar, Songül, Kemal Usta, ekip arkadaşları, onun derdine koşamıyordu. Derman oradaydı; ama dert kendini saklıyordu.

Mevlânâ'nın ikinci yarı beyti daha da keskin: «Nerede bir alçak yer varsa su oraya akar. Rahmet suyu istiyorsan, git, alçal.» Burada «alçalmak» küçük düşmek değildir; suyun toplanabileceği bir yer olmaktır. Bir tepe yağmuru tutmaz; yağmur ondan kayıp iner. Bir çukur, bir vadi suyu toplar. Erdal kendini bir kaya gibi yükseltmişti; ve bir kaya, yağmur yağsa bile, ıslanır ama suyu tutmaz.

Kemal Usta'nın cümlesi bu yüzden Erdal'a dokundu: «Sen yanıyorsun ve bağırmıyorsun.» Bu cümle bir suçlama değildi; bir yangın işçisinin diliyle söylenmiş bir davetti. Biz yanana koşarız; ama önce yangının yerini bilmemiz gerekir. Erdal'ın kırılması bir zayıflık değildi; on sekiz yılın, üç gecelik bir cehennemin, ağır yaralanan bir arkadaşın doğal sonucuydu. Asıl zorluk, kırılmayı kabul etmek ve onu söylemekti.

Bir de başka bir şey vardı. Erdal yaşlı kadını kurtarmıştı. O gece birinin feryadına yetişmişti. Ama aynı gece bir arkadaşı yanmış, Erdal ona yetişememişti. Bu yetişememe, belki de, «iyiyim»in altındaki asıl yaraydı. Başkasının feryadına yetişemeyen biri, kendi feryadını duyurmaya utanır.

Derinleşme

Mevlânâ aynı bölümün devamında, feryadın kendisinin bir sermaye olduğunu söyler:

«Eğer lütfun Kâbe'sine uçamıyorsan, çaresizliğini Çare Bulan'a arz et. Ağlayış ve gözyaşı güçlü bir sermayedir; her şeyi kuşatan rahmet ise daha güçlü bir dadıdır. Dadı ve anne bahane arar; çocuk ne zaman ağlayacak diye bekler. … Sen ayıdan da aşağısın; acıdan inlemiyorsun. Ayı feryat edince acıdan kurtuldu.»

Mevlânâ'nın sözleri inançlı bir dildedir: «Çare Bulan», Tanrı'dır; ağlayış, Tanrı'ya yönelen bir duadır. Ama dadının imgesi, insanlar arasındaki her bakım ilişkisine de bir şey söyler: dadı çocuğun ağlamasını bekler, çünkü ancak ağlayınca neye ihtiyacı olduğunu bilir. Ve son beyit acı bir şaka gibidir: ayı bile feryat etmeyi bildi; sen bilmiyor musun?

Kemal Usta'nın sözünden sonra Erdal kamyonun arkasına oturdu ve uzun bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra, on sekiz yılda ilk kez, ağladı. Kemal Usta yanında oturdu, sigarasını yaktı, bir şey sormadı. Erdal ağlamayı bitirdiğinde, Kemal Usta yalnızca şunu söyledi: «Ben de o yangından sonra altı ay uyuyamadım. Kimseye söylemedim. Sen söyle.»

O hafta Erdal, Orman Bölge Müdürlüğü'nün yangın sonrası çalışanlar için düzenlediği psikolojik destek görüşmesine gitti. Daha önce iki kez çağrılmış, «gerek yok» demişti. Bu kez gitti. İlk görüşmede psikolog ona yaşadığının adını söyledi: travma sonrası stres. Erdal bu kelimeyi duyunca garip bir rahatlık hissetti. Bir adı vardı. Yani başkalarının da başına geliyordu.

Sonraki aylarda Erdal bir şey daha yaptı. Hastaneden çıkıp uzun bir iyileşme sürecine giren arkadaşını, yangından sonra ilk kez, ziyarete gitti. İki yıldır gitmemişti; yüzüne bakamayacağını düşünüyordu. Arkadaşı onu görünce gülümsedi: «Sonunda geldin. Bekliyordum.» Bir saat oturdular. O gece hakkında pek konuşmadılar. Ama Erdal eve döndüğünde, iki yıldır ilk kez, deliksiz uyudu.

Bir sonraki yaz Erdal yangınlara yine gitti. Kırılan yeri eskisi gibi olmamıştı; büyük bir dumanın içinde hâlâ nefesi daralıyordu, o zaman kenara çekiliyor, Kemal Usta'ya işaret ediyordu. Ama artık bunu saklamıyordu. Ve ekipte bir şey değişmişti: Kemal Usta her büyük yangından sonra bir akşam herkesi kahvede topluyor, kim ne gördüyse anlatıyorlardı. «Kaya» lakabı yavaş yavaş unutuldu.

Burada iki uyarıyı da yazmak gerekir. Mevlânâ'nın «ayı bile feryat etti» sözü, sessiz kalan birini «bağırmıyorsun» diye suçlamak için kullanılmamalıdır; travma yaşamış pek çok insan için konuşmak zamanla ve güvenle mümkün olur, zorlanarak değil. Bir de, yangın, deprem, kaza gibi büyük olaylarda çalışanlarda ve hayatta kalanlarda travma sonrası stres sık görülür; uykusuzluk, irkilme, olayı tekrar tekrar yaşama, belirli kokulardan ya da seslerden kaçma aylarca sürüyorsa, bu tedavi edilebilir bir durumdur ve bir uzmana başvurmak gerekir.

Öbür bilgeler

Uzunköprü'deki Filiz, ablasına yazmadan önce kendine bir defter tutmuş, «annemi ben baktım» cümlesinin altında bir suçlama değil bir yorgunluk bulmuştu (STO-K05.9). Erdal'ın «iyiyim»inin altında da bir yetişememe vardı. Seneca kederin dokunulabilir hâle gelmesini bekler; Mevlânâ ise feryadın dermanı çağırdığını söyler. İkisi de iyileşmenin önce yaranın kendine söylenmesiyle başladığını gösteriyor.

Maçka'daki Nezahat'ın kırılması bir yamaçta, Erdal'ınki bir dumanın içinde olmuştu (BUD-K05.9). Buda yağmurun önce oyukları doldurduğunu söyler; Mevlânâ suyun alçak yere aktığını. İki imge aynı şeyi gösteriyor: kırılmış yer sağlamlaşmış olmaz; ama rahmeti, yardımı, iyileşmeyi tutabilen yerdir. Yeter ki o yer kendini saklamasın.

Bugün bir kez dene

Hayatında «iyiyim» deyip durduğun bir kırık var mı? Bir kayıp, bir korku, bir yetişememe?

Mevlânâ'nın sorusunu sor: bu dert bir ses veriyor mu, yoksa kendini saklıyor mu? Çevremdeki aslan yürekli insanlar, benim derdimin yerini biliyor mu?

Bu hafta, o kırığı birine söyle. Uzun bir hikâye anlatman gerekmez. Tek bir cümle kadar kısa olabilir: «Ben iyi değilim.»

Yanında taşıyacağın soru

Derdin bir ses veriyor mu, yoksa derman seni bulamıyor mu?