Açılış
Nezahat elli iki yaşında, Trabzon'un Maçka ilçesine bağlı bir köyde çay ve fındık bahçeleri olan bir aileden. Otuz yıldır her mayıs çay toplar, her ağustos fındık. Yamaçları bir keçi gibi iner çıkar; komşuları «Nezahat düşmez» derdi.
Geçen mayıs, yağmurlu bir sabah, sırtında yarı dolu bir çay sepetiyle yamaçtan inerken ayağı kaydı. Düştü ve sağ bacağının üstüne yuvarlandı. Trabzon'daki hastanede kaval kemiğinin iki yerden kırıldığını söylediler. Ameliyat oldu; bacağına bir metal çubuk yerleştirdiler. Üç ay koltuk değneği, sonra aylarca fizik tedavi.
Kemik iyileşti. Ama Nezahat'ın içinde başka bir şey kırılmıştı. Ekim geldiğinde hekim ona yürüyebileceğini, hatta dikkatli olursa yamaçlara da çıkabileceğini söyledi. Nezahat çıkmadı. Bahçeye bakan pencerenin önünde oturuyor, kızının ve gelininin çay topladığını izliyordu. Yağmur yağınca içi sıkışıyordu. Bir gün evin önündeki üç basamaklı merdivende bile durakladı, tutunacak bir yer aradı. Komşusu Şerafettin Amca'nın karısı gülerek «Nezahat düşmez» dediğinde, Nezahat güldü ama gözleri doldu.
Fizik tedavi seanslarında genç fizyoterapist Yasin Bey bir gün ona sordu: «Nezahat Teyze, bacağın iyileşti. Ama sen hâlâ kırıkmış gibi yürüyorsun. Neden?» Nezahat bir süre düşündü, sonra şunu söyledi: «Oğlum, köyde derler ki kırılan yer daha sağlam olur. Benimki olmadı. Ben eskisi gibi değilim.»
Yasin Bey güldü, sonra ciddileşti: «Öyle bir şey yok aslında, teyze. Kemik iyileşir, eski gücüne yaklaşır; ama eskisinden güçlü olmaz. Senin bacağın artık başka bir bacak. İçinde bir çubuk var, kaslarını yeniden öğretmen gerekiyor. Eskisi gibi olmayacak. Ama başka türlü güçlü olabilir.»
Bilgenin kapısı
Buda'nın bir konuşmasında, acının neye dönüşebileceğini anlatan bir koşullar zinciri yer alır:
«Acı, güvenin hayati koşuludur. Güven, sevincin hayati koşuludur. Sevinç, coşkunun hayati koşuludur. Coşku, dinginliğin hayati koşuludur. … Tıpkı göklerden bir dağın tepesine bol yağmur yağdığında, suyun aşağı akıp oyukları, yarıkları ve dereleri doldurması gibi. Onlar dolunca gölcükleri doldurur; gölcükler gölleri, göller çayları, çaylar ırmakları doldurur. Ve ırmaklar dolunca okyanusu doldurur.»
Sujato'nun «faith» diye çevirdiği Pali kelime saddhā'dır; körü körüne bir inanç değil, bir güven, bir yola duyulan itimat anlamına gelir. Konuşmanın ilk yarısı acının nasıl doğduğunu anlatır; ikinci yarısı ise acının nasıl bir başlangıç olabileceğini. Bu ikinci zincir, Buda geleneğinde ender görülen bir şeydir: acının yalnızca bir son değil, bir koşul olarak anılması.
Bakmadığın yer
Kırılmayı ve iyileşmeyi çoğu zaman iki uçlu bir çizgi olarak düşünürüz: önce sağlamdık, sonra kırıldık, şimdi iyileşip eski hâlimize döneceğiz. Nezahat'ın beklentisi de buydu. İyileşmek, «Nezahat düşmez» olan kadına geri dönmekti. Ve bu olmadığında, iyileşmenin de olmadığını düşünüyordu.
Halk arasındaki inanç bu çizgiyi bir adım daha ileri götürür: kırılan yer daha da sağlam olur. Bu inanç insanı teselli eder; ama Yasin Bey'in dediği gibi, kemik için doğru değildir. Ve belki de Nezahat'ın içindeki kırığın bir kısmı, bu inancın tutmamasından geliyordu. Bacağı «daha sağlam» olmamıştı; o hâlde bir şeyler yanlış gitmiş olmalıydı.
Buda'nın konuşması ise başka bir şey söylüyor. Acının sonunda «eski hâline dönmek» yok bu zincirde; acı, başka bir şeyin koşulu oluyor: güvenin. Ama bu, kırık yerin kendiliğinden güçlendiği anlamına gelmiyor. Acı yalnızca bir koşul; güven ondan otomatik olarak doğmuyor. Yağmur dağa yağar ama vadiyi ırmağa çeviren, suyun akması, oyukları doldurmasıdır.
Bu benzetmede gözden kaçan bir ayrıntı var: su önce oyukları, yarıkları doldurur. Dağın düz yamacı suyu tutmaz; su oradan akar gider. Ama bir yarık, bir çukur, bir kırık suyu tutar. Göller, oyukların dolmasıyla başlar. Kırık yer daha güçlü değildir; ama başka bir şeyi tutabilen yerdir.
Nezahat'ın iyileşmesini zorlaştıran şey de buydu belki. O kırığı yalnızca bir kayıp olarak görüyordu: eskiden olan bir şey artık yoktu. Ama kırığın bir şey tutabileceğini, bir şeyin koşulu olabileceğini düşünmemişti. Yasin Bey'in son cümlesi bu kapıyı aralıyordu: «Eskisi gibi olmayacak. Ama başka türlü güçlü olabilir.»
Bir de güven meselesi vardı. Nezahat'ın kaybettiği en büyük şey kemik değil, güvendi: yamaca, basamağa, kendi bacağına güveni. Ve Buda'nın zincirinde acıdan sonra gelen ilk halka tam da buydu. Kırılmış bir insanın güveni, kırılmamış birinin güveni gibi olmaz; o güven sınanmış, bir kez kaybedilmiş ve yeniden kurulmuştur. Ama bu yeniden kurulma kendiliğinden olmaz. Su oyuğu doldurmak için akmak zorundadır.
Derinleşme
Therīgāthā, yani yaşlı rahibelerin şiirleri arasında, Paṭācārā adlı bir keşiş kadının dizeleri yer alır. Şerh geleneği onun hayatını büyük bir yıkımla anlatır: çok kısa bir süre içinde eşini, iki çocuğunu ve anne babasını kaybettiğini, aklını yitirecek kadar kırıldığını. Dizelerin kendisi ise bu acıdan söz etmez; yıllar sonraki bir akşamı anlatır:
«Ahlakta yetkinim, Öğretmen'in sözünü tutuyorum; ne tembelim ne huzursuzum. O hâlde neden dinginliğe ermiyorum? Ayaklarımı yıkadım ve suya dikkat ettim; ayak yıkama suyunun yüksekten alçağa aktığını gördüm. Zihnim durgunlaştı, iyi yetişmiş soylu bir at gibi. Sonra bir lamba alıp hücreme girdim, yatağa baktım ve sedirime oturdum. Sonra iğneyi alıp fitili çektim. Gönlümün kurtuluşu, lambanın sönmesi gibiydi.»
Bu dizelerde dikkat çeken şey, iyileşmenin ne kadar sıradan bir anda geldiğidir. Bir dağ tepesinde değil, bir ayak yıkama suyunun yokuş aşağı akışında. Paṭācārā suyun yüksekten alçağa aktığını görür; Buda'nın konuşmasındaki yağmur gibi. Su kendi yolunu bulur; zorlanmaz, ama durmaz da. Ve Paṭācārā'nın sorusu, «neden ermiyorum?», iyileşmenin bir sabırsızlıkla da beklenebileceğini hatırlatır.
Yasin Bey'in sözünden sonra Nezahat'ın iyileşmesi bir gecede gelmedi. Önce evin önündeki üç basamakla başladı. Yasin Bey'in önerdiği gibi, her sabah, tırabzana tutunarak, on kez inip çıktı. Sonra bahçenin kenarındaki düz patikada yürüdü. Sonra, aralık ayında, kızının koluna girerek en alttaki çay sırasına kadar indi.
Bir sabah, bahçenin alt ucunda, yağmurdan sonra, Nezahat yamaçtan aşağı süzülen suya baktı. Su çay köklerinin arasından, taşların yanından, toprağın açtığı ince yarıklardan aşağı iniyor, dereye karışıyordu. Nezahat orada uzun süre durdu. Sonra eğilip bir taşın yanına biriken su birikintisine elini soktu. Su soğuktu. Ve ilk kez, düştüğü günden beri, yağmurdan korkmadığını fark etti.
Mayıs geldiğinde Nezahat yeniden çay topladı. Ama eskisi gibi değil. Artık yamaçların en dik yerlerine çıkmıyor, ayağına kaymaz tabanlı bir bot giyiyor, yağmurlu sabahları bekliyordu. Bir gün gelini ona «Anne, eskiden ne hızlıydın» dedi. Nezahat güldü: «Eskiden düşmeyeceğimi sanıyordum. Şimdi düşebileceğimi biliyorum. Bu yüzden daha dikkatli basıyorum.»
Bir de yeni bir şey yaptı. Köyde geçen kış kalçasını kıran yaşlı bir komşu, Fadime Nine, evden çıkmaz olmuştu. Nezahat her hafta ona gitti, üç basamaklı merdivende nasıl inip çıktığını gösterdi. «Kırılan yer daha sağlam olmaz, Fadime Nine,» dedi bir gün. «Ama düşüp kalkmayı bilen olur.»
İki şeyin altını çizmek gerekir. Buda'nın «acı güvenin koşuludur» sözü, acının iyi bir şey olduğu ya da her kırılmanın mutlaka bir kazançla sonuçlanacağı anlamına gelmez; bazı kırıklar insanı uzun süre, hatta kalıcı olarak etkiler ve bunu «güçlenme» diye süslemek haksızlık olur. Bir de, ciddi bir düşme ya da kazadan sonra gelişen düşme korkusu ve içe kapanma, yaşlılarda ve orta yaşlılarda sık görülen, tedavi edilebilir bir durumdur; fizik tedavi kadar psikolojik destek de iyileşmenin parçası sayılmalıdır.
Öbür bilgeler
Batman'daki Baran da üçüncü sınav başarısızlığından sonra Dr. Rojin Hanım'ın odasında, onun da iki kez kazanamadığını duymuştu (YUN-K05.8). Nezahat'ı da aynı yoldan geçmiş birinin, bir fizyoterapistin dürüstlüğü açtı. Yunus «dermanı bulmuş olana sor» der; Buda ise acının güvene dönüşebileceğini. İkisinde de iyileşme, kırılmanın ardından birinin «ben de» demesiyle başladı.
Akhisar'daki Ferda ise arkadaşına ilk mesajı gönderdikten sonra telefonu kapatmış, kendini küçük düşürmüş gibi hissetmişti (MEV-K05.8). İlk adım hep biraz utandırıcıdır: bir mesaj, tırabzana tutunarak inilen üç basamak. Mevlânâ'nın bedevîsi ekmeği vermeye kıyamaz; Nezahat da yamaca inmeye kıyamıyordu. İki hikâyede de iyileşme, korkunun izin verdiği en küçük adımla başladı.
Bugün bir kez dene
Hayatında kırıldığın bir yeri düşün: bir beden, bir ilişki, bir güven. O yer eskisi gibi oldu mu? Olmadıysa, onu bir kayıp olarak mı taşıyorsun, yoksa başka bir şeyin tutulduğu bir oyuk olarak mı?
Buda'nın zincirinin ilk halkasını sor: bu acı, bende hangi güvene dönüşebilir? Eski güvene değil; sınanmış, yeniden kurulmuş bir güvene.
Bu hafta, o kırık yerin izin verdiği en küçük adımı at. Üç basamak, bir telefon, bir cümle. Ve suyun yokuş aşağı akışına bak: acele etmiyor, ama durmuyor da.
Yanında taşıyacağın soru
Kırıldığın yer, bugün neyi tutabiliyor?