Açılış
Oktay kırk sekiz yaşında, Bandırma limanında bir lojistik şirketinde vardiya amiri. İki yıl önce, bir kış gecesi, işten dönerken arabasına bir kamyon çarptı. Bacağı üç yerden kırıldı, kaburgaları çatladı, bir hafta yoğun bakımda kaldı. Dört ameliyat geçirdi, altı ay yürüyemedi. Bir yıl fizik tedavi gördü.
Şimdi Oktay yürüyor, çalışıyor, bacağı hafifçe topallasa da merdiven çıkabiliyor. Hekimleri iyileşmesini «beklenenden iyi» buluyor. Ama Oktay'ın konuşmaları iki yıl önceki o geceden hiç çıkmadı. Bir düğünde, bir bayram ziyaretinde, işyerindeki bir yemekte, söz bir şekilde kazaya geliyor. Oktay anlatıyor: kamyonun farları, yoğun bakımdaki ilk gece, hekimlerin «zor» diyen yüzleri, sigorta şirketiyle kavgası, kimsenin onun kadar acı çekmediği. Cümleleri hep aynı yerde bitiyor: «Benden kötüsü olmadı.»
Eşi Sevil bu hikâyeyi yüzlerce kez dinledi. Başta her seferinde ağladı; sonra susmaya başladı; şimdi Oktay söze girer girmez masadan kalkıp mutfağa gidiyor. On altı yaşındaki oğlu Tuna bir akşam, babası yine anlatmaya başlayınca, kulaklığını taktı. Oktay kızdı: «Senin baban ölümden döndü, sen kulaklık takıyorsun!» Tuna kulaklığı çıkardı ve sessizce şunu söyledi: «Baba, döndün. Ama hâlâ oradasın.»
Oktay o gece balkonda sigara içti; kazadan sonra bıraktığı sigarayı. Oğlunun cümlesi aklından çıkmıyordu.
Bilgenin kapısı
Seneca, Lucilius'a yazdığı yetmiş sekizinci mektupta, kendi uzun hastalığından yola çıkarak acı karşısındaki şikâyet üzerine yazar:
«Kendi isteğinle sıkıntılarını daha ağır hâle getirme ve kendine şikâyetle yük bindirme. Zihnin yargısı ona bir şey eklemezse acı hafiftir. … İnsan, ne kadar sefil olduğuna kendini inandırdıysa o kadar sefildir. Bence geçmiş acılardan yakınmayı ve şu türden sözleri tamamen bırakmalıyız: "Kimse benden daha kötü durumda olmadı. Ne acılar, ne kötülükler çektim! Kimse iyileşeceğimi düşünmedi. Ailem kaç kez ağladı, hekimler kaç kez umudu kesti!" Bütün bunlar doğru olsa bile, geçti ve gitti. Geçmiş acıları yeniden gözden geçirmenin, bir zamanlar mutsuz olduğun için şimdi de mutsuz olmanın ne yararı var?»
Seneca bu mektubu kendi gençliğindeki ağır bir hastalığı hatırlayarak yazar. Acıyı küçümseyen biri değil, onu yaşamış biri olarak konuşur.
Bakmadığın yer
Şikâyeti genellikle bir acının dile gelişi olarak düşünürüz. Biri acı çekmiştir; anlatıyorsa, anlatmaya ihtiyacı vardır. Ve bu çoğu zaman doğrudur. Ağır bir kazadan sonra yaşananları anlatmak, onları sindirmenin bir yoludur. Oktay da ilk aylarda anlattıkça hafiflemişti. Sevil'in ilk gözyaşları, Oktay'ın acısının paylaşıldığını gösteriyordu.
Seneca'nın mektubu ise şikâyetin bir noktadan sonra başka bir şeye dönüştüğünü gösteriyor. «Kimse benden daha kötü durumda olmadı.» Seneca'nın örnek verdiği bu cümle, neredeyse kelimesi kelimesine Oktay'ın cümlesiydi. Ve Seneca bu cümlenin doğru olup olmadığıyla ilgilenmiyor: «Bütün bunlar doğru olsa bile.» Mesele cümlenin doğruluğu değil, ne işe yaradığı. «Geçti ve gitti. Bir zamanlar mutsuz olduğun için şimdi de mutsuz olmanın ne yararı var?»
Tuna'nın cümlesi, Seneca'nın sorusunun bir on altı yaşındakinin ağzından söylenmiş hâliydi: «Döndün, ama hâlâ oradasın.» Oktay'ın bedeni iyileşmişti. Ama Oktay her anlatışta o kış gecesine geri dönüyor, kamyonun farlarını yeniden görüyor, yoğun bakımdaki ilk geceyi yeniden yaşıyordu. Kaza bir kez olmuştu; ama Oktay onu yüzlerce kez yaşamıştı. Seneca'nın deyişiyle, «sıkıntılarını kendi isteğiyle ağırlaştırıyordu».
Bir de Seneca'nın en sert cümlesi var: «İnsan, ne kadar sefil olduğuna kendini inandırdıysa o kadar sefildir.» Bu cümle Oktay'ın acısını inkâr etmiyor. Ama şunu soruyor: Oktay şimdi, iki yıl sonra, kendini neye inandırıyordu? «Benden kötüsü olmadı» cümlesi, her tekrarlandığında, Oktay'ı bir kazazede olarak sabitliyordu. Oysa Oktay artık yürüyen, çalışan, iyileşmiş bir adamdı. Şikâyet, onun bu yeni hâlini görmesini engelliyordu.
Bir de Sevil ve Tuna vardı. Oktay'ın şikâyeti yalnızca onun geçmişini değil, ailesinin bugününü de dolduruyordu. Her sofrada, her bayramda, o kış gecesi yeniden kuruluyordu. Sevil masadan kalkıyor, Tuna kulaklık takıyordu. Oktay bir zamanlar kazanın ortasında yalnız kalmıştı; şimdi de anlatısının içinde, ailesinden uzakta, yalnız kalıyordu.
Derinleşme
Seneca aynı mektupta, sıkıntının ortasındaki insana bir imge sunar:
«Çoğu insanın yaptığı şey, desteklemeye çalışması gereken çöken bir yapıyı kendi başına çekmektir. Sana doğru itilen, sallanan ve düşmek üzere olan şeyden desteğini çekmeye başlarsan, seni izler ve üzerine daha ağır abanır; ama yerinde durur ve ona karşı itmeye karar verirsen, geri itilmek zorunda kalır.»
Marcus Aurelius da kendine yazdığı defterin sekizinci kitabında kısa ve sert bir not düşer: «Artık hiç kimse seni saray hayatından ya da kendi hayatından yakınırken duymasın.»
Seneca'nın çöken yapı imgesi, Oktay'ın iki yılını anlatıyordu. Her anlatış, o kış gecesini biraz daha üstüne çekiyordu. Marcus'un notu ise bir imparatorun kendine verdiği bir talimattı: kendi hayatından yakınmayı bırakmak. Marcus'un hayatı da kolay değildi; savaşlar, salgın, ölen çocuklar. Ama o, yakınmanın bir şeyi değiştirmediğini, yalnızca onu yeniden yaşattığını biliyordu.
Balkondaki o geceden sonra Oktay bir şey denedi. Bir sonraki aile yemeğinde, söz kazaya geldiğinde, anlatmadı. Bunun yerine Tuna'ya okulunu sordu. Tuna şaşırdı, sonra anlatmaya başladı: basketbol takımına seçilmişti, Oktay'ın bundan haberi yoktu. Sevil masadan kalkmadı.
Ama Oktay'ın acısı hâlâ oradaydı ve onu bastırmak da bir çözüm değildi. İşyerinin anlaşmalı olduğu bir psikologla görüşmeye başladı. Psikoloğu ona kazadan sonra yaşadığı şeyin bir travma olduğunu, tekrar tekrar anlatmanın bazen sindirmenin değil, takılıp kalmanın işareti olabileceğini söyledi. Birlikte çalıştılar. Oktay o geceyi bir kez, ayrıntılarıyla, psikoloğun odasında anlattı; ve bu kez anlatışın sonunda bir şey değişti: hikâyeyi «Benden kötüsü olmadı» diye değil, «Ve ben buradayım» diye bitirdi.
Bir yıl sonra Oktay, Tuna'nın basketbol maçında tribünde oturuyordu. Bacağı hafifçe ağrıyordu. Maçın sonunda Tuna koşarak yanına geldi. Oktay ayağa kalkarken hafifçe sendeledi; Tuna onu kolundan tuttu. Oktay güldü: «Benden kötüsü olmadı ama, senden iyisi de olmadı.»
Bu hikâyede çizilmesi gereken bir sınır var. Seneca'nın şikâyet eleştirisi, ağır bir travma yaşamış birinin yaşadıklarını anlatmamasını önermez. Ciddi bir kazadan, saldırıdan ya da kayıptan sonra olayı tekrar tekrar yaşamak, kâbuslar, kaçınma ve sürekli tetikte olma, travma sonrası stres bozukluğunun belirtileri olabilir. Bu durumda yapılması gereken şey anlatmayı bastırmak değil, onu travma alanında deneyimli bir uzmanla, doğru yerde ve doğru biçimde yapmaktır.
Öbür bilgeler
Gemlik'teki emekli terzi İlknur, şikâyetlerini iki sütuna ayırmış ve ikinci sütunun beklediğinden uzun çıktığını görmüştü (BUD-K05.3). İlknur'un şikâyetleri bugüne dairdi; Oktay'ınkiler ise geçmişe. Buda «elde edilemez olana üzülmeden katlan» der; Seneca ise «geçti ve gitti». İkisi de aynı ayrımı yapıyor: değiştirilebilecek olan için çabala, değiştirilemeyecek olanı da yeniden yaşama.
Keşan'daki Aysun ise derdini iki yıl boyunca hiç anlatmamış, kaçmıştı (YUN-K05.2). Oktay tam tersini yapmış, aynı derdi yüzlerce kez anlatmıştı. Yunus derdin içine yürümeyi, Seneca ise derdin içinde takılıp kalmamayı öğütlüyor. İkisinin arasında bir yol var: derdi bir kez, doğru yerde ve bütünüyle anlatmak, sonra yola devam etmek.
Bugün bir kez dene
Hayatında sık sık anlattığın bir acıyı düşün. Seneca'nın sorusunu sor: bunu en son ne zaman anlattım ve anlattıktan sonra hafifledim mi, yoksa ağırlaştım mı?
Sonra o hikâyenin son cümlesine bak. «Benden kötüsü olmadı» gibi bir cümleyle mi bitiyor? Ona yeni bir son ekle: bugün nerede olduğunu söyleyen bir cümle.
Bu hafta, o acıyı anlatma isteği geldiğinde, karşındaki kişiye onun bugününü sor. Ve cevabı dinle.
Yanında taşıyacağın soru
Şikâyetin seni geçmişten çıkarıyor mu, yoksa her seferinde oraya geri mi götürüyor?