Açılış
Arif kırk dört yaşında, Tavşanlı'da aile hekimi. Babası Hamdi Bey yetmiş altı yaşında, emekli bir maden ustası; Simav'ın bir köyünde tek başına yaşıyor. Arif her pazar köye gidiyor, babasının tansiyonunu ölçüyor, ilaçlarını düzenliyor.
Her pazar aynı konuşma oluyor. Hamdi Bey bir şikâyetle başlıyor: «Başım dönüyor.» Arif cevap veriyor: «Yaşlılık baba, tansiyon ilacını düzenledik.» «Gözüm bulanık görüyor.» «Yaşlılık baba, katarakt başlangıcı.» «Belim ağrıyor.» «Yaşlılık.» «Yediğim yemek oturmuyor.» «Yaşlılık baba.» Arif bunları hep doğru söylüyor; hekim olarak biliyor. Ama her «yaşlılık» kelimesinde babasının yüzü biraz daha kararıyor.
Geçen pazar Hamdi Bey patladı. «Yeter!» diye bağırdı. «Okumuş, hekim olmuş, bütün öğrendiğin bu mu? Her şeye yaşlılık diyorsun. Ben yaşlı olduğumu biliyorum, bana sen söyleme!» Arif de kızdı: «Baba, ne dememi istiyorsun? Doğruyu söylüyorum.» İkisi de sustu. Arif o gün köyden erken döndü.
Arabada, eve dönerken, Arif bir şeyi hatırladı. Yıllar önce, tıp fakültesindeyken, bir edebiyat meraklısı arkadaşı ona Mesnevî'den bir hikâye okumuştu: tam olarak bu konuşmanın hikâyesi. Arif o zaman gülmüştü. Şimdi gülemiyordu.
Bilgenin kapısı
Mevlânâ, Mesnevî'nin ikinci defterinde, yaşlı bir adamla bir hekim arasındaki kısa bir konuşmayı anlatır:
«Bir yaşlı adam bir hekime dedi ki: "Beynimden dolayı sıkıntıdayım." Hekim: "Beyin zayıflığı yaşlılıktandır." Adam: "Gözümde karanlıktan bir leke var." Hekim: "Yaşlılıktandır, ey eski şeyh." Adam: "Sırtım büyük bir ağrıyla sızlıyor." Hekim: "Yaşlılıktandır, ey zayıf şeyh." Adam: "Ne yesem hazmedemiyorum." Hekim: "Mide zayıflığı da yaşlılıktandır." … Adam dedi ki: "Ey ahmak, buna mı takıldın? Hekimlikten yalnızca bunu mu öğrendin? Aklın sana şunu öğretmedi mi, her derdin bir dermanı vardır?" Bunun üzerine hekim dedi ki: "Ey altmışlık, bu kızgınlık ve öfke de yaşlılıktandır. Bütün nitelikler ve parçalar zayıflayınca, kendini tutman ve sabrın da zayıfladı. İki söze dayanamaz, hemen bağırır; bir yudumu kaldıramaz, kusar."»
Mevlânâ bu kısa sahneyi, yaşlılıkta sabrın da inceldiğini anlatmak için kurar. Hikâye bir şaka gibi akar; ama sonunda iki tarafı da düşündürür.
Bakmadığın yer
Bu hikâye ilk okunduğunda yaşlı adamla eğlenen bir hikâye gibi görünür. Adam durmadan yakınıyor; hekim haklı cevaplar veriyor; adam öfkelenince hekim son sözü söylüyor: bu öfke de yaşlılıktan. Hekim kazanmıştır.
Ama Mevlânâ'nın hikâyesi bir yerde durup iki tarafa da bakmayı istiyor. Yaşlı adamın öfkeli cümlesinde haklı bir şey var: «Her derdin bir dermanı vardır.» Adam hekimden bir teşhis değil, bir derman istiyordu. «Yaşlılıktan» cevabı doğruydu, ama bir kapı kapatıyordu. Yaşlılık değiştirilemezdi; demek ki hiçbir şey yapılamazdı. Adamın öfkesi, bu kapanan kapıya karşı bir isyandı.
Öte yandan hekimin son cevabı da yaşlı adam hakkında doğru bir şey söylüyor: «Kendini tutman ve sabrın da zayıfladı. İki söze dayanamıyorsun.» Şikâyet, bazen derdin kendisinden değil, sabrın incelmesinden gelir. Aynı ağrı, genç ve dinç bir insanda bir cümleyle geçer; yorgun ve yalnız bir insanda ise bir yakınma zincirine dönüşür. Hamdi Bey'in şikâyetleri de belki dizlerinden ya da midesinden çok, yalnız geçen haftaların biriktirdiği bir sabırsızlıktan geliyordu.
Arif'in görmediği şey, bu hikâyede hem hekim hem de yaşlı adam olduğuydu. Bir hekim olarak, babasının her şikâyetine doğru bir teşhis koyuyordu. Ama bir oğul olarak, o teşhislerin babasına bir kapı kapattığını duymuyordu. Ve kendi öfkesi de, «Doğruyu söylüyorum» diye bağırması da, aynı sabır incelmesinin bir işaretiydi. Haftada bir köye gidip gelen, kendi hastalarından yorgun, babasının sorularına yetişemeyen bir oğlun sabırsızlığı.
Hikâyenin bir de daha sessiz bir yanı var. Yaşlı adam her şikâyetinde aslında bir şey daha söylüyordu: «Beni gör.» Her yeni dert, hekimin dikkatini biraz daha uzun süre üzerinde tutmanın bir yoluydu. Hamdi Bey'in pazar sabahları sıraladığı dertler de, bir oğlun haftada bir saatlik dikkatini doldurmanın bir yoluydu belki. Yalnız yaşayan biri için şikâyet, bazen bir sohbet açmanın tek bildiği dilidir.
Derinleşme
Mevlânâ Mesnevî'nin birinci defterinde bir başka şikâyeti de anlatır: yoksul bir bedevînin karısının kocasına dert yanmasını.
«Bir gece bedevî bir kadın kocasına, sözü haddini aşacak kadar uzatarak dedi ki: "Bütün bu yoksulluğu ve eziyeti biz çekiyoruz; bütün dünya hoşnut, bir biz nahoşuz. Ekmeğimiz yok; katığımız dert ve kıskançlık. Testimiz yok; suyumuz gözümüzden akan yaş. … Yakın da yabancı da bizden kaçar oldu."»
Bu beyitlerdeki şikâyetin en çarpıcı cümlesi şu: «Bütün dünya hoşnut, bir biz nahoşuz.» Şikâyet, insanı dünyadan ayıran bir mercek gibi çalışıyor. Herkes mutlu görünür, yalnız şikâyet eden mutsuzdur. Ve son beyit, bu merceğin sonucunu söylüyor: «Yakın da yabancı da bizden kaçar oldu.» Şikâyet, şikâyet edeni yalnızlaştırır; yalnızlık da şikâyeti büyütür.
Arif o hafta sonu köye yeniden gitti. Bu kez tansiyon aletini arabada bıraktı. Babasıyla avluda oturdu ve şikâyetler başladığında bir şey denedi: «Yaşlılık» demedi. Her şikâyette bir soru sordu. «Başın ne zaman dönüyor baba?» «Sabahları, kalkınca.» «Kalkınca ne yapıyorsun?» «Hemen avluya çıkıp tavuklara yem veriyorum.» «Biraz yatakta otursan, sonra kalksan?» Hamdi Bey bir an düşündü. «Olabilir.» Sonra «Gözüm bulanık» dedi. Arif sordu: «Okumaya devam ediyor musun?» Hamdi Bey yıllardır gazete okumadığını söyledi; harfleri seçemiyordu. Arif ertesi hafta onu bir göz hekimine götürmeye söz verdi.
Konuşma ilerledikçe şikâyetler azaldı. Hamdi Bey bir noktada sustu, sonra beklenmedik bir şey söyledi: «Oğlum, aslında en çok akşamları zor. Köyde kimse kalmadı. Eskiden kahvede madenden arkadaşlar olurdu. Şimdi televizyonla konuşuyorum.» Arif babasının elini tuttu. Bütün o baş dönmesi, bel ağrısı, mide şikâyetlerinin arkasında bu cümle bekliyormuş.
O ay Arif babasını Tavşanlı'daki emekli madenciler derneğine götürdü. Hamdi Bey orada eski bir vardiya arkadaşını buldu. Bir sonraki pazar Arif köye gittiğinde babası ilk cümlesini değiştirmişti: «Perşembe Hüseyin'le tavla oynadık. Ben yendim.» Sonra, bir süre sonra, yine bir şikâyet geldi: «Belim ağrıyor.» Arif güldü. «Biliyorum baba, yaşlılık.» Bu kez Hamdi Bey de güldü.
Bir hekim gözüyle de eklemek gerek. Yaşlılarda «yaşlılıktan» denip geçilen birçok şikâyet, aslında tedavi edilebilir bir durumun işaretidir: baş dönmesi ilaç etkileşiminden, bulanık görme kataraktan, hazımsızlık başka bir hastalıktan gelebilir. Her yeni şikâyet bir hekim tarafından ciddiyetle değerlendirilmelidir. Yaşlılıkta yalnızlık ve çökkünlük de çoğu zaman bedensel şikâyetlerle kendini gösterir; bu da gözden kaçırılmaması gereken bir şeydir.
Öbür bilgeler
Bandırma'daki vardiya amiri Oktay, kazasını her sofrada yeniden anlatırken oğlu ona «Döndün ama hâlâ oradasın» demişti (STO-K05.3). Oktay'ın şikâyeti geçmişte kalmış bir acıyı, Hamdi Bey'inki ise bugünün yalnızlığını taşıyordu. Seneca «geçti ve gitti» der; Mevlânâ ise şikâyetin arkasındaki sabrı ve yalnızlığı gösterir. İkisi de şikâyeti dinleyenin de sorumluluğu olduğunu hatırlatıyor: Tuna bir soru sormuştu, Arif de.
Gemlik'teki İlknur da, şikâyetleri yüzünden kızının aramaları seyrekleşince yalnızlaşmıştı (BUD-K05.3). Bedevî kadının «yakın da yabancı da bizden kaçar oldu» cümlesi, İlknur'un da, Hamdi Bey'in de hikâyesinde yankılanıyor. Buda şikâyeti çabaya ve kabule ayırır; Mevlânâ ise şikâyetin bir dil olduğunu, bazen başka bir şeyi söylemek için kullanıldığını gösterir.
Bugün bir kez dene
Hayatında sana sık sık yakınan birini düşün: bir anne, bir baba, bir arkadaş. Bir sonraki konuşmada, ona hazır bir cevap vermek yerine bir soru sor. «Ne zaman?», «Nasıl?», «Bu en çok ne zaman zor geliyor?»
Sonra şikâyetin arkasında başka bir cümle olup olmadığını dinle: «Yalnızım», «Beni gör», «Korkuyorum».
Bu hafta kendi şikâyetlerine de bak. En çok yakındığın şeyin arkasında söylemediğin bir cümle var mı?
Yanında taşıyacağın soru
Duyduğun şikâyetin arkasında, söylenmeyen hangi cümle bekliyor?