İçeriğe geç

Buda ile · Acı ve sıkıntı

Göğsünü döven ve iştahını yitiren

Şikâyet yükü hafifletiyor mu, ağırlaştırıyor mu?

1.259 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

İlknur altmış yedi yaşında, Gemlik'te emekli bir terzi. Kırk yıl boyunca çarşıdaki küçük dükkânında elbise dikti, paça kıvırdı, gelinlik daralttı. Üç yıl önce dükkânı kapattı; dizleri artık uzun süre ayakta durmaya izin vermiyordu.

O günden sonra İlknur'un konuşmaları değişti. Kızı Yasemin her akşam İstanbul'dan arıyor ve her akşam aynı şeyleri dinliyor: dizler, mide, uykusuzluk, apartmanın asansörü, belediyenin bozuk kaldırımları, pazardaki fiyatlar, komşunun yüksek sesli televizyonu. İlknur bir konudan ötekine geçiyor, bir şikâyet bitmeden bir başkası başlıyor. Yasemin «Anne, doktora gittin mi?» diye sorduğunda cevap hep aynı: «Ne yapacak doktor, yaşlılık işte.»

Son aylarda bir şey daha oldu. Yasemin aramalarını kısaltmaya başladı; önce her akşam, sonra iki günde bir. Çarşıdaki eski arkadaşı Şengül Hanım, İlknur'u çay içmeye çağırmayı bıraktı. Bir gün pazarda karşılaştıklarında İlknur sordu: «Neden artık uğramıyorsun?» Şengül Hanım bir an duraksadı, sonra dürüst bir cevap verdi: «İlknur, seninle oturunca eve yorgun dönüyorum. Hep bir şeyden yakınıyorsun.»

İlknur o akşam eve döndü ve ağladı. Kızgındı ama aynı zamanda utanmıştı. Kendine şunu sordu: «Ben şikâyet ediyorum, çünkü canım yanıyor. Peki şikâyet etmek canımı daha mı az yakıyor, daha mı çok?»

Bilgenin kapısı

Aṅguttara Nikāya'nın beşli sözler bölümünde Buda, hiç kimsenin elde edemeyeceği beş şeyden söz eder: yaşlanacak olanın yaşlanmaması, hastalanacak olanın hastalanmaması, ölecek olanın ölmemesi, tükenecek olanın tükenmemesi, yok olacak olanın yok olmaması. Sonra bunlar başına geldiğinde insanın iki farklı tepkisini anlatır. Bilgisi olmayan sıradan insan, yaşlanma başına geldiğinde üzülür, yakınır, dövünür. Oysa şöyle düşünebilirdi:

«"Yaşlanacak olan bir şeyi yaşlanan yalnızca ben değilim; varlıklar gelip gittikçe, hepsinin yaşlanacak olanı yaşlanır. Eğer yaşlanacak olan yaşlandığı için üzülsem, yakınsam, ağıt yaksam, göğsümü dövsem ve şaşkınlığa düşsem, iştahımı kaybederim, görünüşüm bozulur, işlerim yürümez, düşmanlarım sevinir, dostlarım üzülür."»

Buda, yakınan insanı «zehirli bir keder okuyla vurulmuş, yalnızca kendini yakan» biri olarak anlatır. Pali kelime «paridevanā»: ağıt, yakınma, dövünme.

Bakmadığın yer

Şikâyeti genellikle bir rahatlama olarak düşünürüz. İçini dökmek, derdini anlatmak, yükünü paylaşmak. «Biraz dertleşelim» deriz; şikâyet ettikten sonra hafiflediğimizi sanırız. İlknur da böyle düşünüyordu. Kızıyla konuşurken dizlerinden yakınmak, ona bir yükü bırakmak gibi geliyordu. Ve bazen gerçekten de öyleydi.

Buda'nın listesi şikâyetin öbür yüzünü gösteriyor. Yakınmanın bedeni ve hayatı nasıl etkilediğini adım adım sayıyor: iştah kaçar, yüzün rengi solar, işler yürümez, dostlar üzülür. Listedeki son iki madde İlknur'un hikâyesinin tam karşılığıydı. Kızı aramalarını kısaltmıştı; Şengül Hanım çay davetlerini bırakmıştı. Buda'nın deyişiyle, «dostlarım üzülür». İlknur şikâyet ederek yükünü paylaştığını sanıyordu; ama aslında yükü dostlarının sırtına yığıyor, onları da yoruyordu. Ve onlar uzaklaştıkça İlknur daha yalnız, daha yalnız kaldıkça daha şikâyetçi oluyordu.

Bir de Buda'nın ilk cümlesi var: «Yaşlanan yalnızca ben değilim.» İlknur'un şikâyetlerinin çoğu, aslında kimsenin elde edemeyeceği bir şeye dairdi: yaşlanmamak, dizlerin kırk yıl önceki gibi olması. Buda bunu «alabbhanīya», elde edilemez diye adlandırıyor. Elde edilemeyecek bir şey için yakınmak, Buda'nın başka bir konuşmasındaki imgeyle, kişinin kendine attığı ikinci bir oktur. Birinci ok dizlerdeki ağrıydı; ikincisi, o ağrıya her akşam yeniden dövünmek.

Ama bir ayrımı kaçırmamak gerek. Buda acıyı hissetmeyi ya da onu söylemeyi yasaklamıyor. İlknur'un dizleri gerçekten ağrıyordu ve bunu söylemesi doğaldı. Sorun söylemekte değil, söylemenin bir döngüye dönüşmesindeydi: her konuşmanın, her buluşmanın aynı yakınmalarla dolması. Bir derdi bir kez anlatmak paylaşmaktır; her gün aynı şekilde anlatmak ise onun içinde dönüp durmaktır.

Bir de İlknur'un fark etmediği bir şey vardı: «Ne yapacak doktor, yaşlılık işte» cümlesi. Bu cümle, değiştirilebilecek olanı da elde edilemez saymıştı. Dizler yaşlanmıştı, evet; ama ağrı için yapılabilecek bir şey olabilirdi.

Derinleşme

Buda'nın aynı konuşmasının sonunda, yakınma ile çabalama arasındaki ayrımı yapan dörtlükler vardır:

«Üzülmekle, ağıt yakmakla buradan en küçük bir yarar bile elde edilmez. … Dua, okuma, güzel söz, bağış; hangi yolla, nerede bir yarar elde edilecekse, orada, o yolla çaba göster. Ama eğer anlarsan ki "bu iyi şey ne benim ne de bir başkasının elde edebileceği bir şeydir", o zaman üzülmeden katlan.»

Bu dizeler, şikâyetin iki ayrı hedefini ayırıyor. Değiştirilebilen şeyler için yakınmak değil, çabalamak gerekir: «hangi yolla bir yarar elde edilecekse, orada çaba göster.» Değiştirilemeyen şeyler için ise yakınmak değil, katlanmak gerekir: «üzülmeden katlan.» İki durumda da şikâyet bir yere götürmez. Biri çabaya, öteki kabule dönüşmelidir.

İlknur, Şengül Hanım'la konuştuğu gecenin ertesinde, eski terzi alışkanlığıyla bir kâğıt aldı ve şikâyetlerini iki sütuna ayırdı. Bir sütuna «elimde olmayanlar», öbürüne «belki elimde olanlar». Yaşlanmak birinci sütuna gitti. Dizlerin ağrısı ise ikinci sütuna; çünkü bir ortopedistin ya da bir fizyoterapistin yapabileceği bir şey olabilirdi. Komşunun televizyonu da ikinci sütuna gitti; komşuyla hiç konuşmamıştı. Belediyenin kaldırımı da ikinci sütuna; muhtara bir dilekçe verilebilirdi.

İkinci sütun beklediğinden uzun çıktı. Ve İlknur bir şeyi fark etti: yıllardır şikâyet ettiği şeylerin yarısı, aslında üzerinde bir şey yapabileceği şeylerdi. Ama şikâyet etmek, bir şey yapmaktan daha kolay gelmişti.

O hafta İlknur bir ortopediste gitti. Hekim dizlerine fizik tedavi ve hafif egzersizler önerdi. Komşusunun kapısını çaldı; komşu, yaşlı bir adam, televizyonun sesinin rahatsız ettiğini bilmiyordu, hemen kıstı ve İlknur'u çaya davet etti. Muhtara gitti ve kaldırım için bir dilekçe yazdı. Bunların hepsi küçük şeylerdi. Ama yapıldıkça, yakınmaların listesi kısaldı.

Birinci sütunla ise başka bir şey yaptı. Yaşlanmayı ve dükkânı kapatmış olmayı yakınmadan taşımaya çalıştı. Bu daha zordu. Ama bir akşam Yasemin aradığında, İlknur ona dizlerinden değil, komşusuyla içtiği çaydan söz etti. Yasemin bir an sustu, sonra güldü: «Anne, sesin değişmiş.» O akşam telefon kırk dakika sürdü.

Yaşlılıkla ilgili bir not da düşmek gerekiyor. Yaşlılıkta sürekli şikâyet, bazen bir karakter özelliği değil, yalnızlığın, ağrının ya da fark edilmemiş bir çökkünlüğün işaretidir. Yaşlı bir yakınının sürekli yakındığını gören biri, onu yargılamadan önce bir hekime ve gerekirse bir psikoloğa danışmasını sağlamalıdır; çünkü yakınmanın altında bazen tedavi edilebilir bir şey yatar.

Öbür bilgeler

Keşan'daki Aysun, iki yıl boyunca derdinden uzağa koştuktan sonra bir gece mutfak masasında oturup ağlamıştı (YUN-K05.2). Aysun'un derdi hiç söylenmemişti; İlknur'unki ise her gün aynı sözlerle söyleniyordu. Yunus derdin içine yürümeyi, Buda ise yakınmanın döngüsünden çıkıp çabaya ya da kabule geçmeyi öneriyor. İkisi de aynı yeri gösteriyor: dertle sağlıklı bir ilişki, ne susmakta ne de durmadan konuşmakta.

Salihli'deki Nurhan'ın kızı Duru da aylarca derdini bir karın ağrısıyla anlatmıştı (MEV-K05.2). Duru'nun bedeni yakınıyordu çünkü dili susuyordu; İlknur'un dili ise yakınıyordu çünkü elini bir şeye uzatmıyordu. Mevlânâ'nın hekimi derdin asıl kaynağını arar; Buda ise o kaynağın elde olup olmadığını sorar.

Bugün bir kez dene

Son bir haftada en çok yakındığın üç şeyi yaz. Her birinin yanına Buda'nın sorusunu koy: bu, elde edilemez bir şey mi, yoksa üzerinde bir şey yapabileceğim bir şey mi?

Elinde olan her şey için tek bir küçük adım yaz: bir telefon, bir randevu, bir konuşma, bir dilekçe.

Elinde olmayanlar için bir cümle yaz ve bu hafta onları yakınmadan taşımayı dene. Bir yakınınla konuşurken, o konuyu açmak yerine, o gün iyi giden bir şeyi anlat.

Yanında taşıyacağın soru

Bugün yakındığın şey, çabalayacağın bir şey mi, yoksa katlanacağın bir şey mi?