İçeriğe geç

Stoacılar: Epiktetos, Marcus Aurelius, Seneca ile · Acı ve sıkıntı

Geçmiş bizimdir

Acı geçince geride ne kalıyor?

1.476 kelime · yaklaşık 7 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Zerrin otuz altı yaşında, İzmir'de bir bankanın kredi biriminde çalışıyor. Babası Hüseyin, Tunceli'nin Pertek ilçesinde arıcıydı. Otuz yıl boyunca Munzur'un eteklerinde, kekik ve geven çiçeklerinin arasında kovanlarını gezdirdi. Zerrin çocukken her yaz onunla yaylaya çıkar, babasının arı peçesinin altından gülümseyen yüzünü izlerdi.

Babası üç yıl önce, bir kış sabahı, kalp krizinden öldü. Zerrin cenazeye yetişti, kırk gün Pertek'te kaldı, sonra İzmir'e döndü. Döndüğünde bir şey yaptı: babasıyla ilgili her şeyi bir kutuya koydu. Fotoğrafları, babasının yazdığı mektupları, son yaz verdiği bir kavanoz kekik balını. Kutuyu yatak odasındaki dolabın en üst rafına kaldırdı. «Şimdi bakamam» dedi kendine. «Sonra.»

Üç yıl geçti. Kutu hâlâ rafta. Zerrin babasından hiç söz etmiyor. Annesi telefonda «Babanın kovanlarını Hıdır amcan bakıyor» dediğinde konuyu değiştiriyor. Bir markette bal rafının önünden geçerken başını çeviriyor. Bir arkadaşının düğününde biri babasının sevdiği türküyü söylediğinde, kalkıp tuvalete gitti ve on dakika çıkmadı.

Geçen bahar, iş yerinde yeni gelen bir çalışma arkadaşı, Gülsüm, öğle yemeğinde babasından söz etti. Onun babası da iki yıl önce ölmüştü. Gülsüm babasını gülerek anlatıyordu: tuhaf şakalarını, her pazar yaptığı menemeni, bir düğünde nasıl yanlış türküyü söylediğini. Zerrin şaşırdı. «Nasıl böyle anlatabiliyorsun?» diye sordu. Gülsüm omuz silkti: «Ne yapayım, anlatmazsam unutacağım. Unutursam, bir kere daha ölecek.»

Zerrin o akşam eve döndüğünde dolabın önünde durdu. Kutuya baktı. Açmadı. Ama ilk kez, açmamanın da bir kayıp olduğunu düşündü.

Bilgenin kapısı

Seneca, bir mektubunda, küçük oğlunu kaybetmiş dostu Marullus'a yazdığı bir mektubu aktarır. Mektup sert bir tonla başlar; ama ortasında şu satırlar vardır:

«Pek çok insan, kazançlarının ne kadar çok, sevinçlerinin ne kadar büyük olduğunu hesaplamayı ihmal eder. Senin kederin gibi bir kederin başka kötülükleri arasında şu da vardır: yalnızca yararsız değil, aynı zamanda nankördür. Böyle bir dostun olmuş olması boşuna mıydı? … Dostla birlikte dostluğu da mı gömüyorsun? İnan bana, sevdiğimiz insanların büyük bir kısmı, talih onların bedenlerini götürmüş olsa da, bizimle kalır. Geçmiş bizimdir; olmuş olandan daha güvende hiçbir şey yoktur.»

Seneca'nın bu mektubu, yas tutan bir babaya yazılmış olmasına rağmen yer yer sert, hatta kırıcıdır; bugünün okuru onun bazı cümlelerini acımasız bulabilir ve bulmakta haklıdır. Ama mektubun bu satırları, Stoacı düşüncenin acıdan sonra geride kalana dair en derin sözlerinden biridir: olmuş olan, artık hiçbir şeyin elimizden alamayacağı bir şeydir.

Bakmadığın yer

Acıdan sonra, çoğu zaman geride kalanı korumak için ondan uzak dururuz. Bir kaybın ardından fotoğraflar kaldırılır, türküler dinlenmez, isimler anılmaz. Zerrin'in kutusu bunun bir örneğiydi. Ve bu ilk günlerde anlaşılır bir şeydi; yaranın üstüne doğrudan dokunmamak, onu korumanın bir yoluydu.

Ama Seneca'nın sorusu bu korumanın bir bedelini gösteriyor: «Dostla birlikte dostluğu da mı gömüyorsun?» Zerrin babasını üç yıl önce toprağa vermişti. Ama sonra, farkında olmadan, babasıyla geçirdiği otuz üç yılı da bir kutuya koyup rafa kaldırmıştı. Yayladaki yazlar, arı peçesinin altındaki gülümseme, kekik balının kokusu; bunların hepsi o kutudaydı ve kutu kapalı kaldıkça, Zerrin onlara da erişemiyordu.

Seneca'nın en çarpıcı cümlesi şu: «Geçmiş bizimdir; olmuş olandan daha güvende hiçbir şey yoktur.» Bu cümle ilk duyulduğunda soğuk bir teselli gibi gelebilir. Ama içinde gerçek bir şey var. Ölüm Zerrin'in babasını götürmüştü; ama babasıyla geçirdiği yazları götüremezdi. O yazlar olmuştu ve olmuş olan, hiçbir şeyin geri alamayacağı tek şeydi. Kaybedilen şey bundan sonrasıydı; daha önceki her şey hâlâ Zerrin'indi.

Ama Zerrin o geçmişe dokunmuyordu. Ve dokunmadıkça, Seneca'nın dediği gibi, keder «nankör» bir kedere dönüşüyordu. Bu kelime sert gelebilir; ama Seneca burada kimseyi suçlamıyor. Yalnızca kederin bir yönünü gösteriyor: kayba odaklanan keder, sahip olunanı görünmez kılar. Zerrin'in aklında üç yıl önceki kış sabahı vardı; otuz üç yaz ise kutudaydı.

Gülsüm'ün cümlesi bu yüzden Zerrin'e dokundu: «Unutursam, bir kere daha ölecek.» Gülsüm, Seneca'yı hiç okumamıştı belki; ama aynı şeyi söylüyordu. Hatırlamak, kaybın acısını tazelemek değil, geçmişi sahiplenmekti. Ve hatırlamamak, kaybı ikiye katlamaktı.

Bir de Zerrin'in kendine söylediği «Sonra» vardı. Üç yıl boyunca bu «sonra» bir koruma gibi işlemişti. Ama bir noktada koruma, kaçışa dönüşmüştü. Kutu her geçen ay biraz daha ağırlaşıyor, dolabın üst rafı biraz daha ulaşılmaz oluyordu.

Derinleşme

Seneca başka bir metninde, oğlunu kaybetmiş Marcia adlı bir anneye, kaybın ardından nereye bakılması gerektiğini sorar:

«Kayıp oğlun için neden yas tutuyorsun? Ondan hiç sevinç görmediğin için mi, yoksa daha uzun yaşasaydı daha çok sevinç göreceğin için mi? … Eğer ondan çok sevinç gördüğünü kabul ediyorsan, görevin, kaybettiğin kısma yakınmak değil, tadını çıkardığın kısım için şükretmektir. … "Ama," diyorsun, "daha uzun sürebilirdi." Doğru; ama hiç oğlun olmamasından daha iyi bir payın oldu. Seçme hakkın olsaydı hangisini seçerdin: kısa bir süre mutlu olmayı mı, hiç olmamayı mı?»

Marcia, Seneca bu metni yazdığında, oğlunu kaybedeli üç yıl olmuştu; Seneca ona yasın kendi içinde bir alışkanlığa dönüştüğünü söyler. Sorusu yalındır: sahip olduğun için mi yas tutuyorsun, yoksa daha fazlasına sahip olamadığın için mi? Ve cevabı, yasın yönünü değiştirmeyi önerir: kaybedilen kısımdan, yaşanan kısma.

Seneca'nın 99. mektubunda bir ayrım daha vardır: kaybın ilk anında gözden kendiliğinden akan yaşlar ile sevdiğini hatırlarken akan yaşlar. İkincisi için Seneca «tatlı bir hüzün» der; insanın bir sesi, bir sohbeti, bir alışkanlığı hatırlarken gözlerinin sevinçle gevşemesi. Ve mektubun bir yerinde şöyle der: insan hatırlamayı sürdürmeli, ama yas tutmayı bırakmalıdır.

Gülsüm'le konuştuğu akşamdan bir hafta sonra, bir pazar sabahı, Zerrin kutuyu raftan indirdi. Mutfak masasına koydu ve uzun süre baktı. Sonra açtı. En üstte babasının son yaz verdiği bal kavanozu vardı; kristalleşmişti. Altında fotoğraflar: yaylada, kovanların arasında, arı peçesiyle gülümseyen bir adam. Bir de, Zerrin'in hiç okumadığı bir mektup. Babası, Zerrin üniversiteyi kazandığında yazmıştı. Kısa, imla hatalı, kalemle: «Kızım, sen benim en güzel balımsın.»

Zerrin ağladı. Ama bu, üç yıl önceki ağlayış değildi. Seneca'nın «tatlı hüzün» dediği şeydi belki; gözler bir sesi, bir yüzü hatırlarken gevşiyordu. Ağlarken güldü de; mektuptaki «balımsın» kelimesinin yazımındaki bir hataya.

O gün Zerrin kristalleşmiş balı bir kaşıkla kazıyıp çayına koydu. Kekik kokusu mutfağa yayıldı. Fotoğraflardan birini çerçeveletti ve salona astı. Annesini aradı: «Anne, babamın kovanlarını bu yaz ben de görmeye geleyim mi?» Annesi telefonda bir süre sessiz kaldı. Sonra «Gel kızım,» dedi. «Hıdır amcan seni bekler.»

Yazın Zerrin Pertek'e gitti ve Hıdır amcasıyla yaylaya çıktı. Babasının eski peçesini taktı. Kovanların başında durduğunda arılar etrafında vızıldadı ve Zerrin korkmadı. Babası ona bunu da öğretmişti: «Korkarsan anlarlar. Sakin dur, seni tanırlar.»

Burada iki noktaya dikkat etmek gerekiyor. Seneca'nın «geçmiş bizimdir» ve «şükret» sözleri, yas tutan birinin kulağına «artık yeter» diye fısıldanacak bir söz olarak okunmamalıdır; her yasın kendi zamanı vardır ve Seneca'nın mektupları bu zamanı yer yer küçümsedikleri için bugün haklı olarak eleştirilebilir. Bir de, bir kayıptan yıllar sonra bile anıların hiç dokunulamayacak kadar acı vermesi, kaybı hatırlatan her şeyden kaçınma ve günlük hayatın bundan etkilenmesi, uzamış bir yasın işaretleri olabilir; bu durumda bir yas danışmanıyla ya da bir psikologla konuşmak, kutuyu açmayı kolaylaştırabilir.

Öbür bilgeler

İnebolu'daki Perihan, beşinci yıl kontrolünden sonra hastanenin bahçesinde sevinçten değil, tuhaf bir boşluktan ağlamıştı (BUD-K05.10). Zerrin'in dolabın önündeki duruşu da böyle bir boşluktu. Buda acıdan sonra geride kalan dostluğu gösterir; Seneca geride kalan geçmişi. İkisi de acının bütün izleri silmediğini, bir şeyin hep kaldığını söylüyor.

Taşköprü'deki İhsan da oğluna dükkândan hiç söz etmeden «Sen ne iş yapıyorsun?» diye sormuş, kırk dakika dinlemişti (YUN-K05.9). Zerrin'i de bir soru değil, Gülsüm'ün babasını gülerek anlatışını dinlemek açtı. Yunus'un dikkati yaradan sevgiliye kayar; Seneca'nınki kayıptan yaşanmış olana. İkisinde de bakışın yönü değişince, geride kalan şey görünür oluyor.

Bugün bir kez dene

Hayatında «sonra» diyerek rafa kaldırdığın bir anı kutusu var mı? Bir fotoğraf albümü, bir mektup, bir eşya, bir şarkı?

Seneca'nın sorusunu sor: o insanla birlikte, onunla geçirdiğin zamanı da mı gömdüm? O zamandan, bugün hâlâ benim olan ne var?

Bu hafta, o kutudan yalnızca bir şeyi çıkar. Bir fotoğraf, bir cümle, bir tat. Ve onu birine anlat; Gülsüm'ün babasını anlattığı gibi.

Yanında taşıyacağın soru

Kaybettiğin şeyin yanında, hâlâ senin olan ne?