İçeriğe geç

Stoacılar: Epiktetos, Marcus Aurelius, Seneca ile · Arzu, nefs ve alışkanlık

Efendisi olursan daha çok duyarsın

Yakıt mı, yangın mı?

1.329 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Tolgahan otuz üç yaşında, Eceabat ile Çanakkale arasında çalışan bir arabalı vapurda ikinci kaptan. Boğaz'ın akıntısını, rüzgârın dönüşünü, kıyıya yanaşmanın inceliğini ezbere bilir. Sakin, güvenilir, işinde titiz bir adam olarak tanınır.

Sekiz ay önce, bir sabah seferinde İlayda'yla tanıştı. İlayda Çanakkale'de bir lisede tarih öğretmeni; her sabah vapurla karşıya geçiyordu. İlk hafta selamlaştılar, ikinci hafta kahve içtiler, bir ay sonra birlikteydiler. Tolgahan hayatında hiç böyle bir şey yaşamamıştı. Her şey yanıyordu: her mesaj, her buluşma, her bakış.

Ama sekiz ayın sonunda Tolgahan'ın hayatının geri kalanı bu ateşin içinde eriyordu. Yıllardır oynadığı mahalle futbol takımının antrenmanlarına gitmeyi bıraktı. Annesini haftada bir aramak yerine ayda bir arıyordu. Vardiya aralarında telefona bakmadan duramıyor, İlayda bir saat cevap vermese göğsünde bir sıkışma hissediyordu. Geçen ay İlayda okul gezisiyle üç gün İstanbul'a gitti ve sinyal zayıf olduğu için az yazabildi. Tolgahan o üç gün neredeyse hiç yemek yemedi; bir seferde yanaşma sırasında dikkati dağıldı ve vapur iskeleye sert vurdu. Kaptan onu kenara çekti: «Oğlum, aklın nerede?»

İlayda dönünce Tolgahan'ın hâlini gördü ve korktu. «Ben seni seviyorum,» dedi, «ama bu beni de yakıyor. Senin bütün hayatın ben olmamalıyım.»

Bilgenin kapısı

Seneca, Lucilius'a yazdığı yüz on altıncı mektubu, felsefecilerin uzun süredir tartıştığı bir soruyla açar: tutkuların ölçülüsü mü daha iyidir, yoksa hiç olmaması mı?

«Sık sık sorulmuştur: ölçülü duygulara sahip olmak mı daha iyidir, yoksa hiç duygu taşımamak mı? Bizim okulumuzun filozofları duyguları reddeder; Peripatetikler ise onları dizginler. Ben ise yarım bir hastalığın nasıl sağlıklı ya da yararlı olabileceğini anlamıyorum. Korkma; seni kaybetmek istemediğin hiçbir ayrıcalıktan yoksun bırakmıyorum. … Ben yalnızca kusuru soyup alacağım. Arzulara yasağımı koyduktan sonra bile, aynı şeyleri korkusuzca ve daha isabetli bir yargıyla yapmayı dilemene izin vereceğim; hazları da eskisinden daha çok duymana. Onların kölesi değil efendisi olursan, bu hazlar çağrına nasıl daha kolay gelmesin!»

Seneca'nın Latincesinde «tutku» için kullanılan kelime «affectus», Yunanca «pathos»un karşılığıdır: insanın başına gelen, onu sürükleyen şey. Stoacılar bunu dilemekten, sevinmekten ayırır.

Bakmadığın yer

Tutku ile ilgili yaygın bir inanç vardır: yoğunluk değerin ölçüsüdür. Ne kadar yakıyorsa o kadar gerçektir. Bir aşk insanı uykusuz bırakıyor, iştahını kesiyor, aklını başka her şeyden çekip alıyorsa, demek ki gerçek bir aşktır. Tolgahan da böyle düşünüyordu. Hayatında ilk kez bu kadar yoğun bir şey hissediyordu ve bu yoğunluğu, aşkının derinliğinin kanıtı sayıyordu.

Seneca'nın cümlesi ilk okunduğunda soğuk görünür: tutkuları reddetmek, hatta ölçülüsünü bile kabul etmemek. Ama mektubun asıl söylediği şey başka: Seneca insanın sevdiği şeylerden vazgeçmesini istemiyor. «Seni kaybetmek istemediğin hiçbir ayrıcalıktan yoksun bırakmıyorum.» İstediği şey, o sevginin içindeki köleliği soyup almak. Ve bunun sonucu olarak vaat ettiği şey şaşırtıcı: hazları eskisinden daha çok duymak.

Tolgahan bu ayrımı hiç yapmamıştı. O, aşkının yoğunluğu ile aşkının efendisi olmayışını aynı şey sanıyordu. Göğsündeki sıkışma, yemeksiz geçen üç gün, iskeleye çarpan vapur; bunların hepsini sevginin bedeli olarak görüyordu. Oysa Seneca'nın diliyle bunlar sevginin değil, köleliğin işaretleriydi. İlayda'yı seviyordu, evet; ama aynı zamanda İlayda'nın bir saatlik sessizliğinin kölesiydi.

Ve en ilginci, bu kölelik Tolgahan'ın sevgiyi duyma biçimini de bozuyordu. İlayda'yla birlikte olduğu anlarda bile Tolgahan tam orada değildi. Bir sonraki ayrılığın kaygısını, bir sonraki gecikmiş mesajın korkusunu taşıyordu. Seneca'nın vaadi tam buraya dokunuyordu: kölesi değil efendisi olan insan, hazzı daha çok duyar. Çünkü efendi, hazzın gelip gitmesinden korkmaz; geldiğinde ona bütünüyle açılır.

İlayda'nın cümlesi de aynı yere işaret ediyordu: «Senin bütün hayatın ben olmamalıyım.» İlayda, Tolgahan'ın tutkusunun yalnızca onu değil, aralarındaki şeyi de yaktığını görmüştü. Bütün ağırlığı tek bir insanın taşıdığı bir sevgi, o insan için de bir yüktü. İlayda sevilmekten değil, bir hayatın tek dayanağı olmaktan yorulmuştu.

Derinleşme

Seneca aynı mektupta tutkunun nasıl büyüdüğünü de anlatır:

«Her tutku başlangıçta zayıftır. Sonra kendini uyandırır ve ilerledikçe güç kazanır; onu önlemek, ondan vazgeçmekten daha kolaydır. … Doğa, zorunlu şeylere hazzı katmıştır; hazzı aramamız için değil, hazzın eklenmesiyle varlığımızın vazgeçilmez araçları gözümüze çekici görünsün diye. Eğer haz kendi başına haklar talep ederse, bu sefahattir.»

Bu cümlenin ikinci yarısı, tutkunun yakıt mı yangın mı olduğuna dair bir ölçü veriyor. Haz, doğanın bir şeyi çekici kılmak için eklediği bir tattır. Sevgideki heyecan da öyledir: iki insanı birbirine yaklaştırır, birlikte bir hayat kurmayı çekici kılar. Bu, yakıttır. Ama heyecan «kendi başına haklar talep ettiğinde», yani sevginin kendisinden daha önemli hâle geldiğinde, Seneca'nın deyişiyle sefahate döner. Tolgahan'ın sevgisi, sevginin heyecanına bağımlı hâle gelmişti.

Seneca aynı mektupta Stoacı Panaitios'un bir gence verdiği cevabı da aktarır: bilgeliğe henüz ulaşmamış insan, kendini düzensiz, denetimsiz, başkasına köle olmuş bir hâle bırakmamalıdır; sevgisi karşılık görürse onun inceliğiyle coşar, reddedilirse gururu alevlenir. Panaitios'un önerisi sevgiden uzak durmaktır; Seneca'nın kendi mektubunun açılışı ise sevgiyi korumayı ve içindeki köleliği soymayı vaat eder. Bu iki ses arasında Tolgahan'ın bulacağı yol, ikinci sesin yoluydu.

İlayda'nın sözünden sonraki hafta Tolgahan iki şey yaptı. İlki, Seneca'nın «başlangıçta zayıftır» uyarısına göreydi: kaygının nerede başladığını izlemeye başladı. Telefonuna bakma isteği geldiğinde, onu hemen yerine getirmek yerine bir dakika bekledi ve kendine sordu: şu an İlayda'yı mı özlüyorum, yoksa sessizlikten mi korkuyorum? Çoğu zaman cevap ikincisiydi. Bunu fark etmek, isteği yok etmiyordu; ama onun gücünü azaltıyordu.

İkincisi, hayatının geri kalanını geri çağırmaktı. Cumartesi antrenmanına döndü; takım arkadaşları onu alkışla karşıladı. Annesini pazar günleri aramaya başladı. İlayda'yla da bir şey kararlaştırdılar: hafta içi akşamları ikisi de kendi işlerine, kendi arkadaşlarına vakit ayıracaktı; buluşmaları azalmayacak, ama her biri bir bekleyiş değil bir buluşma olacaktı.

Bir ay sonra bir sabah seferinde İlayda yine vapurdaydı. Tolgahan köprü üstünden onu gördü, el salladı, sonra işine döndü. Yanaşma kusursuzdu. Akşam buluştuklarında İlayda ona baktı ve «Bugün seni daha çok gördüm,» dedi. Tolgahan ne demek istediğini anladı. Kaygının gölgesi olmadan, sevgi daha net görünüyordu. Seneca'nın vaadi gerçekleşmişti: efendisi olan, daha çok duyuyordu.

Bir sınırı da gözden kaçırmamak gerekiyor. Bir ilişkide kısa süreli sessizliklere bile dayanamamak, sürekli kontrol etme isteği ve yemekten, uykudan kesilmek, bazen insanın geçmişte yaşadığı terk edilme deneyimlerinden beslenen derin bir kaygının işaretidir. Böyle bir kaygı iş güvenliğini ya da günlük hayatı etkiliyorsa, bir psikologla görüşmek hem kişiye hem ilişkiye nefes aldırır.

Öbür bilgeler

Edremit'teki Leman, sahiplendirme gününde evindeki kedilerin on birini yeni yuvalarına uğurlamış ve üzülmediğini fark etmişti (BUD-K04.9). Leman'ın tutkusu varılacak yeri olmayan bir yükümlülüğe, Tolgahan'ınki ise kendi heyecanına bağımlı bir aşka dönüşmüştü. Ānanda'nın «parka varınca dinen istek» benzetmesi ile Seneca'nın «efendisi ol» çağrısı aynı ilacı iki ayrı dilden veriyor: sevilen şeyi elden bırakmadan, ona bağlanan zinciri gevşetmek.

Karaman'daki teknisyen Harun'un dağ tutkusu da, eşi Aksu'nun deyişiyle, aileyi yakmaya başlamıştı (GAZ-K04.9). Harun'un aklı tutkusuna gerekçe üretiyordu; Tolgahan'ın aklı ise tutkusunun önünde susmuştu. Gazâlî aklı yeniden tutkunun önüne koyar, Seneca ise tutkunun içindeki köleliği soyar. İkisinde de sevilen şey kalır; yalnızca insan ona teslim olmayı bırakır.

Bugün bir kez dene

Hayatında seni yakan bir tutkuyu düşün: bir insan, bir uğraş, bir hedef. Seneca'nın ayrımını uygula: bu tutkuda sevdiğim şey ne, köle olduğum şey ne?

Bugün o tutkunun seni sürüklediği bir anda bir dakika bekle. Kendine sor: şu an özlediğim şeyin kendisi mi, yoksa yokluğundan mı korkuyorum?

Bu hafta, tutkunun gölgesinde kalmış hayatının bir parçasını geri çağır: bir arkadaş, bir uğraş, bir akşam.

Yanında taşıyacağın soru

Sevdiğin şeyin efendisi misin, yoksa onun sessizliğinin kölesi mi?