Açılış
Sarp kırk bir yaşında, Giresun'da karayollarında inşaat mühendisi. Köprü projeleri yürütüyor; titiz, sabırlı, hesabına güvenilen biri. Çocukken dedesinden satranç öğrendi; dedesi onu Bulancak'taki kahvehanede emekli öğretmenlerle oynatırdı. Satranç o günden beri Sarp'ın en büyük sevgisi.
Üç yıl önce Sarp internette hızlı satranç oynamaya başladı. Üç dakikalık, beş dakikalık oyunlar. Her oyunun sonunda bir puan ya artıyor ya azalıyor. İlk aylar eğlenceliydi. Sonra puan, oyunun kendisinden daha önemli hâle geldi. Şimdi Sarp her gece, eşi Irmak uyuduktan sonra, mutfakta telefonun başında oynuyor. Kaybettiğinde «bir tane daha» diyor; kazandığında da. Saat üç oluyor, dört oluyor. Sabah şantiyede gözleri yanıyor.
Geçen hafta bir gece üst üste on bir oyun kaybetti. Puanı iki yılın en düşük seviyesine indi. Telefonu masaya öyle sert koydu ki ekranı çatladı. Gürültüye Irmak uyandı ve mutfağa geldi. Sarp'ın yüzüne baktı ve bir şey sordu: «Satrancı seviyordun hani? Bu yüz seven birinin yüzü değil.»
Sarp ertesi gün şantiyede, bir köprü ayağının beton dökümünü beklerken, o soruyu düşündü. Dedesiyle kahvehanede oynadığı oyunları hatırladı. O oyunlarda bir puan yoktu. Ama kaybettiğinde bile mutlu dönerdi eve.
Bilgenin kapısı
Zhuangzi'nin beşinci bölümünün sonunda, Zhuangzi ile dostu ve tartışma ortağı Huizi arasında bir konuşma geçer. Konu, duyguların, tutkuların insandaki yeridir:
«Huizi Zhuangzi'ye dedi ki: "İnsan gerçekten duygusuz olabilir mi?" Zhuangzi: "Evet." Huizi: "Duygusuz bir insana nasıl insan denir?" Zhuangzi: "Dao ona yüzünü, Gök ona biçimini vermiştir; neden insan denmesin?" Huizi: "Madem insan deniyor, nasıl duygusuz olur?" Zhuangzi: "Benim duygu dediğim şey o değil. Duygusuz derken şunu kastediyorum: insanın sevdikleri ve sevmedikleriyle içeriden kendine zarar vermemesi, her zaman kendiliğinden olana uyması ve hayatına yapay bir şey eklemeye çalışmaması." … "Ama sen şimdi ruhunu dışarıya harcıyorsun, özünü yoruyorsun; bir ağaca yaslanıp mırıldanıyor, kuru bir ağaç gövdesine dayanıp uyukluyorsun. Gök sana bir biçim seçmiş, sen ise "sert ve beyaz" tartışmalarıyla ötüp duruyorsun."»
Huizi bir mantıkçıydı. «Sert ve beyaz», bir taşın sertliğiyle beyazlığının ayrı şeyler olup olmadığı üzerine o çağın mantıkçılarının ünlü bir tartışmasıydı. Zhuangzi dostunun bu tartışmalara duyduğu tutkuyu, onu tüketen bir şey olarak görür.
Bakmadığın yer
Tutku hakkındaki yaygın düşünce, onun bir nesneye bağlı olduğudur. Bir şeyi seversin; o şey sana tutku verir. Satrancı seven insan satranca tutkundur. Ve tutku sorunlu hâle geldiğinde, çözüm genellikle nesneden uzaklaşmak olarak düşünülür: satrancı bırak, telefonu sil, artık oynama. Sarp'ın aklına gelen ilk şey de buydu.
Zhuangzi'nin «duygusuz insan» tanımı başka bir şey söylüyor. Zhuangzi insandan sevmemesini istemiyor. Huizi bunu öyle anlamış ve itiraz etmişti: duygusuz bir insan nasıl insan olur? Zhuangzi'nin cevabı şu: benim kastettiğim duygusuzluk, sevmeyi bırakmak değil; sevdiklerin ve sevmediklerinle «içeriden kendine zarar vermemek». Yani sorun sevginin kendisinde değil, sevginin insanı içeriden yaralayan biçiminde.
Sarp'ın satranç sevgisi bu ayrımın tam ortasındaydı. Dedesinin yanında oynadığı satranç onu besliyordu; kaybettiğinde bile eve mutlu dönüyordu. Ama gece mutfakta oynadığı satranç onu içeriden yaralıyordu. Nesne aynıydı: aynı taşlar, aynı tahta, aynı kurallar. Değişen, satrançla Sarp arasındaki ilişkiydi. Puanın her düşüşü ona bir yara açıyor, her yükselişi de bir sonraki düşüşün korkusunu besliyordu. Zhuangzi'nin diliyle, Sarp «sevdikleri ve sevmedikleriyle içeriden kendine zarar veriyordu».
Zhuangzi'nin Huizi'ye son sözü de Sarp'a yöneltilmiş gibiydi. Huizi bir ağaca yaslanmış, kuru bir gövdeye dayanmış, «sert ve beyaz» tartışmalarıyla kendini tüketiyordu. Huizi'nin tutkusu düşünceydi ve düşünce iyi bir şeydi; ama Huizi onunla ruhunu dışarıya harcıyordu. Gece saat üçte, mutfak masasına eğilmiş, çatlak bir ekrana bakan Sarp da bir ağaca yaslanmış Huizi'ydi. Satranç iyi bir şeydi; ama Sarp onunla özünü yoruyordu.
Bir de Zhuangzi'nin kullandığı ince bir ifade var: «hayatına yapay bir şey eklememek». Sarp'ın satrancına eklenen yapay şey puandı. Dedesinin kahvehanesinde oyun oyundu; telefonda ise oyunun üstüne bir sayı eklenmişti ve o sayı, oyunun kendisini gölgede bırakmıştı. Tutku, nesneye değil, o eklentiye kaymıştı.
Derinleşme
Zhuangzi'nin altıncı bölümü, eski zamanların «gerçek insanını» anlatır. Bu anlatımın ortasında, tutkuyla ilgili kısa ve keskin bir cümle yer alır:
«Eski zamanların gerçek insanı uyurken düş görmez, uyanınca kaygılanmazdı; yediği yemeğin tadına düşkün değildi, nefesi derindi. Gerçek insan topuklarıyla nefes alır, sıradan insanlar boğazlarıyla. … Arzuları derin olanın göksel pınarı sığdır.»
Çincedeki «tian ji» (天機) ifadesi, «göksel yay» ya da «göksel pınar» diye çevrilebilir: insanın içindeki kendiliğinden hareket, doğal canlılık. Zhuangzi'nin cümlesi bir terazi kuruyor: arzu derinleştikçe bu doğal canlılık sığlaşır. Bu, arzunun kötü olduğunu söylemiyor; arzunun aşırı derinleştiği yerde insanın kendiliğinden sevinme yeteneğinin azaldığını söylüyor.
Sarp için bu cümle çok somuttu. Puan tutkusu derinleştikçe, satrançtan aldığı kendiliğinden sevinç sığlaşmıştı. Bir hamlenin güzelliğine hayran kalmak, rakibin zekice bir tuzağına gülmek, uzun bir oyunun sonundaki o sakin yorgunluk; bunların hepsi kaybolmuştu. Ve Zhuangzi'nin «topuklardan nefes» imgesi de yerine oturuyordu. Gece oyunlarında Sarp'ın nefesi boğazındaydı: kısa, sığ, gergin.
Sarp satrancı bırakmadı. Ama Irmak'ın sorusundan sonraki hafta bir şey değiştirdi. Telefondaki hızlı oyun uygulamasını sildi. Yerine, bir cumartesi öğleden sonra, Giresun'daki bir satranç derneğine gitti. Orada çoğu emekli olan birkaç adam, uzun süreli oyunlar oynuyordu; saat yoktu, puan yoktu. Sarp ilk oyununu yetmiş yaşında bir emekli denizciyle oynadı. Oyun iki saat sürdü. Sarp kaybetti. Ama oyunun sonunda, emekli denizci onun bir hamlesini gösterip «Bu iyiydi, ben görmemiştim» dedi. Sarp o gün eve, yıllar sonra ilk kez, kaybetmiş ama mutlu döndü.
Bir de evde bir şey başladı. Sekiz yaşındaki oğlu Alp, babasının cumartesi günleri nereye gittiğini merak etti. Sarp ona satranç öğretmeye başladı; dedesinin ona öğrettiği gibi, yavaş, gülerek, puan tutmadan. Alp ilk hafta atın nasıl hareket ettiğini öğrendi. İkinci hafta babasının vezirini aldı ve sevinçten bağırdı. Sarp o çığlığı duyduğunda bir şey fark etti: göksel pınar, Zhuangzi'nin dediği o kendiliğinden sevinç, oğlunun sesinde akıyordu. Ve kendisinde de yeniden akmaya başlamıştı.
Bu hikâyeyi okurken bir uyarıyı not etmek gerekiyor. Puanlı, hızlı ve sonu gelmeyen oyunlar, kumar olmasalar bile, bazı insanlarda uykusuzluk, öfke patlamaları ve günlük işlerin aksaması gibi sonuçlar doğurabilir. Oyun oynama isteği kontrol edilemez hâle gelmiş ve iş, uyku ya da ilişkiler zarar görüyorsa, bu davranışsal bir bağımlılığın işareti olabilir; böyle bir durumda bir psikolog ya da bağımlılık danışmanıyla görüşmek yerinde olur.
Öbür bilgeler
Eceabat'taki ikinci kaptan Tolgahan, bir ay sonraki bir sabah seferinde İlayda'ya köprü üstünden el sallamış ve işine dönmüştü (STO-K04.9). Tolgahan'ın tutkusu bir insanın sessizliğine, Sarp'ınki bir sayının inişine çıkışına bağlanmıştı. Seneca «hazların efendisi ol» der; Zhuangzi ise «sevdiklerinle içeriden kendine zarar verme». İkisi de sevginin değil, sevginin insanı yaralayan biçiminin bırakılmasını istiyor.
Edremit'teki Leman da, tutkusunu bir sonu olmayan yığına çevirmişti (BUD-K04.9). Ānanda ona varış yerini sormuştu; Zhuangzi ise Sarp'a, tutkusuna eklenen yapay şeyi gösteriyor. Leman'ın tutkusu varılacak bir yeri yitirmişti, Sarp'ınki kendi özünü. İkisinde de çare, tutkunun ilk hâline, ilk sevince dönmekti.
Bugün bir kez dene
Hayatında sevdiğin bir uğraşı düşün. Zhuangzi'nin ayrımını yap: bu uğraşı ilk sevdiğin hâli neydi? Şimdi ona eklenmiş yapay bir şey var mı: bir puan, bir sayı, bir beğeni, bir sıralama?
Bugün o uğraşa bir kez, o eklentiyi bir kenara koyarak dön. Sayıya, sonuca, sıralamaya bakmadan; yalnızca yaptığın şeyin kendisine.
Sonra nefesine bak. Boğazından mı alıyorsun, yoksa daha derinden mi?
Yanında taşıyacağın soru
Sevdiğin şey seni besliyor mu, yoksa ona eklediğin şey seni içeriden mi yaralıyor?