Açılış
Cüneyt otuz dokuz yaşında, Alanya'da büyük bir otelin mali işler müdürü. On beş yıldır tablolarla, bütçelerle, sezon tahminleriyle yaşıyor. Eşi Ayşegül devlet hastanesinde hemşire; dokuz yaşında İdil ve altı yaşında Kuzey adında iki çocukları var. Site içinde bir daire, iki araba, hafta sonları dışarıda yemek, çocuklar için yüzme ve robotik kursları.
Cüneyt'in yıllardır sakladığı bir hayali var. Ayşegül'ün memleketi Elmalı'da, babasından kalan eski bir ahırı marangoz atölyesine çevirmek; eski mobilya onarmak, ahşap oyuncak yapmak. Gençliğinde bir ustanın yanında iki yaz çalışmış, elleri tahtayı hiç unutmamış. Ama her hesap yaptığında aynı yerde duruyor: atölyenin ilk yıllarda getireceği gelir, bugünkü maaşının belki yarısı. Ayşegül'ün maaşıyla birlikte geçinilebilir, ama «bugünkü hayat» sürmez.
Geçen kış Cüneyt bir gece Ayşegül'e bu hesabı yine anlattı ve yine aynı cümleyle bitirdi: «Çocuklara bunu yapamam. Her şeyden mahrum kalırlar.» Ayşegül bir süre sustu, sonra beklenmedik bir şey sordu: «Her şey ne? Saydın mı hiç?»
Cüneyt saymamıştı. Yıllarca bütçe tablosu hazırlamış bir adam, kendi korkusunun tablosunu hiç yapmamıştı.
Bilgenin kapısı
Seneca, Lucilius'a yazdığı on sekizinci mektupta, gönüllü yoksunluk günlerinden söz ederken şaşırtıcı bir örnek verir: hazzın öğretmeni sayılan Epikuros'u.
«Hazzın öğretmeni Epikuros bile belli aralıklarla, açlığını cimrice giderdiği dönemler tutardı. Bununla tam ve eksiksiz bir mutluluktan geri kalıp kalmadığını görmek istiyordu; geri kalıyorsa ne kadar geri kaldığını, ve bu farkın büyük bir çabayla satın alınmaya değip değmediğini. … Böyle bir sofrada doyum olabileceğini mi sanırsın? Evet, haz da vardır; arada bir kamçılanmaya muhtaç o kaypak ve gelip geçici haz değil, sağlam ve kesin bir haz.»
Seneca bir Stoacı olarak rakip okulun kurucusundan söz ediyor ve bunu saklamıyor. Epikuros'un yöntemi onu ilgilendiriyor, çünkü bu yöntem bir yoksunluk değil, bir ölçümdür: «ne kadar geri kaldığını» görmek.
Bakmadığın yer
Perhizi genellikle bir dayanıklılık sınavı olarak düşünürüz: insan ne kadar az şeyle idare edebilir, ne kadar uzun dayanabilir? Bu bakışla perhizin değeri, çekilen sıkıntının büyüklüğüyle ölçülür. Cüneyt'in korkusu da bu dildeydi. Elmalı'daki hayatı bir dayanıklılık sınavı gibi hayal ediyordu: çocuklar mahrum kalacak, aile sıkıntı çekecek, herkes dişini sıkacak.
Epikuros'un ölçme günleri ise başka bir soru soruyor. Soru «ne kadar dayanabilirim?» değil, «ne kadar eksik kalıyorum?» Bu iki soru çok farklı. Birincisi bir irade sorusu, ikincisi bir bilgi sorusu. Epikuros az yemeyi kendini sınamak için değil, mutluluğundan neyin eksildiğini görmek için yapıyordu. Ve sorunun üçüncü kısmı en kritik olanıydı: o eksiklik, onu kapatmak için harcanan büyük çabaya değiyor mu?
Cüneyt'in hiç sormadığı soru da bu üçüncüsüydü. O, yıllardır «mahrumiyet» kelimesini bir bütün olarak kullanıyordu. Ama bir mali işler müdürü bilir ki bir bütçede her kalem aynı değerde değildir. Bazı harcamalar ailenin mutluluğunun özüne dokunur, bazıları ise yalnızca alışkanlıktır. Cüneyt kendi hayatının bu ayrımını hiç yapmamıştı; bu yüzden de kaybedeceği her şeyi aynı ağırlıkta görüyordu. Hepsi birlikte, kocaman ve tanımsız bir korku oluşturuyordu.
Seneca'nın ikinci cümlesi de bir ayrım yapıyor: iki tür haz var. Biri «arada bir kamçılanmaya muhtaç», yani sürekli yenilenmesi, artırılması gereken bir haz. Öteki «sağlam ve kesin». Cüneyt'in hayatındaki pek çok şey birinci türdendi: her yıl daha yeni bir araba modeli, her hafta sonu başka bir restoran. Bunlar sürmek için sürekli beslenmek zorundaydı. Ama başka şeyler de vardı: çocuklarla akşam yemeği, İdil'in yüzme yarışmasında tribünde oturmak. Bunlar kamçıya ihtiyaç duymuyordu.
Bir de Cüneyt'in hiç hesaba katmadığı bir kalem vardı: bugünkü hayatın kendisinin bedeli. Gece yarısına kadar süren sezon toplantıları, telefonda geçen hafta sonları, çocukların uyurken gördüğü bir baba. Bu kalem hiçbir tabloda yer almıyordu; çünkü bir gider değil, bir yokluktu.
Derinleşme
Seneca aynı mektupta, bu ölçme günlerinin bir oyuna dönüşmemesi gerektiğini de vurgular:
«Timon'un sofraları gibi ya da sıkılan zenginlerin vakit geçirmek için kurduğu "yoksul kulübeleri" gibi şeyler kastettiğimi sanma. Yatak gerçek olsun, kaba pelerin de; ekmek sert ve kirli olsun. Bunlara üç dört gün, bazen daha uzun süre katlan; öyle ki bu bir eğlence değil, kendini bir sınaman olsun. O zaman, inan bana sevgili Lucilius, bir kuruşluk yemekle doyduğunda sevinçten sıçrayacaksın.»
Seneca'nın uyarısı önemli: ölçüm gerçek olmalı. Zengin bir adamın bir akşamlığına yoksulluk taklidi yapması bir şey göstermez; çünkü o adam yarın sabah kendi sofrasına döneceğini bilir. Ölçme günü, gerçekten yaşanmalı ki bir şey öğretsin.
Cüneyt ile Ayşegül, Ayşegül'ün sorusundan bir hafta sonra bir karar aldılar. Cüneyt otelden ayrılmayacaktı, henüz değil. Ama üç ay boyunca aile, atölyenin ilk yılında getireceğini tahmin ettikleri gelir ile Ayşegül'ün maaşının toplamıyla yaşayacaktı. Aradaki farkı bir hesaba koyacaklardı. Cüneyt bunun için gerçek bir tablo hazırladı; ama bu kez bütçe değil, bir ölçüm tablosuydu. Her hafta sonu iki sütun dolduruyorlardı: «Neyi bıraktık?» ve «Eksikliğini hissettik mi?»
İlk ay zordu ve öğreticiydi. İkinci arabayı satmadılar ama park ettiler; Cüneyt otele servisle gitti. Hafta sonu restoranlarının yerine evde yemek yaptılar. Robotik kursunu dondurdular. Yüzme kursu kaldı. Tablodaki «Eksikliğini hissettik mi?» sütununda ilk ayın sonunda yalnızca iki satırda «evet» yazıyordu: Kuzey robotik kursunu sordu, Ayşegül bir cumartesi gecesi dışarı çıkmayı özledi.
İkinci ayın sonunda tablo daha da şaşırtıcıydı. Ayşegül'ün özlediği şey restoranın kendisi değildi, Cüneyt'le baş başa bir akşamdı. Bunu evde, çocuklar uyuduktan sonra balkonda da yapabildiklerini gördüler. Kuzey'in robotik özlemi ise Cüneyt'in ona bir cumartesi öğleden sonra küçük bir ahşap araba yapmayı öğretmesiyle başka bir şeye dönüştü. Kuzey o arabayı okula götürdü ve öğretmenine «Babam yaptı, ben de yardım ettim» dedi.
Üçüncü ayın sonunda Cüneyt tabloyu Ayşegül'e gösterdi. Epikuros'un sorusunun cevabı oradaydı: eksik kalıyorlardı, evet; ama eksiklik, korktuğu kadar büyük değildi, ve korktuğu yerde de değildi. Asıl şaşırtıcı olan, tabloda olmayan bir satırdı: o üç ayda Cüneyt, her hafta sonu biraz atölye işi yapmıştı ve ailesi onu yıllardır olmadığı kadar sakin bulmuştu. Seneca'nın «sağlam ve kesin haz» dediği şey, belki buydu.
Karar henüz verilmedi. Cüneyt bir sezon daha otelde kalıp birikim yapmayı düşünüyor. Ama artık «çocuklar her şeyden mahrum kalır» demiyor. Neyin eksik kalacağını biliyor; ve onu taşıyıp taşıyamayacağını da.
Bu hikâyenin dengesi için iki şey söylemek gerekiyor. Seneca'nın kendisi de mektubunda kabul eder: gönüllü yoksunluk günleri, binlerce yoksul insanın her gün zorunlu olarak yaşadığı şeydir ve bunu seçebilmek bir ayrıcalıktır. Gerçek bir geçim sıkıntısı içindeki bir aile için bu deney anlamsızdır. İkincisi, bir aileyi gelir düşüşü getirecek bir karara götürmeden önce, birikimi, sağlık güvencesini, borçları bir mali danışmanla birlikte gözden geçirmek, Epikuros'un ölçümünü gerçeğe bağlamanın en sağlam yoludur.
Öbür bilgeler
Söke'deki zeytinci Nevzat, kırk yıllık evliliğinde ilk kez Emine'ye fasulyedeki kekiği sormuştu (BUD-K04.8). Nevzat'ın perhizi ona sofradaki tadı gösterdi; Cüneyt'in ölçme ayları ise ona ailesinin gerçekte neye ihtiyaç duyduğunu. Buda'nın «fark ederim» fiili ile Epikuros'un «ne kadar eksik kaldığını görmek» isteği aynı yöntemi anlatıyor: perhizi bir ceza değil, bir gözlem olarak yaşamak.
Yozgat'taki fırıncı Nazife ise sert perhizle bolluk arasında savrulurken ortayı arıyordu (GAZ-K04.8). Cüneyt'in hikâyesi o savrulmanın tersi: bir uçtan öbürüne atlamak yerine, gerçek bir ölçümle ortanın nerede olduğunu bulmak. Gazâlî'nin karıncası merkeze kaçarak, Epikuros ise merkezi ölçerek bulur.
Bugün bir kez dene
Hayatında «bundan mahrum kalamam» dediğin bir şeyi seç. Bir hafta boyunca onsuz yaşa; ama bunu bir dayanıklılık sınavı olarak değil, bir ölçüm olarak yap.
Hafta boyunca iki sütun tut: «Neyi bıraktım?» ve «Eksikliğini hissettim mi, ne kadar?»
Haftanın sonunda Epikuros'un üçüncü sorusunu sor: bu eksiklik, onu kapatmak için harcadığım çabaya değiyor mu?
Yanında taşıyacağın soru
Korktuğun mahrumiyeti hiç ölçtün mü, yoksa yalnızca hayal mi ettin?