Açılış
Nevzat elli sekiz yaşında, Söke'de zeytin üreticisi. Babasından kalma iki yüz ağacı, bir de küçük bir sıkımhanesi var. Eşi Emine'nin sofrası köyde ünlüdür: sabah zeytinyağlı börek, öğlen bulgur pilavı ve etli fasulye, akşam yine bir tencere yemek ve tatlı. Nevzat hayatı boyunca bu sofradan kalkarken kemerini bir delik gevşetmiştir. Misafir geldiğinde ikinci tabağı geri çevirmek, Söke'de ayıp sayılır; Nevzat da hiç geri çevirmemiştir.
Geçen bahar, hasattan sonra bir gece göğsünde bir ağırlıkla uyandı. Aydın'daki hastanede kalbine bir stent takıldı. Taburcu olurken kardiyolog ona açık konuştu: kilo vermesi, tuzu ve yağı azaltması, porsiyonlarını küçültmesi gerekiyordu. «Bir dahaki sefere bu kadar şanslı olmayabilirsiniz,» dedi.
Nevzat eve döndü ve ilk akşam sofraya oturduğunda bir şey fark etti: nasıl az yiyeceğini bilmiyordu. Önüne konan tabağın yarısında durmak, ona bir kayıp gibi geliyordu. Emine üzgündü; yemeğini beğenmediğini sanıyordu. Nevzat bir hafta sert bir perhiz denedi, sonra bir pazar günü kızı ve torunları gelince her şeyi unuttu ve iki tabak yedi. Akşam yine nefes nefese kaldı.
O gece on bir yaşındaki torunu Nisa dedesinin yanına geldi ve sordu: «Dede, neden az yiyemiyorsun?» Nevzat cevap veremedi.
Bilgenin kapısı
Saṃyutta Nikāya'nın Kosala Kralı Pasenadi'yle ilgili bölümünde kısa ve şaşırtıcı derecede gündelik bir hikâye vardır:
«O zamanlar Kosala Kralı Pasenadi kovayla pişirilmiş pirinç yerdi. Bir gün yemeğini yedikten sonra soluk soluğa Buda'nın yanına geldi, selam verdi ve bir kenara oturdu. Buda, kralın yemekten sonra soluk soluğa kaldığını görünce şu dörtlüğü söyledi: "Her an dikkatli olan, aldığı yemekte ölçüyü bilen insanın sıkıntıları azalır; hayatını koruyarak yavaş yaşlanır." O sırada genç Sudassana kralın arkasında duruyordu. Kral ona dedi ki: "Sevgili Sudassana, bu dörtlüğü Buda'nın huzurunda ezberle ve bana her yemek getirildiğinde onu oku."»
Hikâyenin sonu da bir o kadar sadedir: «Kral yavaş yavaş en fazla bir kap pirinçle yetinmeye alıştı.» Bir süre sonra bedeni inceldi. Elleriyle kollarını sıvazlayarak şöyle dedi: «Buda bana iki yoldan da merhamet etti: bu hayatın iyiliğinde ve sonraki hayatların iyiliğinde.»
Bakmadığın yer
Perhizi genellikle bir irade meselesi olarak görürüz. Kişi ne yemeyeceğine karar verir ve kararını tutar ya da tutamaz. Tutamazsa iradesizdir. Nevzat'ın stentten sonraki ilk haftası bu mantıkla geçmişti: sert bir karar, bir hafta direnme, bir pazar günü çöküş. Ve çöküşün ardından gelen tanıdık sonuç: «Ben yapamıyorum.»
Pasenadi'nin hikâyesi bu tabloyu üç yerden bozuyor. Birincisi, Buda krala bir yasak koymuyor. «Pirinç yeme» ya da «yarı yarıya ye» demiyor. Bir dörtlük söylüyor ve dörtlüğün merkezinde bir yasak değil, bir bilgi var: «mattaṁ jānato», ölçüyü bilen. Pali kelime matta, ölçü, miktar, kıvam. Buda'nın önerdiği şey yoksunluk değil, ölçünün bilgisidir.
İkincisi, kral değişimi tek başına yapmıyor. Arkasında genç bir adam duruyor ve her yemekte, her tabak geldiğinde, dörtlüğü yeniden okuyor. Pasenadi bir kral; istediği her şeyi yapabilir. Ama kendine güvenmiyor, bir hatırlatıcı istiyor. Bu bir zayıflık değil, bir akıllılık. Ölçü bir kez bilinip bırakılan bir şey değil, her sofrada yeniden hatırlanan bir şeydir. Nevzat'ın sert kararı bir kez alınmıştı ve bir kez yıkılmıştı. Pasenadi'nin dörtlüğü ise her gün, her öğünde yeniden kuruluyordu.
Üçüncüsü, değişimin hızı: «anupubbena», yavaş yavaş, adım adım. Pasenadi bir kova pirinçten bir kaba bir günde inmedi. Metin bunun ne kadar sürdüğünü söylemiyor, yalnızca «aparena samayena», bir süre sonra, diyor. Nevzat ise bir haftada her şeyi değiştirmek istemişti; bu yüzden pazar günü, kızı ve torunları geldiğinde, karar ilk sınavında dağılmıştı.
Bir de hikâyenin en gözden kaçan ayrıntısı var: kralın sonunda kendi kollarını sıvazlaması. Pasenadi perhizin sonunda bir kurala uymuş olmanın gururunu değil, kendi bedenine dokunmanın şefkatini yaşıyor. Perhiz bir ceza olarak başlamamıştı, bir ceza olarak da bitmedi. Nevzat'ın aklındaki perhiz ise bir mahrumiyetti; sofradan eksik kalkmak, Emine'yi üzmek, misafire ayıp etmek. O mahrumiyetin sonunda kendi bedenine şefkatle dokunacağı aklına bile gelmemişti.
Derinleşme
Majjhima Nikāya'nın yetmişinci konuşmasında Buda, kendi yeme düzenini anlatırken ilginç bir fiil kullanır:
«Rahipler, ben gece yemek yemekten kaçınırım. Böyle yaptığımda, sağlıklı ve iyi olduğumu, kolayca kalktığımı, güçlü olduğumu ve rahat yaşadığımı fark ederim.»
Fiil «sañjānāmi»: fark ederim, algılarım, tanırım. Buda gece yemeğini bırakmanın faydasını bir kural olarak değil, bir gözlem olarak sunuyor. Ölçülü yoksunluk burada bir deneydir: bir şeyi bırakırsın ve bedeninde ne olduğunu görürsün. Aynı konuşmada bir grup rahip bu öneriye karşı çıkar: «Biz akşam da yeriz, sabah da, gün içinde de; bunu yaparken de sağlıklıyız. Neden şimdiki bir yararı bırakıp gelecekteki bir yararın peşine düşelim?» İlginçtir, karşı çıkanlar da aynı fiili kullanır: biz de sağlıklı olduğumuzu fark ediyoruz. Buda onları çağırır ve uzun bir konuşmayla, hangi hazların insanda iyi nitelikleri azalttığını, hangilerinin artırdığını kendi bilgisi ve gözlemiyle gördüğünü anlatır. Bu tartışmadan çıkan şey şudur: ölçülü yoksunluğun gösterdiği şey, bir kuraldan çok bir gözlemdir; ve o gözlemi ancak deneyen yapabilir.
Bu iki metin Nevzat'ın evinde beklenmedik bir yerden hayata geçti. Nisa'nın sorusundan birkaç gün sonra Nevzat, torununa bir iş verdi. Kardiyoloğun ve diyetisyenin önerdiği porsiyonları bir kâğıda yazdırdı; sonra Nisa'dan, hafta sonları dedesinin evinde kaldığında, her yemekten önce tek bir cümle söylemesini istedi. Nisa, Pasenadi'nin dörtlüğünü bilmiyordu; kendi cümlesini kurdu: «Dede, ölçünü hatırla.» Nisa bu görevi bir oyun gibi ciddiye aldı. Her öğünde dedesinin tabağına bakıyor, cümlesini söylüyor ve göz kırpıyordu.
İlk değişiklik porsiyonda değil, hızdaydı. Nevzat cümleyi duyunca yavaş yemeye başladı. Yavaş yiyince, yıllardır fark etmediği bir şeyi fark etti: Emine'nin fasulyesinin içine bir tutam kekik attığını. Kırk yıllık evliliklerinde bunu hiç sormamıştı. Bir akşam sordu. Emine güldü: «Annem öyle yapardı.» O akşam sofrada, ilk kez, yemeğin miktarı değil tadı konuşuldu.
İkinci değişiklik öğleden sonraydı. Nevzat yıllardır öğle yemeğinden sonra sıkımhanenin arka odasında bir saat uyurdu; bunu yaşlılığa bağlıyordu. Porsiyonu küçülttükten iki hafta sonra, öğleden sonra uyumadan çalışabildiğini fark etti. Buda'nın kelimesi, «lahuṭṭhāna», kolay kalkış, kendi bedeninde anlam kazanmıştı.
Üçüncü değişiklik en zoruydu: misafir. Bir akşam komşuları geldi ve Emine ikinci tabağı uzattı. Nevzat bir an durdu. Söke'de geri çevrilen tabak ayıptı. Ama Nevzat tabağı reddetmedi; yalnızca «Yarısını alayım, Emine'nin elinin tadını bir yarın da sınasınlar» dedi. Komşu güldü, kimse gücenmedi. Ölçü, Nevzat'ın sandığı gibi bir kayıp değil, bir incelik olarak da söylenebiliyordu.
Bu hikâyenin dikkat edilmesi gereken bir yanı var. Kalp hastalığı geçirmiş biri için beslenme düzeni mutlaka kardiyolog ve diyetisyenle birlikte kurulmalıdır; porsiyonu küçültmek tek başına yeterli olmayabilir, tuz, yağ ve ilaç düzeni de birlikte ele alınır. Buda'nın gece yemeğinden kaçınma önerisi, keşişler için konmuş bir düzendir; şeker hastalığı ilacı kullanan ya da öğün atlamaması gereken biri için herkese uygun bir kural değildir. Ölçülü yoksunluğun ne göstereceği, ancak sağlığı gözeten biriyle birlikte denendiğinde güvenle görülebilir.
Öbür bilgeler
Yozgat'taki fırıncı Nazife, kalan çörekleri bir perşembe akşamı fırının karşısındaki kapıcıya vermişti (GAZ-K04.8). Nazife halkanın iki kenarı arasında gidip geliyordu; Nevzat ise yalnızca bir kenarı tanıyordu ve öbürüne bir haftalığına savrulup geri dönmüştü. Gazâlî'nin «karnını unut» ölçüsü ile Buda'nın «ölçüyü bil» dörtlüğü aynı ortaya işaret ediyor; ama Buda bir yöntem de veriyor: ölçüyü her sofrada yeniden hatırlatacak bir ses.
Sürmene'deki Şeyma, Yan Hui gibi elindekinin neye yettiğini sayabiliyordu (LAO-K04.7). Nevzat'ın Emine'ye kekiği sorduğu akşam da bir sayma anıydı: yıllarca miktarına baktığı sofranın, ilk kez neyle dolu olduğunu görmek. Yetinmek ve ölçülü yoksunluk aynı kapıdan geçiyor: az olanın içindeki çoğu görmek.
Bugün bir kez dene
Hayatında «ölçüsünü bilmediğin» bir alan seç: yemek, kahve, ekran, çalışma saati. Pasenadi gibi, bunun için kısa bir cümle yaz; ölçünü hatırlatan bir cümle.
Bu cümleyi her o alana girişinde kendine söyle. Ya da birinden, bir çocuktan, bir arkadaştan, sana söylemesini iste.
Bir hafta sonra Buda'nın fiilini kullan: neyi fark ettin? Ölçü bedeninde, gününde, sofranda neyi değiştirdi?
Yanında taşıyacağın soru
Ölçünü sana her gün kim hatırlatıyor, yoksa onu bir kez bilip bir kenara mı koydun?