İçeriğe geç

Gazâlî ile · Arzu, nefs ve alışkanlık

Kızgın halkadaki karınca

Ölçülü yoksunluk insana ne gösterir?

1.379 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Nazife kırk yedi yaşında, Yozgat'ta eşi Necmi'yle birlikte bir mahalle fırını işletiyor. Sabah dörtte kalkıyor, hamuru Necmi yoğuruyor, tezgâhı Nazife tutuyor. Gün boyu ekmek, simit, çörek kokusunun içinde.

Nazife'nin hayatı iki uç arasında gidip geliyor. Bir dönem kendine çok sert bir perhiz koyuyor: üç gün boyunca yalnızca limonlu su, sonra bir hafta yalnızca haşlanmış sebze. Bu dönemlerde tezgâhın arkasında başı dönüyor, müşterilere sinirli cevap veriyor, akşam eve gidince hiç konuşmadan yatıyor. Sonra bir akşam, genellikle bir perşembe, fırın kapanırken kalan çörekleri ve simitleri bir poşete koyuyor ve evde, televizyonun karşısında, hepsini bitiriyor. Ertesi gün kendine kızıyor ve yeni bir perhiz başlatıyor.

Geçen ay aile hekimi Nazife'nin kan şekerinin sınırda olduğunu söyledi. Ona bir şey sordu: «Siz düzenli yemek yiyor musunuz?» Nazife güldü: «Hocam, ben ya hiç yemem ya her şeyi yerim. Ortası yok bende.» Hekim gülmedi. «İşte sorun orada,» dedi. «Sizin bedeniniz ortayı hiç tanımıyor.»

O akşam fırını kapatırken Nazife poşeti eline aldı, sonra bıraktı. Kendine şunu sordu: «Ortası ne demek?»

Bilgenin kapısı

Gazâlî, İhyâ'nın şehvetleri kırma üzerine yazdığı kitabında, açlığın faziletlerini uzun uzun anlattıktan sonra durur ve okuyanı bir yanlış anlamaya karşı uyarır. Sonra bunu bir benzetmeyle somutlaştırır:

«İnsanın birbirine karşıt uçlardan uzaklaşıp ortaya dönme arayışının misali, yere atılmış, ateşte kızdırılmış bir halkanın ortasına bırakılan bir karıncanın misalidir. Karınca halkanın sıcaklığından kaçar; halka onu çepeçevre kuşatmıştır, dışarı çıkamaz. Kaçmaya devam eder ve sonunda merkezde, yani ortada durur. Ölse bile ortada ölür; çünkü orta, kuşatan halkadaki sıcaklığa en uzak yerdir. İşte şehvetler de insanı, o halkanın karıncayı kuşattığı gibi kuşatmıştır.»

Bölüm, bu benzetmeden önce şu cümleyle açılır: «Bil ki bütün işlerde ve ahlakta en son istenen şey ortadır.» Ve Gazâlî, kendi yazdığı açlık övgüsünün yanlış okunabileceğini kabul eder: «Açlığın faziletleri üzerine aktardıklarımız, belki onda aşırılığın istendiğini düşündürür. Heyhat!»

Bakmadığın yer

Perhizi genellikle bir yoksunluk olarak düşünürüz ve yoksunluğun ne kadar sert olursa o kadar etkili olacağını sanırız. Üç gün su içen, bir gün su içenden daha disiplinlidir; bir hafta sebze yiyen, bir gün sebze yiyenden daha iradelidir. Nazife'nin perhizleri bu mantıkla kuruluydu. Her yeni perhiz bir öncekinden daha sert oluyordu, çünkü bir önceki «yetmemişti».

Gazâlî'nin karıncası bu mantığın nerede yanıldığını gösteriyor. Halka bir yerden değil, her yerden yakıyor. Karınca bir taraftaki sıcaklıktan kaçarken öbür taraftaki sıcaklığa koşarsa, yine yanar. Nazife'nin hayatı tam olarak buydu: tokluğun sıcaklığından kaçarken açlığın sıcaklığına, açlığın sıcaklığından kaçarken tokluğun sıcaklığına koşuyordu. Halkanın iki ayrı kenarı arasında gidip geliyor ve her seferinde yanıyordu. Sert perhiz bir kurtuluş değil, halkanın öbür kenarıydı.

Gazâlî'nin itirafı da çok önemli. İhyâ'nın bu kitabında sayfalarca açlığı övmüştü; sonra durup okurunu uyarıyor: «Bu, aşırılığın istendiği anlamına gelmez.» Aynı sayfada bu övgünün nedenini de açıklar: insanın doğası tokluğun en uç noktasını istediği için, öğüt açlığın en uç noktasını över; biri iter, öteki çeker, ve ikisinin karşılaşmasından denge doğar. Yani açlık övgüsü, bir hedef değil, bir karşı ağırlıktır. Onu hedef sanan kişi, terazinin bir kefesini boşaltıp öbürüne yüklenmiş olur.

Nazife ise perhizi bir hedef sanmıştı. Oysa perhiz, ortayı bulmak için kullanılan bir araçtı. Her yeni sert perhiz, onu ortaya yaklaştırmıyor, halkanın öbür kenarına itiyordu. Perşembe akşamlarındaki poşet, cezalandırılacak bir zaaf değil, bu itişin kaçınılmaz geri tepmesiydi. Hekim de aynı şeyi söylemişti: Nazife'nin bedeni ortayı hiç tanımıyordu.

Benzetmenin bir de sert bir cümlesi var: «Ölse bile ortada ölür.» Gazâlî karıncaya halkadan çıkış vaat etmiyor; halka yerinde duruyor, sıcaklık sürüyor. Orta bir kaçış değil, sıcaklığın en az yaktığı yer. Nazife de istekleri hiç olmayan bir kadın olmayacaktı; fırının kokusu her sabah yine gelecekti. Ama halkanın kenarlarına çarpmayı bırakabilirdi.

Derinleşme

Peki orta nerede? Gazâlî bunu, benzetmeden hemen önce, çok sade bir ölçüyle tarif eder:

«Dengeli bir yapıya göre en iyisi, insanın midesinde ağırlık hissetmeyecek, açlığın acısını da duymayacak şekilde yemesidir; öyle ki karnını unutsun, açlık ona hiç dokunmasın. Çünkü midenin ağırlığı ibadete engel olur, açlığın acısı da kalbi meşgul eder.»

Bu ölçünün en ilginç yanı, bir sayıya değil, bir unutuşa dayanması: «karnını unutsun». Gazâlî ortayı kalori ya da öğün sayısıyla değil, insanın dikkatinin karnından kurtulmasıyla tanımlıyor. Ağır bir mide de, kıvranan bir açlık da insanın dikkatini yemeğe kilitler. Nazife'nin iki ucu da aynı şeyi yapıyordu: perhiz günlerinde bütün gün yemeği düşünüyordu, poşet akşamlarında da. Hiçbir zaman karnını unutamıyordu.

Gazâlî aynı sayfada bir şey daha söyler. Yolun başında, nefis huysuzken, ölçülü olmak yetmeyebilir ve daha sıkı bir yoksunluk gerekebilir; ama o yoksunluğun amacı, nefis dengeye geldiğinde bırakılmaktır. Hatta bu yüzden, der, bir yol gösterici öğrencisine kendisinin uygulamadığı bir perhizi emredebilir; çünkü kendisi o terbiyeyi çoktan tamamlamıştır. Yani sert perhiz bir geçiş dönemidir, bir yaşam biçimi değil.

Nazife hekimin yönlendirmesiyle bir diyetisyene gitti. Diyetisyen ona ne üç günlük su perhizi ne de sınırsız bir serbestlik önerdi. Yalnızca bir düzen: sabah fırın açılmadan önce oturup kahvaltı etmek, öğlen tezgâhın arkasında ayakta değil, arka odada sandalyede yemek yemek, akşam sekizden sonra fırının kalanını eve götürmemek. «Bu ne ki?» dedi Nazife. «Bunun neresi perhiz?»

İlk iki hafta zor geçti, ama beklediği yerden değil. Açlık değil, alışkanlık zorladı. Öğlen arka odada otururken, eli tezgâhtaki simide uzanmak istiyordu. Perşembe akşamı fırını kapatırken poşet yine aklına geldi. Ama Nazife bu kez bir şeyi fark etti: aç değildi. Kahvaltı etmiş, öğle yemeği yemişti. Poşete uzanan şey açlık değil, günün yorgunluğuydu. Gazâlî'nin ölçülü yoksunluğu ona ilk kez bunu gösteriyordu: kendi açlıklarının hangisinin gerçek, hangisinin başka bir şey olduğunu.

O perşembe poşeti eve götürmedi. Kalan çörekleri, fırının karşısındaki apartmanın kapıcısına verdi. Eve gidince Necmi'yle balkonda bir çay içtiler. Nazife ona yıllardır anlatmadığı bir şeyi anlattı: perşembe akşamları neden o kadar yorgun olduğunu; hafta boyunca biriken müşteri şikâyetlerini, kirayı, dükkânın yaşlanan taş fırınını. Necmi onu dinledi ve bir şey önerdi: perşembe akşamları fırını yarım saat erken kapatmak.

Üç ay sonra kan şekeri hâlâ izlenmesi gereken bir seviyedeydi, ama düşmüştü. Daha önemlisi, Nazife bir sabah tezgâhın arkasında, gün ortasında, bir şeyi fark etti: o gün hiç yemeği düşünmemişti. Karnını unutmuştu.

Bu hikâyede açıkça söylenmesi gereken bir şey var. Kan şekeri sınırda olan biri için beslenme düzeni bir hekim ve diyetisyenle birlikte kurulmalıdır; uzun süre yalnızca su içmek gibi uygulamalar, şeker hastalığı riski taşıyan biri için tehlikeli olabilir. Bir de, sert yoksunluk dönemleriyle kontrolsüz yeme gecelerinin yıllarca sırayla gelmesi, bazen tedavi gerektiren bir yeme sorununun işaretidir; bu döngü insanın kendi başına kırabileceğinden güçlüyse, yeme sorunları konusunda deneyimli bir uzmana gitmek gerekir. Gazâlî'nin dini çerçevesinde perhizin amacı ibadete güç kazanmaktır; ama ortanın, karnını unutmanın değeri, inançtan bağımsız olarak da görülebilir.

Öbür bilgeler

Sürmene'deki müzik öğretmeni Şeyma, emekli kaptan babasından, en büyük gemideki son dört yılının en yalnız yılları olduğunu dinlemişti (LAO-K04.7). Şeyma'nın kanaati bir yönelişin yan ürünüydü; Nazife'nin perhizi ise bir yönelişten kopmuştu. Zengzi'nin «amacını besleyen kazancı unutur» sözü ile Gazâlî'nin «karnını unutsun» ölçüsü aynı yere çıkıyor: insanın dikkati bir şeye gerçekten yöneldiğinde, yemek de mal da arka plana çekilir.

Karşıyaka'daki eczacı Derya da her ocak yazdığı sert kurallar listesiyle halkanın bir kenarından ötekine savrulmuştu (BUD-K04.6). Buda ona bir kazık göstermişti; Gazâlî Nazife'ye bir merkez gösteriyor. İkisi de aynı yanılgıyı düzeltiyor: çekişi yenmek için onun tam tersine koşmak, insanı başka bir çekişe teslim eder.

Bugün bir kez dene

Hayatında iki uç arasında gidip geldiğin bir alanı düşün: yemek, uyku, çalışma, harcama, ekran. Halkanın iki sıcak kenarı neler?

Bugün o alanda Gazâlî'nin ölçüsünü dene: ne ağırlık ne acı. Kendine şunu sor: hangi miktarda bunu unutabilirim?

Bu hafta, uçlardan birine koşmak istediğin bir anda dur ve kendine sor: şu an gerçekten aç mıyım, yoksa başka bir şeye mi açım?

Yanında taşıyacağın soru

Perhizin seni ortaya mı götürüyor, yoksa halkanın öbür kenarına mı?