Açılış
Fevzi altmış altı yaşında, Kırklareli'de emekli bir elektrik teknisyeni. Otuz iki yıl boyunca direklere tırmandı, trafo arızalarına koştu, kar fırtınasında köy hatlarını onardı. Şimdi eşi Sakine'yle, kendi emekleriyle aldıkları iki katlı bir evde oturuyor. Emekli maaşı var, bankada bir birikimi var, yatağın altındaki demir kutuda da bir miktar altın.
Fevzi kendini kanaatkâr bir adam olarak görür. «Ben hiçbir şey istemem,» der. Gerçekten de istemez: yeni bir araba, bir tatil, yeni bir takım elbise. Ama Sakine, son iki yılda kocasında bir şeyin değiştiğini fark etti. Fevzi her sabah, kahvaltıdan önce telefonundan döviz ve altın fiyatlarına bakıyor. Öğlen bir kez daha, akşam bir kez daha. Fiyat düştüğünde bütün gün suskun oluyor. Geceleri bazen kalkıp demir kutunun yerinde olup olmadığına bakıyor.
Geçen ay oğulları Yusuf, karısı ve dört yaşındaki Eymen'le yaz tatili için gelmek istedi. Sakine evin üst katını hazırlamak, Eymen için küçük bir şişme havuz almak istedi. Fevzi itiraz etti: «Elektrik faturası artar, su faturası artar. Zor günler gelecek.» Sakine ilk kez sesini yükseltti: «Hangi zor gün Fevzi? Zor günler geldi de geçti. Biz o günleri yaşadık. Şimdi elimizde bu kadar şey var, sen hiçbirinin tadını çıkarmıyorsun. Buna kanaat mi diyorsun?»
Fevzi o gece demir kutuyu açtı ve uzun süre baktı. Kendine bir soru sordu, belki de ilk kez: «Ben bunlarla yetiniyor muyum, yoksa bunları kaybetmekten mi korkuyorum?»
Bilgenin kapısı
Seneca, Lucilius'a yazdığı ikinci mektubun sonunda, o gün için seçtiği düşünceyi ilginç bir yerden aldığını söyler: rakip okulun kurucusu Epikuros'tan. «Düşman kampına,» der, «kaçak olarak değil, keşifçi olarak geçerim.» Ve Epikuros'un sözünü aktarır:
«"Hoşnut bir yoksulluk onurlu bir hâldir." Aslında, eğer hoşnutsa, o hiç de yoksulluk değildir. Yoksul olan, az şeyi olan değil, daha fazlasını isteyendir. Bir insanın kasasında, deposunda ne kadar birikmiş olduğunun, sürülerinin ne kadar büyük, kazancının ne kadar bol olduğunun ne önemi var; eğer komşusunun malına göz dikiyorsa ve geçmiş kazançlarını değil, gelecek kazanç umutlarını hesaplıyorsa? Servetin uygun sınırı nedir diye mi soruyorsun? Önce gerekli olana sahip olmak, sonra da yeterli olana.»
Seneca'nın son cümlesi iki basamaklıdır. Gerekli olan bir taban; yeterli olan bir tavan. Kanaat bu iki basamağın arasında bir yerde durabilmektir.
Bakmadığın yer
Kanaati genellikle bir dışa dönük ölçüyle tartarız: insan ne kadar az şey istiyorsa, o kadar kanaatkârdır. Yeni araba istemeyen, tatile gitmeyen, eskiyi giyen insan kanaatkârdır. Fevzi'nin kendisi hakkındaki düşüncesi de böyleydi. O hiçbir şey istemiyordu; demek ki yetiniyordu.
Seneca'nın mektubu bu ölçünün yetersiz olduğunu gösteriyor. Seneca'ya göre yoksulluğun ölçüsü insanın elindekinin miktarı değil, gözünün nereye baktığıdır. Ve Seneca'nın dikkat çektiği bir ayrıntı var: yoksul adam «geçmiş kazançlarını değil, gelecek kazanç umutlarını hesaplar.» Bu cümle Fevzi'yi tam olarak anlatıyordu, ama ters bir yönden. Fevzi gelecek kazançları değil, gelecek kayıpları hesaplıyordu. Sabah, öğle, akşam baktığı fiyatlar, onun gözünü elindekinden alıp hep yarına çeviriyordu. Otuz iki yıllık emeğinin karşılığı olan şeye hiç bakmıyordu; yalnızca ondan ne kadar eksilebileceğine bakıyordu.
Fevzi'nin bakmadığı yer şuydu: daha fazlasını istemek ile elindekini kaybetmekten korkmak, aynı hastalığın iki yüzü olabilir. İkisinde de insan elindekiyle yaşamaz; ikisinde de göz bugünden kaçıp geleceğe yerleşir. Biri daha fazlasının hayalini kurar, öteki daha azın kâbusunu görür. Ve ikisi de, Seneca'nın diliyle, yoksuldur. Fevzi bir şey istemiyordu, doğru; ama elindekinin tadını da çıkaramıyordu. Kanaat sandığı şey, aslında bir bekçilikti.
Sakine'nin sorusu da bunu söylüyordu: «Zor günler geldi de geçti.» Fevzi'nin korkusu, gençliğinde yaşadığı yoksul kışlardan geliyordu; o kışlarda kar fırtınasında hat onaran genç adam, eve ekmek götürmenin ne demek olduğunu biliyordu. O korku bir zamanlar onu korumuştu. Ama şimdi, gerekli olan çoktan sağlanmış, yeterli olan bile aşılmışken, korku hâlâ aynı yerde nöbet tutuyordu.
Bir de demir kutunun kendisi vardı. Seneca'nın mektubunda zengin adamın serveti kasada ve depoda durur; Fevzi'ninki yatağın altında duruyordu. Gece kalkıp kutuya bakan bir adam, o kutunun sahibi midir, yoksa nöbetçisi mi? Fevzi'nin altını ona güvence vermiyordu; ona bir görev veriyordu. Ve o görevin hiçbir zaman bitmeyeceği belliydi, çünkü kayıp ihtimali, kutu ne kadar dolu olursa olsun, sıfıra inmeyecekti.
Derinleşme
Marcus Aurelius, kendine tuttuğu notların yedinci kitabında, Fevzi'nin tam da ihtiyacı olan ince ayrımı yapar:
«Sahip olmadıklarını, sahip olduklarını düşündüğün kadar düşünme. Sahip olduklarının içinden en iyilerini seç ve onlar elinde olmasaydı onları ne kadar hevesle arayacağını düşün. Ama aynı zamanda dikkat et: onlardan bu kadar hoşnut olduğun için onlara aşırı değer vermeye alışma; öyle ki bir gün elinde olmazlarsa sarsılmayasın.»
Bu notun iki yarısı var ve ikisi birbirini dengeler. İlk yarısı bir davet: elindekine bak, onun değerini gör, onu sanki bir zamanlar arıyormuşsun gibi düşün. İkinci yarısı bir uyarı: ama ona öyle bir değer verme ki, onu kaybetmek seni yıksın. Marcus'un kanaati ne istememek ne de sıkı sıkıya tutmaktır. Elindekini sevmek, ama ona tutsak olmamaktır.
Fevzi'nin hayatında ilk yarı hiç yoktu; ikinci yarı ise tersine dönmüştü. Elindekinin değerini görmüyordu, ama onu kaybetmekten o kadar korkuyordu ki, sarsılmamak için onun tadına hiç bakmıyordu. Marcus'un ölçüsüyle, kanaatin iki ucunu da kaçırmıştı.
Fevzi bu notu bir sabah, telefonu açıp altın fiyatına bakmadan önce düşündü. O sabah telefonu açmadı. Bunun yerine, Marcus'un önerdiğini yaptı: sahip olduklarının içinden en iyilerini seçmeye çalıştı. Liste beklediğinden kısa ve beklediğinden farklıydı. Demir kutu listede değildi. Listede ev vardı; kendi elleriyle elektrik tesisatını döşediği ev. Sakine vardı; kırk yıllık eşi. Bir de son aylarda sık sık aklına gelen bir hayal: torunu Eymen'le bahçede bir sabah.
Sonra Marcus'un ikinci sorusunu sordu: bunlar elimde olmasaydı onları ne kadar hevesle arardım? Gençliğinde, kar fırtınasında bir direğin tepesinde üşürken, bir sabah bir bahçede bir çocukla oynamayı ne kadar isterdi? Fevzi bu soruya cevap verirken boğazı düğümlendi.
O gün Sakine'ye, havuzu almasını söyledi. Bir de kendi başına bir şey yaptı: demir kutudan küçük bir altın çıkardı, kuyumcuya götürdü ve bozdurdu. O parayla, Eymen gelmeden önce, bahçeye çocuk boyunda bir salıncak kurdu. Salıncağın direğini kendisi dikti, eski bir teknisyenin titizliğiyle, iki kez su terazisine bakarak.
Yaz geldi. Eymen salıncakta sallanırken Fevzi yanında duruyordu. Telefonunda fiyatlara bakmayı tamamen bırakmamıştı; ama artık günde bir kez, akşamları bakıyordu. Bir akşam fiyat sert bir düşüş gösterdi. Fevzi ekrana baktı, telefonu kapattı ve bahçeye çıktı. Eymen ona salıncağı itmesini söyledi. Marcus'un dediği gibi, sarsılmadı; ya da en azından, eskisi kadar sarsılmadı.
Bu hikâyenin bir sınırı var ve onu belirtmek gerekir. Yaşlılıkta gelecekle ilgili mali kaygılar her zaman bir yanılgı değildir; emekli maaşının yetmediği, sağlık giderlerinin arttığı durumlar gerçek ve ciddi bir yük olabilir. Fevzi'nin hikâyesi, ihtiyacın karşılandığı hâlde süren bir korkuyu anlatıyor. Bir de, ileri yaşta ortaya çıkan, sürekli kontrol etme, uyuyamama ve kayıp korkusuyla gelen yoğun kaygı, bazen tedavi edilebilir bir kaygı bozukluğunun ya da başka bir sağlık sorununun ilk işareti olabilir; aile hekimiyle konuşmak burada ilk ve doğru adımdır.
Öbür bilgeler
Bartın'daki okul sekreteri Oya, kız kardeşinden gelen «Geç kaldın, kuşlar yedi» mesajına gülmüştü (BUD-K04.7). Oya maddi kanaati iç dünyasına kadar taşımış, Fevzi ise kanaatin içine bir korku yerleştirmişti. Buda'nın kuşu tek yükü kanatları olduğu için uçar; Fevzi'nin demir kutusu ise kanadına bağlanmış bir ağırlıktı. İkisi de aynı kelimeyi, «kanaat», kendi yanılgılarını örtmek için kullanmıştı.
Düzce'deki nalbur Erhan, cipini satıp yerine kullanılmış bir pikap aldığında, Gazâlî'nin «çıkış kapıları»ndan birini kapatmıştı (GAZ-K04.7). Fevzi'nin kapatması gereken kapı ise bir çıkış kapısı değil, bir giriş kapısıydı: elindekine giden yolu kapatan bir korku. Gazâlî «muhtaç olduğunun esiri olursun» der; Marcus da elindekine aşırı değer verenin onun esiri olacağını söyler.
Bugün bir kez dene
Seneca'nın iki basamağını kendi hayatına uygula: gerekli olan nedir, yeterli olan nedir? İkisini ayrı ayrı yaz. Belki şaşıracaksın: yeterli olan, sandığından çoktan aşılmış olabilir.
Sonra Marcus'un alıştırmasını yap: sahip olduklarının içinden en iyi üçünü seç. Her birinin yanına şunu yaz: bu elimde olmasaydı, onu ne kadar isterdim?
Bu hafta, o üç şeyden birinin tadını gerçekten çıkar. Korumak için değil, yaşamak için.
Yanında taşıyacağın soru
Elindekiyle mi yetiniyorsun, yoksa onu kaybetmekten mi korkuyorsun?