İçeriğe geç

Lao Tzu ve Zhuangzi ile · Arzu, nefs ve alışkanlık

Yan Hui'nin kemençesi

Yetinmek vazgeçmek mi?

1.300 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Şeyma otuz bir yaşında, Sürmene'de bir lisede müzik öğretmeni. Akşamları amatör bir halk müziği topluluğunda kemençe çalıyor; cumartesi sabahları da halk eğitim merkezinde, köylerden gelen on iki çocuğa ücretsiz kemençe öğretiyor. Maaşıyla annesinden kalan küçük evde, kedisi ve kemençeleriyle yaşıyor.

Geçen ay okul müdürü Şeyma'yı odasına çağırdı. İlçe milli eğitimde bir şube müdürlüğü boşalmıştı; müdür onu önermek istiyordu. Maaş daha yüksekti, makam arabası vardı, birkaç yıl sonra il müdürlüğüne giden bir yol açılıyordu. Ama iş tam günlük bir masa işiydi: yazışmalar, toplantılar, denetimler. Okuldaki sınıfları, akşam topluluğu, cumartesi çocukları; hiçbiri sığmayacaktı.

Şeyma teşekkür etti ve istemediğini söyledi. Müdür şaşırdı, sonra hafifçe güldü: «Sen bilirsin hocam. Ama böyle fırsat her gün gelmez.»

Asıl zor konuşma, o akşam babası Rüstem'le oldu. Babası emekli bir gemi kaptanıydı; hayatı boyunca bir sonraki rütbeye, bir sonraki büyük gemiye bakmıştı. Haberi duyunca telefonda sesi sertleşti: «Kızım, sen buna kanaat mi diyorsun? Buna pısırıklık denir. Otuz bir yaşındasın, önünde koca bir yol var, sen kemençe diyorsun. Bu yetinmek değil, vazgeçmek.»

Şeyma o gece kemençesini eline aldı ama çalamadı. Babasının cümlesi kafasında dönüp duruyordu. Gerçekten vazgeçmiş miydi?

Bilgenin kapısı

Zhuangzi'ye atfedilen metnin yirmi sekizinci bölümünde, Konfüçyüs ile en sevdiği öğrencisi Yan Hui arasında kısa bir konuşma geçer:

«Konfüçyüs Yan Hui'ye dedi ki: "Gel buraya, Hui. Ailen yoksul, konumun alçak. Neden bir devlet görevine girmiyorsun?" Yan Hui cevap verdi: "Görev istemiyorum. Şehir surlarının dışında elli mu tarlam var; bana lapa ve çorba vermeye yeter. Surların içinde on mu tarlam var; ipek ve kenevir giysilerime yeter. Çalgımı çalmak beni eğlendirmeye yeter; Hocamın yolundan öğrendiklerim de beni sevindirmeye yeter. Görev istemiyorum." Konfüçyüs'ün yüzü değişti ve dedi ki: "Ne güzel, Hui'nin düşüncesi! Şöyle duymuştum: Yetinmeyi bilen, kazanç için kendini bağlamaz. Kendinde gerçekten bulduğunu bilen, onu kaybetmekten korkmaz. İç dünyasını işleyen, bir makamı olmasa da utanmaz. Bunu uzun zamandır söylüyordum; şimdi Hui'de görüyorum."»

Bu bölüm Zhuangzi kitabının «karışık bölümler» denen son kısmındandır; çoğu araştırmacı onu Zhuangzi'nin kendi kaleminden değil, ondan sonraki kuşaklardan sayar. Ama düşüncesi, Dao yolunun kanaat anlayışını açıkça taşır.

Bakmadığın yer

Kanaati genellikle bir eksiklik olarak tanımlarız: bir şeyi istememek, bir şeye uzanmamak, bir fırsatı geri çevirmek. Bu tanımla bakılınca kanaatkâr insan, elindekinden fazlasını almayan insandır. Şeyma'nın babası da buradan bakıyordu. Kızı bir fırsatı geri çevirmişti; demek ki vazgeçmişti.

Yan Hui'nin cevabındaki en dikkat çekici kelime ise bir eksiklik değil, bir doluluk bildiriyor: «yeter.» Çincede 足 (zu). Yan Hui cevabında bu kelimeyi dört kez kullanır. Tarlalar yemeğe yeter, öbür tarlalar giysiye yeter, çalgı eğlenceye yeter, öğrendikleri sevince yeter. Bir şeyi reddetmeden önce, elindekini sayar. Ve elindeki şeyin her biri bir işe yarar; her biri bir ihtiyacı karşılar. Yan Hui'nin görevi reddetmesi bir eksikliğin sonucu değil, bir yeterliliğin sonucudur.

Şeyma'nın gözden kaçırdığı da buydu. Babasının sorusuna cevap verirken o da kendini bir eksiklik diliyle savunmuştu: «İstemiyorum, o kadar.» Ama aslında söylemesi gereken şey, Yan Hui'nin söylediği gibi, bir saymaydı: maaşı evine yetiyordu, okuldaki öğretmenliği işine yetiyordu, akşam topluluğu ruhuna yetiyordu, cumartesi çocukları da sevincine. Şeyma bir şeyden vazgeçmiyordu; zaten sahip olduğu şeyin değerini biliyordu.

Konfüçyüs'ün cevabındaki ikinci cümle bu ayrımı daha da keskinleştirir: «Kendinde gerçekten bulduğunu bilen, onu kaybetmekten korkmaz.» Yan Hui makamı reddedebiliyordu, çünkü değerli olan şey zaten ondaydı ve hiçbir makam onu ondan alamazdı. Bir de üçüncü cümle var: «İç dünyasını işleyen, bir makamı olmasa da utanmaz.» Babasının sesindeki sertlik aslında bir utançtan geliyordu: «Kızım ne iş yapıyor?» diye sorulduğunda, «şube müdürü» demek, «müzik öğretmeni» demekten daha kolaydı. Şeyma'nın kendini savunurken hissettiği huzursuzluk da bu utancın yankısıydı.

Yan Hui'nin çalgısının adı da küçük bir ipucu taşır. Metindeki 琴 (qin), eski Çin'de bilginlerin kendileri için çaldığı, sesi kısık, yedi telli bir çalgıydı; kalabalıklar için değil, insanın kendi iç sesini duyması için çalınırdı. Yan Hui'nin «beni eğlendirmeye yeter» dediği şey, bir gösteri değil, bir iç düzen. Şeyma'nın kemençesi de öyleydi: kimse alkışlamasa da, akşamları onu kendine getiren bir sesti.

Derinleşme

Aynı bölümde, Yan Hui'nin hikâyesinden hemen önce, Konfüçyüs'ün bir başka öğrencisi Zengzi'den söz edilir:

«Zengzi Wei'de yaşıyordu. Pamuklu kaftanının dış yüzü kalmamıştı, yüzü şiş ve kabaydı, elleri ve ayakları nasır tutmuştu. Üç gündür ateş yakmamış, on yıldır yeni giysi dikmemişti. Ama terliklerini sürüyerek Shang ilahilerini söylerdi; sesi göğü ve yeri doldururdu, sanki madenden ve taştan bir çalgıdan çıkıyordu. Gök Oğlu onu bakan yapamadı, prensler onu dost edinemedi. Çünkü amacını besleyen bedenini unutur, bedenini besleyen kazancı unutur, Dao'ya ulaşan zihnini unutur.»

Zengzi'nin yoksulluğu burada bir örnek olarak değil, bir abartı olarak duruyor; metin kimseye üç gün ateş yakmamayı önermiyor. Ama cümlenin sonundaki sıralama dikkat çekici: amacını besleyen, kazancı unutur. Kanaat bu metinde bir kendini kısıtlama değil, bir yönelişin yan ürünüdür. İnsan bir şeye gerçekten yöneldiğinde, ötekileri saymayı bırakır. Zengzi'nin sesi göğü dolduruyordu; ona yeni bir kaftan gerekmiyordu.

Şeyma bu iki hikâyeyi okuduktan sonra bir hafta sonu babasını ziyarete gitti. Rüstem Bey evin balkonunda, denize bakan sandalyesindeydi. Şeyma kemençesini de getirmişti. Tartışmaya girmeden önce babasına bir şey sordu: «Baba, sen en büyük gemiye kaptan olduğunda, bir şey değişti mi?»

Babası bir süre sustu. Sonra beklenmedik bir şey söyledi. En büyük gemide geçen son dört yılı, hayatının en yalnız yılları olarak hatırladığını anlattı. Köprü üstünde, ofiste, liman yazışmalarında. Genç bir ikinci kaptanken güvertede tayfalarla horon teptiği, akşamları birinin kemençe çaldığı geceleri özlemişti. «O gemide kemençe yoktu kızım,» dedi. «Kimse çalmazdı. Herkes rütbesini taşırdı.»

Şeyma kemençesini kucağına aldı ve babası için eski bir Sürmene havası çaldı. Rüstem Bey gözlerini kapadı. Sonra kızına tek bir cümle söyledi; Şeyma onu eve dönüş yolunda, otobüste, defterine yazdı: «Sende benim gemimde olmayan şey var.»

Babasının görüşü tamamen değişmedi. Birkaç hafta sonra telefonda yine «Bari ileride düşün» dedi. Ama artık «pısırıklık» demiyordu. Şeyma da artık kendini savunmuyordu; istediğinde Yan Hui gibi sayabiliyordu: neyin neye yettiğini.

Bu hikâyenin dengesini korumak gerekiyor. Kanaat, her terfi önerisini reddetmek ya da maddi güvenliği önemsememek demek değildir. Yan Hui'nin elli mu tarlası vardı; onun «yeter» diyebilmesi, gerçekten yeten bir zemine dayanıyordu. Geçimini sağlayamayan biri için daha iyi bir iş aramak, kanaatsizlik değil, bir ihtiyaçtır. Bir de, aile içindeki bu tür beklenti çatışmaları bazen uzun süreli bir kaygıya, sürekli kendini yetersiz hissetmeye dönüşebilir; o zaman bir aile danışmanından destek almak, iki kuşağın birbirini duymasına yardım eder.

Öbür bilgeler

Kırklareli'deki emekli teknisyen Fevzi, demir kutudan çıkardığı tek bir altınla bahçeye torunu için bir salıncak dikmişti (STO-K04.7). Konfüçyüs'ün «kendinde gerçekten bulduğunu bilen, onu kaybetmekten korkmaz» cümlesi, Fevzi'nin öğrenmesi gereken şeyi söylüyor: elindekinin değeri onun yanında durduğunda değil, onunla yaşandığında ortaya çıkar. Marcus ile Zhuangzi aynı korkunun iki ilacını veriyor.

Bartın'daki Oya ise altı yıllık küslüğünü bir dut ağacı sorusuyla aralamıştı (BUD-K04.7). Oya'nın sade yaşamı bir süre donukluğa dönüşmüştü; Şeyma ise bunun tersini yapıyor: maddi kanaati, iç dünyasındaki bir yönelişin hizmetine koyuyor. Buda'nın kuşu ile Yan Hui'nin çalgısı aynı şeyi gösteriyor: yetinmek, bir şeye daha çok yer açmak için az şeyle yaşamaktır.

Bugün bir kez dene

Yan Hui'nin cevabını kendi hayatına uyarla. Bir kâğıda elindekileri yaz ve her birinin yanına neye yettiğini ekle: «… bana … yeter.»

Sonra listede yalnızca bir şeyi işaretle: seni gerçekten sevindiren, Zengzi'nin ilahisi gibi sesini göğe taşıyan şeyi. Ona bu hafta ne kadar zaman ayırdın?

Bir dahaki sefere biri sana «Bu kanaat değil, vazgeçmek» dediğinde, kendini savunmak yerine o listeyi hatırla.

Yanında taşıyacağın soru

Neyi reddettiğini değil, neyin sana yettiğini sayabiliyor musun?