Açılış
Serhat yirmi dokuz yaşında, Kırşehir'de bir tarım makineleri bayisinde satış temsilcisi. Bir buçuk yıl önce, ayrılığın ardından gelen kötü bir kışta, internette «disiplin» üzerine konuşan birkaç hesabı takip etmeye başladı. O hesapların dili ona iyi geldi: «Konfor düşmandır. Bedenin sana yalan söylüyor. Onu kır.»
Serhat bedenini kırmaya başladı. Sabah dört buçukta kalkıyor, banyoda üç dakika buz gibi suyun altında duruyor. Haftada bir, kırk sekiz saat hiçbir şey yemiyor. Kışın Kılıçözü Çayı'nın kenarına gidip donmuş suya bir dakika giriyor. Her birini telefonla çekip paylaşıyor; altına aynı etiketi yazıyor: «Nefsini yen.» Takipçi sayısı iki bin olmuş. Arkadaşları ona «demir adam» diyor.
Geçen ay bir şey oldu. Bir müşteri, eski bir traktör için verdiği fiyata itiraz etti. Serhat önce sakin kaldı; sonra müşteri bir şey söyledi, «Sen daha bu işin çırağısın», ve Serhat tezgâha vurdu. Bayinin sahibi Necati Bey onu odasına çağırdı. «Sen her sabah buzlu suya giriyorsun, Serhat,» dedi. «Ama bir cümleye dayanamıyorsun. Bu nasıl iş?»
O akşam Serhat eve dönünce telefonunu açtı, sabahki buz videosunun altındaki beğenileri saydı ve bir şeyi fark etti: beğeniler azalınca huzursuzlanıyordu. Bir kez, beğeni az geldi diye, akşam ikinci bir soğuk suya girip onu da paylaşmıştı. Kendine şunu sordu: «Ben nefsimi mi yeniyorum, yoksa birilerinin alkışına mı çalışıyorum?»
Bilgenin kapısı
Roma imparatoru Marcus Aurelius, yalnız kendi gözü için tuttuğu defterin ikinci kitabında, insanı üç parçaya ayırır: biraz et, biraz nefes ve yöneten akıl. Sonra bu üçüncüsüne seslenir:
«Üçüncüsü, yöneten akıldır. Şöyle düşün: Sen artık yaşlı bir adamsın. Onun bir köle olmasına artık izin verme; bir kukla gibi iplerle toplum dışı hareketlere çekilmesine artık izin verme; artık ne bugünkü payından hoşnutsuz ol ne de gelecekten ürk.»
Ama aynı defterin onuncu kitabında Marcus ipler meselesine başka bir yerden döner:
«Unutma ki ipleri çeken şey, içeride gizli olandır: ikna gücü budur, hayat budur, denebilirse insan budur.»
Bakmadığın yer
Bu iki not yan yana okunduğunda bir çelişki gibi görünür. İkinci kitapta ipler insanı köleleştiren şeydir; insan kukla gibi çekiştirilir. Onuncu kitapta ise ipleri çeken şey insanın kendisidir; içerideki güç hayatın ta kendisidir. Peki ip düşman mı, yoksa insanın kendi gücü mü?
Marcus'un cevabı ikisini birden tutmakta. İp kendi başına kötü değildir; insanı harekete geçiren her şey bir iptir. Mesele ipi kimin çektiği. İçerideki akıl çektiğinde ip bir yönlendirmedir; insanın yürüyüşü, işi, sevgisi bu iplerle olur. Ama ip dışarıdan çekildiğinde, bir hazzın, bir korkunun ya da bir alkışın eline geçtiğinde, insan kukla olur. Marcus'un altıncı kitapta sıraladığı değersiz şeyler arasında bu ikisi yan yana durur: arzular tarafından iplerle çekilen bir kukla gibi hareket etmek ve alkışla karşılanmak.
Serhat'ın bakmadığı yer tam olarak buydu. O, içindeki çekişi bir düşman saymış ve onunla savaşmıştı; konfor isteği, açlık, üşüme düşmandı. Bu savaşı da cesaret sanmıştı. Ama Necati Bey'in sorusu ve beğenileri saydığı o akşam bir şey gösterdi: buz gibi suya giren adamın ipleri de çekiliyordu. Yalnızca çeken el değişmişti. Önce konfor çekiyordu; şimdi alkış çekiyordu. Akşam ikinci kez suya girdiği gün, ne bedeni ne aklı oraya gitmek istemişti. Onu oraya iki bin kişinin bakışı götürmüştü.
Bir de tezgâha vuran el vardı. Serhat'ın asıl çekişi, yani bir cümleye karşı kabaran öfke, bir buçuk yıllık «nefsini yen» programının hiç uğramadığı bir yerdeydi. Çünkü öfkeyle çalışmak görüntü vermez; telefonla çekilip paylaşılamaz. Buz videosu beğeni alır; bir müşterinin cümlesine sakin cevap vermek kimsenin görmediği bir iştir. Serhat yalnızca görünen yerlerde savaşmıştı. Kendi deyişiyle yendiği nefs, kimsenin tutmadığı bir kale idi; asıl kapı açık duruyordu.
Derinleşme
Epiktetos, öğrencilerine verdiği konuşmalardan birinde, tam olarak Serhat'ın düştüğü yanılgıyı anlatır:
«Alıştırmalarımızı doğaya aykırı ve hayranlık uyandırmaya yönelik yollarla yapmamalıyız; öyle yaparsak, kendimize filozof diyen bizler hokkabazlardan hiç farkımız kalmaz. Çünkü ipte yürümek zordur; yalnızca zor değil, tehlikelidir de. Bu yüzden ipte yürümeyi mi çalışmalıyız? Asla. Zor ve tehlikeli olan her şey alıştırmaya uygun değildir; uygun olan, önümüze konan şeyi gerçekleştirmeye yarayandır.»
Epiktetos önümüze konan şeyin ne olduğunu da söyler: istediğinde hayal kırıklığına uğramamak, kaçındığında da kaçtığı şeye düşmemek. Ve yöntemini verir: güçlü bir alışkanlık insanı sürüklediği için, ona karşı bir alışkanlık koymak. Ama bunu bir kahramanlık gösterisiyle değil, adım adım yapmak. Aynı konuşmanın son cümleleri neredeyse bir antrenör öğüdüdür: başlangıçta senden güçlü olandan uzak dur; zamanı gelince arenaya in ve görüntülerin seni eskisi gibi alt edip etmediğini dene.
Epiktetos'un ölçüsüyle bakıldığında, Serhat'ın buz banyoları ipte yürümeye benziyordu: zor, tehlikeli ve hayranlık uyandırıcı. Ama onun önüne konan iş, bir müşterinin cümlesine karşı sakin kalabilmekti. Bunun alıştırması buzlu suda değil, bayinin tezgâhında yapılacaktı.
Serhat bir hafta düşündü. Sonra iki şey yaptı. Önce hesabını gizliledi; soğuk duşa devam etti ama artık çekmedi. Bir hafta sonra fark etti ki, kimse izlemeyince bazı sabahlar duşu üç dakika değil bir dakika tutuyordu. Bunu bir yenilgi saymadı. Epiktetos'un dediği gibi, alıştırmanın değeri gösterisinde değil, neye yaradığındaydı.
İkinci adım daha zordu. Necati Bey'den bir şey istedi: zor müşterilerle olan görüşmelerin bir kısmını, bir süre, onun yanında yapmak. Epiktetos'un «önce senden güçlü olandan uzak dur» öğüdünü kendi işine uyguladı: en sert müşterileri hemen tek başına karşılamak yerine, ustasının yanında başladı. Her görüşmeden sonra bir deftere tek satır yazdı: «İp nereden çekildi? Ben neyle çektim?»
Üçüncü haftada o aynı müşteri, eski traktörün sahibi, yine geldi. Yine fiyata itiraz etti, yine sesini yükseltti. Serhat ellerini tezgâhın altında birleştirdi ve içinde kabaran şeyi fark etti. Göğsünde bir ısı, çenesinde bir sertlik. Marcus'un deyişiyle, ip çekiliyordu. Ama Serhat bu kez ipi kendisi tuttu. «Haklısınız, bu işte yeniyim,» dedi. «O yüzden size fiyatı nasıl hesapladığımızı göstermek istiyorum.» Hesabı açtı; müşteri sustu, sonra ikinci el bir römork da sordu.
O akşam Serhat bunu kimseyle paylaşmadı. Paylaşacak bir görüntü yoktu zaten. Ama Necati Bey dükkânı kapatırken omzuna dokundu ve yalnızca «Bugün iyiydin» dedi.
Bu hikâyenin bir uyarıyı hak ettiği yer var. Uzun süreli aç kalmak ve donmuş suya girmek gibi uygulamalar herkese uygun değildir; kalp ritmi, tansiyon ya da şeker sorunu olanlar için gerçek bir tehlike taşıyabilir, böyle bir düzene başlamadan önce bir hekime danışmak gerekir. Bir de, kendini sürekli cezalandırarak değerli hissetmek ve bunu başkalarının onayına bağlamak, bazen altında bir yeme sorunu ya da çökkünlük taşıyabilir; bu belirtiler sürüyorsa bir psikologla konuşmak, kişinin kendine yapabileceği en iyi alıştırmalardan biridir.
Öbür bilgeler
Karşıyaka'daki eczacı Derya, bir gece balkonda ıhlamurunu içtikten sonraki akşam oğlunun kapısını çalmış ve okulda neler olduğunu ondan dinlemişti (BUD-K04.6). Derya'nın her yıl yazdığı kurallar listesi de Serhat'ın buz banyolarına akrabaydı: ikisi de içteki çekişi bir anda yok edecek büyük bir hamle arıyordu. Buda kazığı bedenin farkındalığına çakarken Epiktetos alıştırmayı gerçekten gereken yere götürüyor; ikisi de gösterişten uzak, küçük ve tekrar edilen bir işe çağırıyor.
Sivas'taki Yiğit'in dönüm noktası da gösterişsiz bir andı: laboratuvarda bir çay molasında Ece'yle konuşmak (GAZ-K04.6). Bir yıl boyunca kendi isteklerini düşman bellemiş bir genç adam için o kısa konuşma, Serhat'ın tezgâhtaki sakin cümlesi kadar zordu. Gazâlî'nin süvarisi ile Marcus'un yöneten aklı aynı işi görüyor: ipi atmak değil, ipi tutan elin kim olduğunu bilmek.
Bugün bir kez dene
Kendine bir alıştırma seçtiğin bir alanı düşün: bir spor, bir perhiz, bir sabah düzeni. Epiktetos'un sorusunu sor: bu, önüme konan işe mi yarıyor, yoksa hayranlık mı uyandırıyor?
Sonra bugün seni en sık çeken ipi bul: bir öfke, bir haz, bir onay isteği. O ip çekildiğinde, bir an dur ve kendine Marcus'un sorusunu sor: şu an ipi kim çekiyor?
Bu hafta, kimsenin görmeyeceği bir yerde, o ipe karşı tek bir küçük alıştırma yap. Ve onu kimseye anlatma.
Yanında taşıyacağın soru
Yendiğini sandığın nefs, gerçekten senin elinde mi, yoksa başka birinin alkışında mı?