Açılış
Yiğit yirmi dört yaşında, Sivas'ta inşaat mühendisliğinde yüksek lisans yapıyor. Dindar bir ailede büyüdü; dedesi ona çocukken nefsini terbiye etmeyi, kötü isteklerine uymamayı öğütlerdi. Yiğit bu öğüdü ciddiye aldı. Belki fazla ciddiye.
Şimdi Yiğit'in her günü kendisiyle bir savaş. Sabah biraz daha uyumak istediğinde kendine kızıyor: «Tembellik nefsin oyunu.» Akşam arkadaşları bir kafeye çağırdığında içinden gitmek geliyor; gitmiyor, çünkü bu da bir arzu. Bölümden bir arkadaşı Ece'ye karşı bir yakınlık duyuyor; bu duyguyu her fark ettiğinde içinde bir suçluluk yükseliyor, Ece'yle konuşmaktan kaçıyor. Bilgisayarında bir oyun açtığında yarım saat sonra kapatıyor ve kendini cezalandırmak için o gece uykusundan iki saat kısıyor.
Bir yıl böyle geçti. Yiğit yorgun, gergin, sinirli. Geçen hafta laboratuvarda bir arkadaşı onun hesabındaki küçük bir hatayı gösterdiğinde Yiğit bağırdı; sonra da utandı. O akşam kendine şunu düşündü: «Nefsimle savaşıyorum, ama savaş bitmiyor. Her gün daha da yoruluyorum. Belki yanlış bir savaş veriyorum.» Hafta sonu Kangal'daki dedesinin köyüne gitmeye karar verdi.
Bilgenin kapısı
Gazâlî, İhyâ'nın kalbin harikaları üzerine yazdığı kitabında, insanın iç dünyasını üç ayrı benzetmeyle anlatır. Üçüncüsü bir av sahnesidir:
«Aklın misali, avlanan bir süvarinin misalidir; şehveti onun atı, öfkesi de köpeği gibidir. Süvari usta, atı terbiye edilmiş, köpeği eğitilmiş ve öğretilmiş olduğunda, başarıya layık olur. Ama kendisi beceriksiz, atı huysuz, köpeği saldırgan olursa, ne atı altında uysalca ilerler ne de köpeği işaretiyle itaatkârca koşar; böyle biri istediğini elde etmek bir yana, helak olmaya layıktır.»
Arapça metinde atın sıfatı «merûd»: terbiye edilmiş, alıştırılmış. Gazâlî'nin nefs terbiyesi için kullandığı kelime, riyâzet, aynı kökten gelir; at terbiyesinin dilinden.
Bakmadığın yer
Nefsi genellikle bir düşman olarak düşünürüz. İçimizde, kötülüğe çağıran, bizi yoldan çıkarmaya çalışan bir güç. Onunla savaşılır, yenilir, susturulur. Yiğit'in bir yıllık mücadelesi tam olarak böyle bir savaştı. Uyku isteği bir düşmandı, arkadaş isteği bir düşmandı, Ece'ye duyduğu yakınlık bir düşmandı, oyun isteği bir düşmandı. Ve her düşmana karşı bir ceza: uykudan kısmak, davetleri geri çevirmek, kaçmak.
Gazâlî de nefsi bir düşman olarak anlatır; aynı bölümdeki ikinci misalinde, insanın bedenini bir sınır kalesine, nefsin şehvetini ve öfkesini ise o kaleye saldıran bir düşmana benzetir. Yiğit'in dedesinden duyduğu öğüt de bu misale çok benziyordu. Ama Gazâlî orada durmaz. Hemen ardından üçüncü misali verir; ve bu misalde şehvet bir düşman değil, bir attır. Öfke bir düşman değil, bir köpektir. Ve süvarinin işi onları öldürmek değil, terbiye etmektir.
Bu iki misal arasındaki fark, Yiğit'in yorgunluğunun kaynağını gösteriyordu. Düşmanla yapılan savaşın hedefi onu yok etmektir. Ama Yiğit'in uyku isteği yok edilemezdi; bir bedenin ihtiyacıydı. Arkadaşlarla olma isteği yok edilemezdi; bir insanın ihtiyacıydı. Ece'ye duyduğu yakınlık yok edilemezdi; bir gencin doğal bir duygusuydu. Yiğit yok edilemeyecek şeyleri yok etmeye çalışıyordu; bu yüzden savaş hiç bitmiyordu. Her gün yeniden başlıyor, her gün onu biraz daha tüketiyordu.
Atın misali ise başka bir hedef koyar: atı öldürmek değil, onu bir yöne yönlendirmek. Huysuz bir at, süvarisini düşürür; terbiye edilmiş bir at, onu avına taşır. Atın gücü süvarinin düşmanı değil, terbiye edildiğinde süvarinin gücüdür. Yiğit'in arzuları da, düşman bellendiğinde onu tüketiyordu; ama belki de onları taşıyabileceği bir yol vardı.
Laboratuvardaki öfke patlaması da bunun bir işaretiydi. Gazâlî'nin misalinde öfke köpektir; ve köpek eğitilmezse ısırır. Yiğit bir yıl boyunca arzularını bastırmış, ama öfkesini hiç eğitmemişti. Bastırılan her arzu, eğitilmemiş köpeği biraz daha huysuzlaştırmıştı.
Derinleşme
Gazâlî aynı bölümün ilk misalinde, şehvetin neden yok edilemeyeceğini çok somut bir benzetmeyle anlatır:
«İnsanın nefsinin bedenindeki misali, şehrindeki ve memleketindeki bir hükümdarın misali gibidir. Akıl onun öğüt veren danışmanı, akıllı veziridir. Şehvet ise şehre yiyecek ve erzak getiren kötü bir köle gibidir. … Erzak getiren bu köle yalancı, düzenbaz ve hilekârdır; öğüt verenin kılığına girer, ama öğüdünün altında büyük bir kötülük vardır. … Köle yöneten değil yönetilen, buyuran değil buyruk alan olduğunda, memleketin işi düzelir.»
Bu misalin inceliği bir kelimede: erzak. Şehvet şehre yiyecek getirir. Hükümdar onu sürgüne gönderirse şehir aç kalır. Gazâlî'nin önerisi köleyi kovmak değil, onu yöneten olmaktan çıkarıp yönetilen hâline getirmek. Bu, Yiğit'in bir yılda öğrenemediği şeydi. O, erzak getiren köleyi şehirden kovmaya çalışmıştı; ve şehir, yani kendi bedeni ve ruhu, aç kalmıştı.
Kangal'daki köyde dedesi Yiğit'i ahıra götürdü. Dedesinin hâlâ bir atı vardı, yaşlı bir kır at, ve avlunun köşesinde bir Kangal köpeği, Karabaş. Yiğit dedesine bir yıllık savaşını anlattı. Dedesi uzun süre sustu. Sonra Karabaş'ı gösterdi: «Bu köpek kurdu boğar. Ama ben onu kurtla savaşsın diye zincire vurmadım, onu sürüyü korumayı bilsin diye büyüttüm. Yavruyken her havladığında dövseydim, ya korkak olurdu ya da beni ısırırdı.» Sonra ata baktı: «Atı da öyle. Atı kırmazsın oğlum; ona yol gösterirsin. Ben sana nefsini öldür demedim, terbiye et dedim.»
Yiğit o gece dedesinin evinde, yıllardır ilk kez, alarmsız uyudu. Sabah geç kalktı ve kendine kızmadı. Sivas'a döndüğünde bir şey değiştirdi. Arzularını tek tek düşman listesinden çıkarıp bir soru sordu: bu, şehre erzak mı getiriyor, yoksa şehri ele geçirmeye mi çalışıyor? Uyku erzaktı; ona yeteri kadar yer açtı. Arkadaş buluşması erzaktı; haftada bir akşam kafeye gitti. Oyun bazen erzak, bazen gasıptı; ona bir sınır koydu, ama kendini cezalandırmayı bıraktı. Ece'ye duyduğu yakınlık için de bir şey yaptı: kaçmak yerine onunla, laboratuvarda, bir çay molasında konuştu.
Burada bir sınır çizmek lazım. Gazâlî'nin nefs terbiyesi, dini bir yolun parçasıdır ve onun misallerinde akıl, Allah'a yönelmiş bir aklı anlatır. Ama bu misallerin bir gözlemi bugün de geçerli: insanın kendi ihtiyaçlarıyla sürekli savaşması onu güçlendirmez, tüketir. Bir de, bazı insanlarda kendi düşünce ve isteklerine karşı duyulan bu yoğun suçluluk, sürekli bir kontrol ihtiyacı ve kendini cezalandırma, dini bir hassasiyetin ötesine geçip takıntılı bir kaygıya dönüşebilir. Böyle bir durumda hem güvendiği bir din âlimiyle hem de bir ruh sağlığı uzmanıyla konuşmak, kişiye bu yükü taşımakta yardımcı olur.
Öbür bilgeler
Elektrik kesintisinde on dakikalık sessizliğe dayanamayan Nalan, Bolu'daki evinde radyoyu, televizyonu, telefonu hiç susturmuyordu (LAO-K04.5). Yiğit ise tam tersine, kendi içindeki her sesi susturmaya çalışıyordu. Biri her deliği açık tutuyor, öteki her deliği kapatmaya uğraşıyordu. Zhuangzi'nin Hundun'u ile Gazâlî'nin süvarisi, ikisine de aynı şeyi söylüyor: ne her şeye açılmak ne her şeye kapanmak; aradaki yol, yön göstermek.
Ufuk, bahsi bıraktıktan sonra, göçükte kaybettiği arkadaşının mezarına iki çay götürmüş, birini taşın üstüne koymuştu (GAZ-K04.5). O çay, yıllarca kaçtığı bir duyguya yer açmaktı. Yiğit'in de yer açması gereken bir şey vardı: kendi doğal ihtiyaçları. Gazâlî'nin iki kitabı, iki ayrı uçtaki iki insana konuşuyor: biri nefsine teslim olmuş, öteki nefsini öldürmeye çalışıyor. İkisinin de çıkış yolu, süvarinin atını tanımasından geçiyor.
Bugün bir kez dene
Kendi içinde «düşman» saydığın bir isteği düşün: bir uyku, bir dinlenme, bir yakınlık, bir eğlence. Gazâlî'nin sorusunu sor: bu, şehre erzak mı getiriyor, yoksa şehri ele geçirmeye mi çalışıyor?
Eğer erzak getiriyorsa, ona ne kadar yer açtığını düşün. Onu tamamen kovmaya çalışmak, şehri aç bırakıyor mu?
Bu hafta, kendini cezalandırdığın bir arzu için ceza yerine bir yön dene: ona bir sınır koy, ama onu yok etmeye çalışma.
Yanında taşıyacağın soru
İçindeki at, öldürülecek bir düşman mı, yoksa seni avına taşıyacak bir güç mü?