İçeriğe geç

Lao Tzu ve Zhuangzi ile · Arzu, nefs ve alışkanlık

Bole'nin atları

İçindeki çekiş düşman mı, terbiye edilecek bir at mı?

1.289 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Tamer kırk bir yaşında, Burdur'da bir süt kooperatifinin muhasebecisi. Babası emekli bir jandarma astsubayı; Tamer'in çocukluğu onun sesiyle geçti. Bir oyuncak istediğinde babası «Nefsine uyma» derdi. Bir dondurma istediğinde de, bir bisiklet istediğinde de, arkadaşlarıyla göle gitmek istediğinde de. On iki yaşında bir kez, mahalledeki bir amcayla balığa gitmek istedi; babası izin vermedi, «İnsan istediği her şeyin peşinden giderse adam olmaz» dedi. Tamer o gün odasında ağladı ve bir daha bir şey istediğini söylemedi.

Şimdi Tamer'in eşi Gülşen ve on yaşında bir oğlu var, Efe. Tamer evde tutumlu, ölçülü, hiçbir şey istemeyen bir adam olarak bilinir. Gülşen bir kazak almasını önerdiğinde «Gerek yok» der; tatil konuşulduğunda «Bu yıl olmaz» der.

Geçen ay Gülşen arabanın bagajında bir şey arıyordu. Yedek lastiğin altında, karton kutular buldu. Kutuları açtı: üç tane pahalı olta makinesi, iki katlanır olta kamışı, bir dürbün, bir av bıçağı. Hepsi ambalajında, hiçbiri kullanılmamış. Faturalar da yanındaydı; bir kısmı iki yıl öncesine aitti. Gülşen akşam kutuları mutfak masasına koydu ve hiçbir şey söylemeden Tamer'e baktı. Tamer bir süre sustu. Sonra «Bilmiyorum,» dedi. «Gerçekten bilmiyorum. Alıyorum, saklıyorum, sonra unutuyorum.»

Bilgenin kapısı

Zhuangzi'nin «At toynakları» başlıklı dokuzuncu bölümü, ünlü bir at terbiyecisinin hikâyesiyle açılır:

«Atların toynakları kırağıyı ve karı çiğnemeye, tüyleri rüzgâra ve soğuğa karşı korunmaya yarar. Ot yerler, su içerler, ayaklarını kaldırıp kırda sıçrarlar. Atın gerçek doğası budur; görkemli saraylar onlara bir işe yaramaz. Bir gün Bole çıkageldi ve "Ben atları iyi yönetirim" dedi. Onları dağladı, kırptı, toynaklarını yonttu, başlarına yular geçirdi, ayaklarını bağladı, ahırlara dizdi; atların onda ikisi, üçü öldü. Sonra onları aç ve susuz bıraktı, tırısa kaldırdı, dörtnala koşturdu, taradı, düzeltti; önde süslü gemin acısı, arkada düğümlü kırbacın korkusu vardı; atların yarıdan fazlası öldü.»

Bole, Çin geleneğinde atlardan anlamanın simgesi sayılan bir addır. Zhuangzi onu bilerek seçer: herkesin «en iyi terbiyeci» dediği kişiyi.

Bakmadığın yer

İçimizdeki çekişlerle ilgili sorulan soru genellikle iki seçenek sunar: ya düşmandır ve yenilir, ya bir attır ve terbiye edilir. İkinci seçenek kulağa daha insaflı gelir. Atı öldürmüyoruz; ona yön veriyoruz. Ama Zhuangzi'nin hikâyesi bu ikinci seçeneğin içindeki bir tehlikeyi gösteriyor: terbiyenin kendisi atı öldürebilir. Bole atlara düşman değildi. Onları seviyordu, onlardan anlıyordu, «Ben atları iyi yönetirim» diyordu. Ve atların yarısından fazlası onun elinde öldü.

Tamer'in babası da bir Bole'ydi. Oğluna kötülük etmek istemiyordu; onu «adam etmek» istiyordu. Her istek bir yular, her «Nefsine uyma» bir kırbaçtı. Ve Tamer bu terbiyeyi o kadar iyi öğrendi ki, babası artık yanında olmadığı hâlde kırbacı kendi eline aldı. Kırk bir yaşında, kendine bir kazak bile almıyordu.

Peki bagajdaki kutular neydi? Zhuangzi aynı bölümün ilerisinde buna da bir cevap verir. Atlar, der, kendi hâllerinde ot yer, su içer; sevindiklerinde boyunlarını birbirine sürterler, kızdıklarında dönüp birbirlerine çifte atarlar. Doğaları onları ancak bu kadar ileri götürür. Ama boyunduruk ve alın plakası takılınca, atlar yan yan bakmayı, boyunduruğa direnmeyi, gemi tükürmeyi, dizgini çalmayı öğrenir. «Atların bilgisinin hırsızlık derecesine varması, Bole'nin suçudur.»

Tamer'in bagajı, dizgini çalan atın bagajıydı. Otuz yıl boyunca bastırılan istek ölmemişti; yalnızca gizlenmeyi öğrenmişti. Ve en dikkat çekici olan şu: kutular açılmamıştı. Tamer oltaları kullanmak için almıyordu. İstek o kadar uzun süre kırbaçlanmıştı ki, ancak gizli bir alışverişte, bir an için, kendine izin verebiliyordu. Sonra kutu bagaja giriyor, istek yeniden susuyordu. Zhuangzi'nin gözüyle bakılınca, Tamer'in sorunu çok fazla istemesi değil, isteğinin hiç kendi hâlinde kalmamış olmasıydı.

Derinleşme

Dao De Jing'in on dokuzuncu bölümü, bu doğal hâle nasıl dönüleceğine dair kısa bir öğüdü sekiz Çince hecede verir:

«Boyanmamış ipliği gör, yontulmamış odunu kucakla; benliği azalt, arzuları kıs.»

Çincedeki iki kelime bu öğüdün anahtarı. 素 (su) boyanmamış ham ipek, 樸 (pu) yontulmamış odundur. Lao Zi arzuların azalmasını bir kırbaçtan değil, bu sadelikten bekler. Ve bölümün başı bunu açıkça söyler: kurnazlığı ve kazanç hesabını bırakırsan, hırsız da kalmaz. Hırsızı doğuran şey, ona karşı alınan önlemlerin karmaşıklığıdır. Tamer'in içindeki hırsız da, otuz yıllık önlemlerin çocuğuydu.

Tamer bu cümleyi bir gece, Gülşen'in masaya koyduğu kutuların yanında oturup kendine şunu sorarken düşündü: «Ben aslında ne istemiştim?» Cevap bir olta makinesi değildi. Cevap, on iki yaşındaki çocuğun istediği şeydi: mahalledeki amcayla göle gitmek. Bir sabah, bir göl kıyısı, suya atılan bir ip. Ot ve su; atın gerçek doğası.

Ertesi hafta sonu Tamer kutuların hepsini tutmadı. Yalnızca en basit kamışı ve tek bir makineyi aldı; geri kalanlardan iade süresi dolmamış olanları mağazaya geri götürdü, ötekileri bir balıkçı arkadaşına verdi. Gülşen'e de, kendini savunmadan, babasıyla ilgili o günü anlattı. Gülşen bu hikâyeyi on beş yıllık evliliklerinde ilk kez duyuyordu.

Pazar sabahı Tamer, Efe'yi uyandırdı. Burdur'un dışındaki bir baraj gölüne gittiler. Tamer'in balık tutmayı bilmediği ortaya çıktı; ipi iki kez dolaştırdı, yemi bir kez suya düşürdü. Yanlarındaki yaşlı bir balıkçı gülerek gösterdi. Öğlene kadar tek bir küçük sazan tuttular ve onu da suya geri bıraktılar. Efe arabada uyudu. Tamer direksiyonda bir şey fark etti: o sabah, otuz yıldır ilk kez, bir isteğin peşinden gitmişti ve hiçbir şey olmamıştı. Ne adam olmaktan çıkmıştı ne de bir şey kaybetmişti.

Sonraki aylarda bagaj boş kaldı. Bunun nedeni Tamer'in kendini daha sıkı tutması değildi; tersine, kendini daha az tutuyordu. Ayda bir pazar göle gidiyor, Gülşen'in önerdiği kazağı alıyor, Efe bir dondurma istediğinde «Nefsine uyma» demek yerine iki dondurma alıyordu. Lao Zi'nin «arzuları kıs» öğüdü, beklenmedik bir yoldan gerçekleşiyordu: isteğe gün ışığında yer açılınca, gizli istek kendiliğinden azalmıştı.

Bu hikâyede iki sınır çizmek gerekiyor. Birincisi, Zhuangzi'nin eleştirisi her türlü düzene karşı bir çağrı değildir; atın doğası da onu ancak «bu kadar» ileri götürür, yani doğal hâlin kendi ölçüsü vardır. Lao Zi de sınırsız bir serbestlik değil, sadelik önerir. İkincisi, gizli ve kontrolsüz alışveriş bazen bir dürtü kontrol sorunu olabilir ve ciddi borçlara yol açabilir. Tamer'inki gibi bir saklama düzeni yıllardır sürüyorsa ve kişi durduramıyorsa, bir psikolog ya da psikiyatristle konuşmak, çocuklukta öğrenilen sert terbiyenin izlerini de birlikte ele almaya imkân verir.

Öbür bilgeler

Kırşehir'deki satış temsilcisi Serhat, kimse izlemesin diye hesabını gizlediğinde soğuk duşunu bazı sabahlar bir dakikaya indirmişti (STO-K04.6). Tamer ile Serhat aynı terbiyecinin iki ayrı atı gibi: biri kırbacı kendi eline alıp kendini dondurmuş, öteki kırbaçtan kaçmak için dizgini çalmayı öğrenmiş. Epiktetos'un «hayranlık için alıştırma yapma» uyarısı ile Zhuangzi'nin Bole'si aynı yanılgıyı iki yandan gösteriyor.

Karşıyaka'daki eczacı Derya, sağlam bir kazık bulana kadar içindeki altı hayvanı her ocak yeniden öldürmeye çalışmıştı (BUD-K04.6). Buda kazığı bedenin farkındalığına bağlar; Zhuangzi ise daha da geriye gider ve kazığa bile gerek kalmayacak bir hâli, otun ve suyun yetip arttığı bir hâli hatırlatır. İkisi de aynı kapıya çıkıyor: içteki çekişe kırbaçla değil, onun gerçekte ne istediğini dinleyerek yaklaşmak.

Bugün bir kez dene

Çocukken sana «Nefsine uyma» türünden bir sözle yasaklanan bir isteği hatırla. Bugün o istek nerede yaşıyor? Gizli bir alışverişte mi, bir kaçamakta mı, hiç dile getirilmeyen bir hayalde mi?

Sonra kendine Tamer'in sorusunu sor: ben aslında ne istemiştim? Cevabı bir nesne olarak değil, bir an olarak yaz: bir sabah, bir yer, bir insan.

Bu ay, o anın en sade hâlini bir kez yaşa. Pahalı bir donanımla değil, yontulmamış odun gibi, olduğu kadarıyla.

Yanında taşıyacağın soru

İçindeki at azgın olduğu için mi kırbaçlanıyor, yoksa kırbaçlandığı için mi azgınlaştı?