Açılış
Derya otuz dokuz yaşında, İzmir Karşıyaka'da bir mahalle eczanesinin sahibi. On dört yaşında bir oğlu var, Arda. Eşi Tolga bir lojistik firmasında çalışıyor, haftanın yarısı yolda.
Derya her ocak ayında aynı şeyi yapıyor. Bir deftere kuralları yazıyor: şeker yok, akşam onda telefon kapanır, her sabah altıda yürüyüş, Arda'ya bağırmak yok, internetten alışveriş yok. Kuralların altına bir de cümle ekliyor: «Bu yıl kendimi yeneceğim.» İlk iki hafta gerçekten yeniyor. Sabah altıda sahil yolunda yürüyor, akşam telefonu çekmeceye koyuyor, eczanede müşterilerin getirdiği lokumları geri çeviriyor.
Üçüncü haftanın bir gecesi, bu yıl da, her şey bir anda çöktü. Gün uzun geçmişti; bir müşteri reçete yüzünden eczanede bağırmış, Arda'nın okulundan bir öğretmen aramıştı. Gece on birde Derya kendini mutfakta, buzdolabının ışığında, ayakta bir kavanoz fındık ezmesini kaşıkla yerken buldu. Bir elinde kaşık, öbür elinde telefon; sepette üç parça kıyafet, ödeme ekranı açık. Arda o sırada su içmeye geldi; Derya ona, hiçbir sebep yokken, «Bu saatte ne işin var ayakta!» diye bağırdı. Oğlu sessizce odasına döndü.
Ertesi sabah Derya defterini açtı ve kuralların altına küçük harflerle yazdı: «Yine kaybettim. İradesizim.» Sonra durdu. Bu cümleyi geçen yıl da yazmıştı. Ondan önceki yıl da.
Bilgenin kapısı
Saṃyutta Nikāya'nın altı duyu üzerine konuşmalarından birinde Buda, insanın içindeki çekişleri altı hayvana benzetir:
«Bir adamın, her birinin ayrı yurdu, ayrı otlağı olan altı hayvan yakaladığını düşünün: bir yılan, bir yunus, bir kuş, bir köpek, bir çakal ve bir maymun. Her birini sağlam bir ipe bağlar, ipleri ortada bir düğümle birleştirir ve onları salıverir. O zaman bu altı hayvan, her biri kendi yurduna doğru çeker. Yılan "Karınca yuvasına giriyorum!" diye, yunus "Suya giriyorum!" diye, kuş "Göğe uçuyorum!" diye, köpek "Köye gidiyorum!" diye, çakal "Mezarlığa gidiyorum!" diye, maymun "Ormana gidiyorum!" diye çeker. Altısı da bitkin düşüp yorulduğunda, içlerinden en güçlüsü ötekileri peşinden sürükler; hepsi onun buyruğuna girer.»
Buda benzetmeyi burada bitirmez. İkinci yarısında aynı altı hayvanı, aynı iplerle, bu kez sağlam bir kazığa bağlar. Hayvanlar yine çeker; ama yorulduklarında kazığın yanında durur, oturur, uzanırlar. Ve Buda kazığın adını söyler: «Sağlam kazık ya da direk, bedenin farkındalığının bir başka adıdır.»
Bakmadığın yer
İçimizdeki çekişlerle iki türlü ilişki kurmayı biliriz. Ya onlara uyarız ya da onlarla savaşırız. Uyduğumuzda kendimizi zayıf, savaştığımızda kendimizi güçlü sayarız. Derya'nın her ocak açtığı defter bir savaş planıydı; her şubat yazdığı «İradesizim» cümlesi de bir yenilgi tutanağı. Arada üçüncü bir yol olabileceği aklına hiç gelmemişti.
Buda'nın benzetmesinde dikkat çekici bir ayrıntı var: hiçbir hayvan öldürülmüyor. Yılan, yunus, kuş, köpek, çakal ve maymun benzetmenin başından sonuna kadar hayatta. Değişen tek şey, iplerin nereye bağlandığı. İlk sahnede ipler yalnızca birbirine düğümlü; hayvanlar birbirini çekiştiriyor ve sonunda en güçlüsü kazanıyor. İkinci sahnede ipler sağlam bir kazığa bağlı; hayvanlar yine çekiyor, çünkü çekmek onların doğası. Ama bir süre sonra yorulup kazığın dibine uzanıyorlar.
Derya'nın ocak kuralları, hayvanları öldürmeye çalışan bir plandı. Şekeri hayatından silmek, telefonu tamamen susturmak, öfkeyi hiç yaşamamak. Ama hayvanlar ölmedi; yalnızca bir süre sustular. Ve Derya'nın asıl bakmadığı yer burasıydı: o kurallar hayvanları kazığa bağlamıyordu, yalnızca iplerini daha sıkı çekiyordu. Kazık yoktu. Derya kendi iradesini kazık yerine koymuştu; ama irade, gün boyu her çekişe karşı asılan bir kol gibi, yoruluyordu.
O gece mutfakta olan şey de Buda'nın ilk sahnesiydi. Uzun, yorucu bir günün sonunda Derya'nın içindeki hayvanlar bitkin düştü ve en güçlüsü kazandı. O gece en güçlüsü tatlıydı; ama yalnız kazanmadı, ötekileri de peşinden sürükledi: telefondaki alışveriş sepeti, oğluna yönelen öfke. Buda'nın cümlesi tam olarak bunu anlatıyor: hepsi en güçlünün buyruğuna girer. Derya'nın çöküşü tek bir zaaf değil, düğümün çözülmesiydi.
«İradesizim» cümlesinin içinde bir yanlış teşhis de vardı. Derya'nın sorunu irade eksikliği değildi; iki hafta boyunca sabah altıda kalkan birinin iradesi vardı. Sorun, iradenin yanlış işe koşulmasıydı: hayvanları susturmak için tüketilen bir güç, onları bağlayacak bir kazık kurmaya hiç harcanmamıştı.
Derinleşme
Dhammapada'nın fil bölümünde, bir zamanlar kendi zihnine söz geçiremeyen birinin ağzından şu dörtlük yer alır:
«Bu zihin eskiden dilediği gibi, istediği yere, keyfince dolaşırdı. Şimdi onu, kızgınlık dönemindeki bir fili elinde kancasıyla yöneten bir fil terbiyecisi gibi, dikkatle yöneteceğim.»
Dörtlüğün iki inceliği var. Birincisi, kızgınlık dönemindeki fil gerçekten tehlikelidir; terbiyeci bunu inkâr etmez. Ama fili öldürmez, onu ormana da salmaz; yanında durur ve yön verir. İkincisi, Pali metindeki «yoniso» kelimesi: dikkatle, akıllıca, kökünden kavrayarak. Terbiyecinin gücü kolunda değil, filin nereye yöneldiğini erken görmesinde. Aynı bölümün başka bir dörtlüğü bunun ölçüsünü verir: kendini terbiye etmiş insan, iyi eğitilmiş katırlardan, Sindh'in soylu atlarından ve dev fillerden daha üstündür.
Derya bu dörtlükleri, kendi deyişiyle, «yeni bir kural listesi yazmamak için» okudu. Bir ocak daha gelmemişti; mart sonuydu. Bu kez deftere kural yazmadı. Tek bir soru yazdı: «Kazığım ne olabilir?»
Buda'nın cevabı bedendi. İlk denemesi gülünç derecede küçüktü. Eczanede bir müşteri sesini yükselttiğinde, cevap vermeden önce ayak tabanlarını yere bastırdı ve bir nefesin göğsünden karnına inişini fark etti. Müşteri yine bağırdı; Derya'nın içindeki köpek de köye doğru çekti. Ama bu kez ip bir yere bağlıydı. Derya cevap verirken sesinin kendi sesi olduğunu duydu.
Asıl sınav birkaç hafta sonra, yine yorgun bir gecede geldi. Saat on bire geliyordu; Derya mutfağa girdi, buzdolabının kapısını açtı. Tanıdık çekiş geldi. Ocak ayındaki Derya ya kavanozu alır ya da kapıyı çarpıp kendine kızardı. Bu kez ikisini de yapmadı. Kapıyı kapattı, mutfak tezgâhına iki elini dayadı ve orada durdu. Ellerinin altındaki mermerin serinliğini, omuzlarındaki günün ağırlığını, midesindeki gerçek olmayan açlığı tek tek fark etti. Çekiş sürdü; Buda'nın dediği gibi, hayvan kendi yurduna doğru asıldı. Birkaç dakika sonra Derya bir bardak ıhlamur demledi ve balkona çıktı. Fındık ezmesi dolapta kaldı. Bu bir zafer değildi; hayvan ölmemişti. Yalnızca kazığın dibine uzanmıştı.
Ertesi akşam Arda'nın odasının kapısını çaldı. O geceki bağırışı için özür diledi. Arda omuz silkti, «Önemli değil» dedi; ama sonra, uzun zamandır ilk kez, okulda olanları anlatmaya başladı. Derya, öğretmenin neden aradığını o akşam oğlundan öğrendi.
Burada bir şeyi açıkça söylemek gerekiyor. Katı perhiz dönemlerinin ardından gelen, kontrolsüz ve gizli yeme atakları yalnızca bir alışkanlık meselesi olmayabilir; tıpta tanımlanmış, tedavi edilebilen bir yeme bozukluğunun belirtisi olabilir. Derya'nınki gibi bir döngü yıllardır tekrar ediyorsa, bir hekimle, bir diyetisyenle ya da yeme bozuklukları konusunda deneyimli bir psikologla konuşmak yerinde olur. Buda'nın kazığı, böyle bir desteğin yerine geçmez; onunla birlikte taşınabilecek bir dayanaktır.
Öbür bilgeler
Sivas'ta bir yıl boyunca uykusunu kendine ceza olarak kesen Yiğit, dedesinin köyünde «atı kırmazsın, ona yol gösterirsin» sözünü duymuştu (GAZ-K04.6). Gazâlî'nin süvarisi de Buda'nın kazığı da aynı ayrımı çiziyor: içteki güç bir düşman olarak yok edilmeye çalışıldıkça yorar; bir yere bağlandığında ise sakinleşir. Gazâlî'de bağlanılan şey aklın yönetimi, Buda'da bedenin farkındalığı.
Afyonkarahisar'daki genç baba Selim de, ağlayan kızını kucaklayıp telefonsuz yürüdüğü gecede, içindeki paniği ne kesti ne de ona kapıldı (STO-K04.5). Panik onun yanında yürüdü. Bir hazzın çekimine kapılmadan önce zaman kazanmayı öğütleyen Epiktetos ile Buda'nın kazığı arasında bir akrabalık var: ikisi de çekişi yok etmeye değil, ona uymadan önce durulacak bir yer açmaya çağırıyor.
Bugün bir kez dene
Seni en sık çeken altı hayvanı düşün: bir yiyecek, bir ekran, bir öfke, bir alışveriş, bir kaçış, bir düşünce. Hangisi yorgun akşamlarda ötekileri peşinden sürüklüyor?
Bugün o çekiş geldiğinde ne uy ne savaş. Ayak tabanlarını yere bas, bir nefesin inişini izle, ellerini bir yüzeye koy. Çekişi hissetmeye devam et, ama yerinden kalkma.
Birkaç dakika sonra çekişin ne kadar güçlü kaldığına bak. Bir kere bile kazığın dibine uzandıysa, bunu bir yere yaz.
Yanında taşıyacağın soru
İçindeki hayvanları öldürmeye çalışmak yerine, onları neye bağlayabilirsin?