Açılış
Eda yirmi yedi yaşında, Tokat'ta büyüdü, Ankara'da üniversite okudu. Bir yıl önce İstanbul'da bir plazada, büyük bir sigorta şirketinin müşteri ilişkileri biriminde işe başladı. İlk haftalarda her şey ona yabancıydı: asansörde kimsenin selam vermemesi, öğle yemeklerinin yirmi dakikada bitmesi, kahve molalarındaki konuşmalar.
Kahve molalarındaki konuşmalar başta onu rahatsız etmişti. Arkadaşları müdürlerini taklit ediyor, başka birimdeki birinin kıyafetiyle alay ediyor, müşterilerin telefonda söylediklerini abartarak tekrar ediyordu. Eda ilk aylarda gülümseyip susuyordu. Sonra bir gün kendini müdürün konuşmasını taklit ederken buldu; herkes güldü ve Eda o kahkahadan hoşlandı. Akşamları iş çıkışı arkadaşlarıyla oturmaya başladı; masada konuşulan şey çoğu zaman orada olmayan biriydi.
Geçen ay bayramda Tokat'a gitti. Annesiyle mutfakta otururken komşularından birini anlattı; anlatırken sesine, plazada öğrendiği o alaycı ton girdi. Annesi bir süre sustu, sonra yumuşakça şunu söyledi: «Kızım, sen eskiden böyle konuşmazdın.» Eda önce alındı. Ama o gece eski odasında, çocukluk yatağında yatarken, annesinin cümlesi aklından çıkmadı. Ne zaman böyle konuşmaya başlamıştı? Bunu seçmiş miydi? Hatırlamıyordu. Sadece bir gün, böyle konuştuğunu fark etmişti.
Bilgenin kapısı
Seneca, Lucilius'a yazdığı yedinci mektupta, nelerden özellikle kaçınması gerektiğini soran dostuna beklenmedik bir cevap verir: kalabalıklardan. Ve sebebini kendi zaafını itiraf ederek anlatır:
«Kendi zaafımı kabul edeyim: dışarıya götürdüğüm karakteri eve hiçbir zaman aynı şekilde getirmem. İçimde dinginliğe zorladığım bir şey yeniden bulanır; bozguna uğrattığım düşmanlardan bazıları geri döner. Tek bir şımarıklık ya da açgözlülük örneği bile çok zarar verir. Lükse düşkün bir dost, bizi farkına varmadan gevşetir ve yumuşatır; zengin bir komşu açgözlülüğümüzü kışkırtır; iftiracı bir arkadaş, biz ne kadar lekesiz ve içten olursak olalım, üzerimize kendi pasından biraz bulaştırır.»
Seneca bunu bir öğretmenin tepeden bakışıyla değil, kendi hakkında bir itiraf olarak söylüyor: kalabalıktan etkilenmeyecek kadar güçlü olduğunu düşünmüyor.
Bakmadığın yer
Alışkanlığı genellikle bireysel bir şey olarak düşünürüz. Biri bir alışkanlık edinir, onu kendi seçimleriyle besler, kendi iradesiyle bırakır. Alışkanlık, kişinin kendi hikâyesidir. Eda da ilk tepkisinde kendini suçladı: «Ben nasıl böyle biri oldum?» Ama bu soru bir şeyi kaçırıyordu. Eda hiçbir zaman alaycı biri olmaya karar vermemişti. Bir alışkanlığı, bir sabah seçip başlamamıştı. Alışkanlık ona bulaşmıştı.
Seneca'nın cümlesinde en dikkat çeken kelime «farkına varmadan». Lükse düşkün dost bizi farkına varmadan gevşetir. İftiracı arkadaş, biz lekesiz olsak bile, pasından biraz bulaştırır. Bu, bir karar değil, bir sızıntıdır. Eda'nın plazadaki bir yılı tam olarak böyle geçmişti. İlk aylarda kahve molalarındaki konuşmalardan rahatsız olmuştu; sonra susmaya alışmıştı; sonra gülümsemeye; sonra gülmeye; sonra bir gün taklit eden o olmuştu. Her adım bir öncekinden küçüktü. Hiçbir adımda bir sınırı geçtiğini hissetmemişti. Ama bir yıl sonra, Tokat'taki mutfakta, annesi o sınırın çoktan geçildiğini görmüştü.
Seneca'nın pas benzetmesi de çok yerinde. Pas, bir metale bir anda gelmez; nem ve zaman ister. Ve pas, metalin kendisinden gelmez; dışarıdan gelir. Ama bir kez tuttuğunda, metalin rengini değiştirir. Eda'nın sesine giren alaycı ton da öyleydi: Eda'nın kendi sesi değildi, ama artık Eda'nın sesinde duyuluyordu.
Bu, Eda'nın sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor. Seneca da kendini sorumluluktan muaf tutmuyor; tam tersine, zaafını itiraf ediyor. Ama sorunun nerede olduğunu doğru görmek, çözümün nerede aranacağını da değiştiriyor. Eda yalnızca kendi iradesiyle savaşırsa, her kahve molasında aynı sızıntıya geri dönecekti. Çünkü alışkanlık bir kişinin değil, bir ortamın içinde yaşıyordu.
Annesinin cümlesi bu yüzden bu kadar önemliydi: «Eskiden böyle konuşmazdın.» Eda'nın eski hâlini bilen, ona bir ayna tutabilen biri. Plazada herkes aynı tonla konuştuğu için, Eda'nın tonu kimseye yabancı gelmiyordu. Ama Tokat'taki mutfakta, o ton bir yabancı gibi duyuldu.
Derinleşme
Marcus Aurelius, kendine yazdığı notların beşinci kitabında, bu sızıntının içeride nasıl kalıcılaştığını anlatır:
«Alışkın olduğun düşünceler neyse, zihninin karakteri de o olacaktır; çünkü ruh düşüncelerle boyanır. O hâlde onu, şu gibi düşüncelerin kesintisiz bir dizisiyle boya: insanın yaşayabildiği her yerde iyi de yaşayabileceği. Ama bir sarayda yaşamak zorunda mı? O zaman bir sarayda da iyi yaşayabilir.»
Marcus'un kullandığı fiil, boyacılıktan geliyor. Bir kumaş boyaya bir kez batırılınca renk almaz; tekrar tekrar batırılır, her seferinde biraz daha koyulaşır. Ruh da düşüncelerle böyle boyanır: her kahve molasında bir alay, her akşam masasında bir dedikodu, her biri bir batırma. Bir yıl sonra kumaş, başladığı renkten başka bir renge dönmüştür.
Ama Marcus'un notu bir umudu da taşıyor: boya bir yöne çalışıyorsa, öbür yöne de çalışabilir. «O hâlde onu boya.» Eda'nın ruhu bir yıl boyunca kahve molalarının rengine boyanmıştı; ama aynı yöntemle başka bir renge de boyanabilirdi. Tek bir kararla değil; kesintisiz bir düşünce dizisiyle, tekrar tekrar.
Marcus'un örneği de Eda'nın durumuna çok yakındı: «Bir sarayda yaşamak zorunda mı? O zaman sarayda da iyi yaşayabilir.» Marcus bir imparatordu; sarayın entrikalarını, dedikodularını, dalkavukluğunu herkesten iyi biliyordu. Ve kendine, kaçamayacağı bir ortamda nasıl yaşayacağını hatırlatıyordu. Eda'nın plazası da bir tür saraydı; işini bırakmak istemiyordu, bırakması da gerekmiyordu. Soru, o sarayda nasıl yaşayacağıydı.
Eda İstanbul'a döndüğünde küçük bir şey denedi. Seneca'nın mektubunun devamındaki bir öğüdü kendine kural yaptı: kendisini daha iyi bir insan yapacak olanlarla daha çok vakit geçirmek. Plazada, kahve molalarına katılmayan, öğle yemeğini kitap okuyarak yiyen bir meslektaşı vardı: muhasebeden Elif Hanım. Eda bir gün onun masasına oturdu. Konuşmaları tuhaf bir şekilde sakin geçti; orada olmayan kimse anlatılmadı.
Kahve molalarını tamamen bırakmadı. Ama orada konuşulanlara katılmak yerine bazen yalnızca dinledi, bazen konuyu değiştirdi. Bir gün bir arkadaşı başka bir birimdeki birini taklit etmeye başladığında Eda gülmedi; sadece «Bilmiyorum, bana iyi biri gibi geldi» dedi. Masada bir an sessizlik oldu; sonra konu değişti. Bir ay sonra iki arkadaşı da öğle yemeklerini Elif Hanım'ın masasında yemeye başladı.
Bir sonraki bayramda Eda annesiyle yine mutfakta oturdu. Bir komşuyu anlattı; ama bu kez komşunun bahçesindeki domatesleri anlattı. Annesi gülümsedi, bir şey demedi.
Burada iki şeyin altını çizmek gerek. Seneca'nın kalabalıktan kaçınma öğüdü, insanlardan uzaklaşmayı ya da her ortamı yargılamayı önermiyor; aynı mektupta, kalabalığı taklit etmenin de ondan nefret etmenin de kaçınılması gereken iki yol olduğunu söylüyor. Bir de, bazı iş ortamları dedikodunun ötesinde, sistematik bir aşağılamaya, dışlamaya ya da yıldırmaya dönüşebilir. Böyle bir durumda sorun bireyin alışkanlığı değil, ortamın kendisidir; insan kaynaklarına, bir sendikaya ya da hukuki desteğe başvurmak gerekir.
Öbür bilgeler
Çanakkale'deki otobüs firmasının müdürü Kemal'in sofradaki her eksik sözü, ailesinin konuşma alışkanlıklarını da yavaş yavaş değiştirmişti (BUD-K04.4). Eda'nın hikâyesi bunun öbür yönü: bir ortamın alışkanlığı, bir bireye sızıyor. Buda tekerleğin öküzün ayağını izlediğini, Seneca ise pasın bir metalden ötekine geçtiğini söylüyor; ikisi de alışkanlığın yalnızca bir kişinin içinde yaşamadığını gösteriyor.
Adapazarı'ndaki muhasebeci Gökçe'nin ilk sigarası da bir sınav haftasında, bir arkadaşın uzattığı bir paketten gelmişti (GAZ-K04.4). Eda'nın alaycı tonu da bir kahve molasında, bir arkadaşın kahkahasından. İkisinde de alışkanlık bir seçimle değil, bir bulaşmayla başlamıştı; ve ikisinde de çözüm, bir anda kopmak değil, sabırla başka bir şey yerleştirmekti.
Bugün bir kez dene
Son bir yılda edindiğin bir konuşma ya da davranış alışkanlığını düşün. Bu alışkanlığı kimden, hangi ortamdan aldın? Onu seçtiğini hatırlıyor musun?
Seni eskiden tanıyan birine sor: «Bende değişen bir şey fark ettin mi?» Cevabı savunmadan dinle.
Bu hafta, Seneca'nın öğüdüne uyarak, seni daha iyi biri yapan biriyle bir öğle yemeği, bir yürüyüş, bir çay planla.
Yanında taşıyacağın soru
Bugün düşüncelerinle ruhunu hangi renge boyuyorsun, ve o boyayı kimin kabından alıyorsun?