İçeriğe geç

Lao Tzu ve Zhuangzi ile · Arzu, nefs ve alışkanlık

Handan'da yürümeyi öğrenmek

Sen mi alışkanlığı yaşıyorsun, o mu seni?

1.233 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Utku otuz üç yaşında, Kastamonu'da yaşayan serbest bir çevirmen. On yıldır yayınevleri için roman çeviriyor. On yıl boyunca aynı düzende çalıştı: öğleden sonra kalkar, akşam yürüyüşe çıkar, gece on birden sabah dörde kadar çevirirdi. Gece yarısının sessizliğinde cümleler ona kendiliğinden gelirdi. Yayınevleri onun teslim tarihlerine hiç geç kalmadığını bilirdi.

Bir yıl önce Utku internette başarılı insanların sabah rutinleri üzerine bir dizi yazı okudu. Ünlü bir yazar her sabah beşte kalkıyor, öğlene kadar iki bin kelime yazıyordu. Bir girişimci güne bir saatlik koşuyla başlıyordu. Utku kendi düzenine baktı ve utandı: gece kuşu, düzensiz, «tembel». Bir pazartesi alarmını sabah beşe kurdu. Kahveyi bıraktı, sabah koşusuna başladı, geceleri on birde yatmaya zorladı kendini.

Altı ay sonra Utku sabah beşte kalkıyor ama bir şey üretemiyor. Masanın başında saatlerce aynı paragrafa bakıyor. Gece on birde yatağa giriyor, saat ikiye kadar tavanı izliyor. Bir yayınevine ilk kez teslim tarihini erteleme ricasıyla yazdı. Editörü Selma Hanım telefonda şaşkınlıkla sordu: «Utku, sen hiç gecikmezdin. Ne oldu?» Utku ne diyeceğini bilemedi. Başkalarının alışkanlığını edinmeye çalışırken kendi alışkanlığını kaybetmişti; ve yerine hiçbir şey gelmemişti.

Bilgenin kapısı

Zhuangzi kitabının on yedinci bölümünde, kendi bilgisine fazla güvenen bir düşünüre şöyle bir hikâye anlatılır:

«Shouling'li gencin Handan'da yürümeyi öğrenmeye gittiğini hiç duymadın mı? Handan'ın yürüyüşünü öğrenemedi; üstelik kendi eski yürüyüşünü de unuttu. Sonunda eve emekleyerek döndü.»

Çince metinde gencin unuttuğu şey 故行 (gu xing): «eski yürüyüşü», alışık olduğu yürüyüş. Geleneksel yorumlarda Handan, insanlarının zarif yürüyüşüyle anılan bir şehir olarak geçer; hikâye bugün Çincede başkasını taklit ederken kendini kaybetmenin deyimi olarak yaşıyor.

Bakmadığın yer

Alışkanlığı genellikle iyi ya da kötü diye ikiye ayırırız. Kötü alışkanlıklar bırakılmalı, iyi alışkanlıklar edinilmelidir. Erken kalkmak iyidir, geç yatmak kötüdür; sabah koşusu iyidir, gece çalışmak düzensizdir. Bu listeler çoğu zaman başarılı insanların hayatlarından çıkarılır: onlar böyle yaşıyorsa, iyi alışkanlık budur. Utku da bu listeye bakmış ve kendi on yıllık düzenini «kötü» sütununa koymuştu.

Zhuangzi'nin Handan hikâyesi bu ayrıma başka bir soru ekliyor: kimin alışkanlığı? Handan'ın yürüyüşü belki gerçekten zarifti. Ama Shouling'li genç için o yürüyüş, kendi bacaklarının, kendi toprağının, kendi ritminin yürüyüşü değildi. Onu öğrenmeye çalışırken genç, iki şeyi birden kaybetti: yeni yürüyüşü edinemedi, eski yürüyüşünü de unuttu. Ve sonunda ne Handan'lı gibi ne de kendisi gibi yürüyebildi; emekledi.

Utku'nun altı ayı tam olarak böyleydi. Ünlü yazarın sabah beş rutinini edinememişti; sabahları masada oturuyor ama yazamıyordu. Ama eski gece ritmini de kaybetmişti; geceleri yatakta uyumaya zorluyordu kendini. Ne sabah insanı olabilmişti ne de gece insanı olarak kalabilmişti. İki alışkanlığın arasında bir boşlukta asılı kalmıştı. Teslim tarihi ertelemesi, bu boşluğun ilk görünür sonucuydu.

Bu hikâyede gözden kaçan bir şey daha var. Utku'nun gece düzeni bir zaaf değil, on yıllık bir ustalığın parçasıydı. Gece yarısının sessizliğinde cümleler ona kendiliğinden geliyordu; bu, uzun yıllar boyunca bir bedenle bir işin birbirine alışmasının sonucuydu. Utku o ustalığı, başkasının listesinde «kötü» yazdığı için çöpe atmıştı. Shouling'li genç de belki kendi yürüyüşünü sıradan bulmuştu. Ama o sıradan yürüyüş, onu yıllarca taşımıştı.

Listelerin bir başka sorunu daha vardı: insanı utandırıyorlardı. Utku sabah rutinlerini okurken bir bilgi değil, bir yargı edinmişti: «gece kuşu, düzensiz, tembel». Bu yargı, on yıllık iyi çalışan bir düzeni bir kusur gibi göstermişti. Shouling'li genç de belki Handan'a, kendi yürüyüşünden utandığı için gitmişti. Utançla edinilmeye çalışılan bir alışkanlık, insanın kendi bedenini dinlemesine fırsat bırakmaz; yalnızca ondan kurtulmak ister.

Derinleşme

Zhuangzi kitabının on dokuzuncu bölümünde, Konfüçyüs'ün Lüliang şelalesinde karşılaştığı yaşlı bir adam anlatılır. Şelale o kadar yüksek, köpüğü o kadar uzağa uzanır ki ne balık ne kaplumbağa orada yüzebilir. Ama bir adam suya girer, yüz adım ötede çıkar, saçları dağınık, şarkı söyleyerek kıyıda yürür. Konfüçyüs ona suyla nasıl başa çıktığını sorar:

«Bir yolum yok. Alıştığımla başladım, doğamla büyüdüm, kaderimle tamamladım. Girdapla birlikte dalar, akıntıyla birlikte çıkarım. Suyun yoluna uyarım, kendi yolumu ona dayatmam. Kurudan doğdum ve kuruya alıştım; bu, alıştığımdır. Suda büyüdüm ve suya alıştım; bu, doğamdır. Neden böyle olduğunu bilmeden böyleyim; bu, kaderimdir.»

Yaşlı adamın cevabı, alışkanlığın nasıl bir doğaya dönüştüğünü üç adımda anlatıyor. Önce 故: insanın doğduğu, alıştığı yer. Sonra 性: yıllar içinde o alışkanlığın bir doğaya dönüşmesi. Sonra 命: artık nasıl yaptığını bilmeden yapmak. Giles bu pasajın kenarına «Alışkanlık ikinci doğadır» diye not düşer. Ama yaşlı adamın asıl vurgusu başka bir yerde: «Suyun yoluna uyarım, kendi yolumu ona dayatmam.» Alışkanlık, insanın kendi suyuna uymasıyla doğaya dönüşür; başkasının suyuna değil.

Utku'nun bu hikâyeyle bir bağı vardı. Dedesi İnebolu'da balıkçıydı. Utku çocukken yazları onun yanında geçirmişti. Dedesi kayığıyla Karadeniz'in en hırçın günlerinde bile denize çıkardı. Bir gün Utku ona dalgalardan korkmadığını sormuştu. Dedesi gülmüştü: «Ben dalgayla kavga etmem oğlum. Dalganın nereden geleceğini bilirim, kayığı ona göre çeviririm. Ben bu denizde büyüdüm.» Utku yıllar sonra Zhuangzi'yi okurken bu cümleyi hatırladı. Dedesi Lüliang'daki yaşlı adamdı; denizine uymuştu, denizi kendine uydurmaya çalışmamıştı.

Utku'nun «suyu» geceydi. On yıl boyunca gece yarısının sessizliğine alışmış, o alışkanlık bir doğaya dönüşmüştü. Ünlü yazarın sabah beşi, başka birinin suyuydu. Utku bir pazar akşamı alarmı kapattı. O gece saat on birde masaya oturdu, kahvesini yaptı, bıraktığı romanın sayfasını açtı. İlk saat zorlandı; altı aylık kopuş, eski ritmi unutturmuştu. Ama saat bir olduğunda cümleler gelmeye başladı. Sabah dörtte, ertelediği bölümün yarısını bitirmişti.

Her şeyi eski hâline döndürmedi. Sabah koşusunu bıraktı ama akşam yürüyüşünü uzattı; altı ayda öğrendiği bir şey vardı: bedenin hareket etmesi ona iyi geliyordu, yalnızca saati yanlıştı. Shouling'li gencin aksine, Utku Handan'dan bir şey alarak döndü; ama kendi yürüyüşüne uydurarak. Selma Hanım'a ertelediği bölümü bir hafta erken gönderdi. Editör e-postasına kısa bir not eklemişti: «Eski Utku dönmüş.» Utku notu okuyunca güldü; dönmüş değil, hiç gitmemişti aslında, yalnızca Handan'da kaybolmuştu.

Bu hikâyenin dikkatle okunması gereken bir yanı var. Zhuangzi, değişmeyi ya da yeni bir alışkanlık edinmeyi yasaklamıyor; Utku'nun dedesi de bir zamanlar suya alışmayı öğrenmişti. Sorun, başkasının ritmini kendi bedeninin ve işinin ihtiyacına bakmadan almak. Bir de, bazı gece düzenleri bir tercih değil, bir uyku bozukluğunun işaretidir; uzun süreli uykusuzluk, gün içinde yoğun yorgunluk ya da uyku saatlerinin sürekli kayması varsa, bir uyku uzmanına danışmak gerekir.

Öbür bilgeler

İstanbul'daki plazada çalışan Tokatlı Eda, kahve molalarında başkalarının alaycı tonunu farkına varmadan edinmişti (STO-K04.4). Utku ise başkalarının sabah rutinini bilerek edinmeye çalışmıştı. Biri sızarak, öbürü taklit ederek; ama ikisi de kendi seslerinden ve ritimlerinden uzaklaşmıştı. Seneca'nın pası ile Zhuangzi'nin Handan yürüyüşü, aynı yabancılaşmayı iki ayrı yönden anlatıyor.

Yirmi yıldır garajda yağ lekesi ve yıpranmış lastik arayan Kemal'in eksik görme alışkanlığı ise işinde bir ustalıktı ama evinde bir yüke dönüşmüştü (BUD-K04.4). Utku'nun gece alışkanlığı da, «kötü» sütununa yazılana kadar bir ustalıktı. İkisi de aynı soruya varıyor: bir alışkanlığın iyi mi kötü mü olduğu, nerede ve kimin için çalıştığına bağlı.

Bugün bir kez dene

Son yıllarda başkalarından alıp kendine uyarlamaya çalıştığın bir alışkanlığı düşün: bir rutin, bir yöntem, bir yaşam biçimi. Sana gerçekten uydu mu, yoksa onu edinmeye çalışırken eski bir şeyi mi kaybettin?

Sonra kendi «suyunu» düşün: hangi saatlerde, hangi koşullarda, hangi ritimde işin kendiliğinden akıyor?

Bu hafta, başkasının alışkanlığını değil, kendi suyunu ölçü al. Bir şey eklemek istiyorsan, onu kendi ritmine uydurarak ekle.

Yanında taşıyacağın soru

Handan'ın yürüyüşünü öğrenmeye çalışırken, kendi yürüyüşünü unutuyor musun?