Açılış
Kemal elli yaşında, Çanakkale'de bir otobüs firmasının işletme müdürü. Yirmi yıldır işi, kırk otobüslük bir filonun arızasını, gecikmesini, eksiğini bulmak. Sabah garaja girdiğinde gözü önce yağ lekesine, çatlak bir aynaya, yıpranmış bir lastiğe gider. Bu bakış birçok kazayı önledi; şoförler onu titizliğiyle tanır, «Kemal Bey görmeden otobüs yola çıkmaz» derler.
Ama bu bakış evine de taşındı. Akşam sofraya oturduğunda ilk sözü çoğu zaman bir eksik oluyor: çorba tuzsuz, ekmek bayat, televizyonun sesi yüksek. Oğlu Can üniversiteden sınav notunu gösterdiğinde Kemal'in ilk sorusu «Neden tam değil?» oldu. Eşi Nilgün bir gün bahçeye diktiği güllerin açtığını gösterdi; Kemal yaprakların birinde bir leke gördü ve onu söyledi.
Geçen ay Nilgün ona sakin bir sesle bir şey dedi: «Kemal, yirmi beş yıldır evliyiz. Bir kez olsun bir şeye ‹güzel› dediğini hatırlamıyorum.» Kemal itiraz etmek istedi; elbette güzel diyordu. Ama aklına bir örnek gelmedi. O gece balkonda otururken fark etti: eksiği görmek onun bir seçimi değildi artık. Gözü kendiliğinden oraya gidiyordu, ağzı kendiliğinden onu söylüyordu. Bir alışkanlık, bir karaktere dönüşmüştü.
Bilgenin kapısı
Dhammapada, Buda'nın sözlerinden derlenmiş dizeler kitabıdır ve iki ikiz dizeyle açılır:
«Her şeyin önünde niyet gelir; niyet başkandır, her şey niyetten yapılır. Bozuk bir niyetle konuşur ya da davranırsan, acı seni izler; tıpkı tekerleğin kağnıyı çeken öküzün ayağını izlediği gibi. Her şeyin önünde niyet gelir; niyet başkandır, her şey niyetten yapılır. Arı bir niyetle konuşur ya da davranırsan, mutluluk seni izler; seni hiç bırakmayan bir gölge gibi.»
Sujato'nun «intention» diye çevirdiği Pali kelime mano, zihindir; bu dizelerde konuşma ve davranıştan önce gelen zihin hâlini anlatır.
Bakmadığın yer
Alışkanlığı genellikle tekrarlanan bir davranış olarak düşünürüz: her sabah aynı saatte kalkmak, her akşam aynı koltuğa oturmak, bir sözü her seferinde aynı biçimde söylemek. Davranışı değiştirirsen alışkanlık değişir. Kemal de ilk tepkisinde böyle düşündü: «Bundan sonra eleştirmeyeceğim.» Ama ertesi akşam sofrada, çorbanın tuzunu söylemeden önce ağzını kapattığında, içinde bir şey yine konuşuyordu. Söylemese de görüyordu. Davranışı durdurmak, gözü durdurmuyordu.
Dhammapada'nın ilk dizesi alışkanlığın davranıştan önce başladığını söylüyor. Her şeyin önünde zihin gelir. Konuşma ve eylem, zihnin bir yöne dönmesinin ardından gelir. Kemal'in sofradaki ilk cümlesi, zihninin yirmi yıldır bir yöne dönmüş olmasının sonucuydu: eksiğe. Garajda bu yön hayat kurtarıyordu. Ama zihin işten eve gelirken yönünü değiştirmiyordu. Kemal'in gözü bir otobüsün lastiğine nasıl bakıyorsa, Nilgün'ün gülüne de öyle bakıyordu.
Dizenin ikinci yarısındaki benzetme, alışkanlığın neden bu kadar sıkı izlediğini gösteriyor. Tekerlek öküzün ayağını izler. Öküz nereye basarsa tekerlek oradan geçer; öküz durursa tekerlek durur, öküz dönerse tekerlek döner. Tekerleğin kendi yolu yoktur. Kemal'in sofradaki sözleri de böyleydi; zihin eksiğe döndüğü anda söz arkasından geliyordu. Ve bu sözlerin bir sonucu vardı: Nilgün'ün sessizleşmesi, Can'ın notunu artık göstermemesi, akşam yemeklerinin uzayan suskunlukları. Tekerlek, öküzün açtığı izden geçiyordu.
Bu yüzden «eleştirmeyeceğim» kararı tutmuyordu. Kemal tekerleği durdurmaya çalışıyordu; ama öküz hâlâ aynı yöne yürüyordu. Bir alışkanlığı yalnızca davranış düzeyinde bastırmak, zihnin yönü değişmedikçe, sürekli bir zorlanma demekti. Ve zorlanma yorulduğunda, tekerlek yine eski izden akardı.
İkiz dizenin öbür yarısı da gözden kaçmamalı. Arı bir zihinle konuşan için mutluluk, onu hiç bırakmayan bir gölge gibi izler. Tekerlek ile gölge aynı izleme biçimini anlatıyor; fark yalnızca öküzün hangi yöne yürüdüğünde. Kemal'in yirmi yılda kurduğu iz, yalnızca kendisini değil, ailesini de etkiliyordu: Can'ın notunu artık göstermemesi, Nilgün'ün güllerini artık göstermemesi. Bir zihin alışkanlığı, çevresindekilerin alışkanlıklarını da biçimlendiriyordu.
Derinleşme
Majjhima Nikāya'nın yirminci konuşmasında Buda, zihinde tekrar tekrar beliren zararlı düşüncelerle başa çıkmanın beş yolunu anlatır. İlki, bir zanaattan alınmış bir benzetmeyle gelir:
«Bir keşiş, bir konuya odaklandığında arzuyla, öfkeyle ya da yanılgıyla bağlantılı kötü, zararlı düşünceler doğuyorsa, yararlı olanla bağlantılı başka bir konuya odaklanmalıdır. O böyle yaptıkça o kötü düşünceler bırakılır, sona erer. Bu, usta bir zanaatkârın ya da çırağının kaba bir kamayı daha ince bir kamayla çakıp çıkarmasına benzer.»
Kama benzetmesi, alışkanlığın nasıl değiştiğine dair çok somut bir bilgi taşıyor. Bir tahtaya çakılmış kaba bir kamayı elle çekip çıkarmak zordur; sıkı oturmuştur. Ama ustası onu çekmeye uğraşmaz. Daha ince bir kamayı aynı deliğe yerleştirir ve vurur. İnce kama, kaba kamanın yerini alarak onu dışarı iter. Delik boş kalmaz; içinde başka bir şey vardır artık.
Kemal'in «eleştirmeyeceğim» kararı, kaba kamayı elle çekmeye çalışmaktı. Buda'nın yöntemi ise başka bir şey yerleştirmekti. Kemal bir hafta boyunca küçük bir şey denedi: akşam sofraya oturduğunda, bir eksik söylemeden önce, gördüğü ve iyi olan bir şeyi söyleyecekti. Zorlama bir övgü değil, gerçekten gördüğü bir şey. İlk gece zorlandı: çorbanın tuzu yine aklına gelmişti. Sonra Nilgün'ün masaya koyduğu ekmeğe baktı. Fırından yeni çıkmıştı, kabuğu kızarmıştı. «Ekmek sıcak,» dedi. Nilgün şaşkınlıkla ona baktı.
İnce kama her gece aynı yere girmedi. Bazı akşamlar Kemal'in ağzından yine önce eksik çıktı. Ama zamanla bir şey değişti; bir eksik söylemeden önce bir iyiyi aramak, zihnin kendiliğinden yaptığı bir şey olmaya başladı. Gözü artık yalnızca yağ lekesini değil, yeni boyanmış kapıyı da görüyordu. Garajda da bir şey değişti: şoförlerden birinin otobüsünü her sabah tertemiz getirdiğini ilk kez fark etti ve ona söyledi. Şoför bir an ne diyeceğini bilemedi; yirmi yılda ilk kez.
Bir pazar Nilgün yine bahçede güllerinin önünde durdu. Kemal yanına geldi. Bir yaprakta yine bir leke vardı; Kemal onu gördü. Ama önce başka bir şey söyledi: «Bu kırmızı olanı ilk kez bu kadar büyük açıyor.» Sonra, Nilgün gülümsedikten sonra, ekledi: «Şu yaprakta bir leke var, ilaçlamak lazım galiba.» Nilgün bu kez kızmadı. Eksik hâlâ söyleniyordu; ama artık tek söylenen şey değildi.
Bu hikâyenin bir sınırı var. Kemal'in eksiği görme alışkanlığı işinde gerçekten değerliydi; Buda'nın yöntemi o bakışı yok etmeyi değil, onun tek bakış olmaktan çıkmasını öneriyor. Bir de, zihnin sürekli olumsuza kilitlendiği, her şeyde bir kusur gördüğü bir hâl, alışkanlığın ötesine geçip bir çökkünlüğe ya da kaygıya işaret edebilir. Kişinin kendine ve hayatına bakışı da aylarca böyle kararmışsa, bir psikologla görüşmek iyi bir başlangıçtır.
Öbür bilgeler
Adapazarı'ndaki muhasebeci Gökçe, yirmi yedi sigaranın her birinin bir şey bittiğinde yakıldığını bir deftere yazarak görmüştü (GAZ-K04.4). Gazâlî ona her gün bir lokma eksiltmeyi öğütlemişti; Buda ise Kemal'e bir kamanın yerine başka bir kama koymayı. Biri azaltarak, öbürü değiştirerek; ama ikisi de alışkanlığa bir darbeyle değil, sabırlı bir zanaatla yaklaşıyor.
Kütahya'da tabaklarına hep bir fırça darbesi daha ekleyen çini sanatçısı Hande'nin ustası, ona «elini çekmeyi» öğütlemişti (LAO-K04.3). Kemal'in eli de yirmi yıldır aynı yere uzanıyordu: eksiğe. Mehmet Usta'nın cümlesi ile Buda'nın kama benzetmesi, iki ayrı atölyeden gelen iki zanaatkâr bilgisi gibi.
Bugün bir kez dene
Kendinde tekrar eden bir zihin alışkanlığı bul: hep eksiği görmek, hep en kötüsünü düşünmek, hep kendini suçlamak. Bugün o alışkanlık her başladığında yalnızca fark et ve bir çentik at.
Sonra bir «ince kama» seç: aynı anda yapabileceğin, yararlı bir başka şey. Bir iyiyi aramak, bir nefes almak, bir soru sormak.
Bu hafta, eski alışkanlık her başladığında önce ince kamayı yerleştirmeyi dene. Eskisini çekip çıkarmaya uğraşma.
Yanında taşıyacağın soru
Tekerleğin hangi izden geçeceğini belirleyen öküzü, yani zihninin ilk dönüşünü, ne zaman fark ediyorsun?