Açılış
Berk otuz iki yaşında, Aydın'da bir spor salonunda kişisel antrenör. Spora yedi yıl önce, bir trafik kazasından sonra başladı. Belinde fıtık vardı, doktor ona sırt kaslarını güçlendirmesini söylemişti. Altı ay düzenli çalıştı; ağrısı geçti, sabahları yataktan rahat kalkmaya başladı. O günlerde aynaya bakınca içinde bir minnet vardı: bedeni ona geri dönmüştü.
Sonra bir şey değişti. Ağrı gitmişti ama Berk salondan çıkmadı. Önce on kilo kas almak istedi; aldı. Sonra yağ oranını yüzde ona indirmek; indirdi. Sonra telefonundaki yabancı vücut geliştiricilerin fotoğraflarına bakıp kollarının yeterince kalın olmadığını düşünmeye başladı. Her hedefe ulaştığında, aynada yeni bir eksik buluyordu. Şimdi günde iki kez antrenman yapıyor, her öğünü tartıyor, bir arkadaşının düğününe «diyetimi bozamam» diye gitmedi.
Geçen hafta salonda bir müşterisi, altmış yaşında beli ağrıyan bir emekli, ona teşekkür etti: «Sayende torunumu kucağıma alabiliyorum.» Berk sevindi. Ama o akşam eve dönünce aynanın karşısında yine kollarını ölçtü, yine bir santim eksik buldu. Yatağa uzandığında kendine bir soru sordu: «Ben bu işe belim için başlamıştım. Şimdi neyin peşindeyim?»
Bilgenin kapısı
Seneca on altıncı mektubunda, kendi sözü olmadığını açıkça belirterek Epikuros'tan bir cümle aktarır:
«Epikuros'un bir sözü de şudur: ‹Doğaya göre yaşarsan asla yoksul olmazsın; kanıya göre yaşarsan asla zengin olmazsın.› Doğanın istekleri azdır; kanının istekleri sınırsızdır. Diyelim ki birçok zenginin serveti senin elinde toplandı; talih seni altınlarla süsledi, mora bürüdü. Heykeller, resimler, lüksün tatmini için hangi sanat ne icat ettiyse onları da ekle. Bunlardan yalnızca daha fazlasını istemeyi öğrenirsin.»
Seneca bir Stoacıdır, Epikuros ise başka bir okulun kurucusu. Ama Seneca mektubunda, iyi söylenmiş her sözün kendisine ait olduğunu söyleyerek bu cümleyi sahiplenir.
Bakmadığın yer
Doyumsuzluğu genellikle çok şey istemek olarak düşünürüz. Az isteyen doyar, çok isteyen doymaz. Çözüm de basit görünür: daha az istemek. Berk'in kendine söylediği de buydu: «Belki fazla hırslıyım.» Ama bu teşhis bir şeyi kaçırıyordu. Berk her zaman çok şey istemiş biri değildi. Yedi yıl önce tek istediği, sabah ağrısız kalkmaktı. O istek gerçekleşmiş ve sönmüştü. Doyumsuzluk sonradan, başka bir istekle gelmişti.
Seneca'nın, daha doğrusu Epikuros'un ayrımı tam bu farkı adlandırıyor. İki tür istek var: doğaya göre olanlar ve kanıya göre olanlar. Doğanın istekleri azdır: açlık doyurulur, susuzluk giderilir, ağrı diner, beden güçlenir. Bu isteklerin bir sonu vardır. Berk'in ilk isteği böyleydi: belini güçlendirmek. Altı ayda tamamlanmıştı. Kanının istekleri ise sınırsızdır. Kanı, başkalarının ne düşündüğünden, neyin değerli sayıldığından, neyin yeterli görüldüğünden beslenir. Ve kanının bir ölçüsü yoktur; çünkü ölçü hep başkasının elindedir.
Berk'in ikinci isteği, kanıya göre bir istekti. Kollarının «yeterince kalın» olup olmadığını belirleyen şey bedeninin bir ihtiyacı değil, telefonundaki fotoğraflardı. O fotoğraflardaki bedenler, Berk'in bedeninin ölçüsü olmuştu. Ve o fotoğraflar hiç bitmiyordu; her gün yenisi geliyordu. Seneca'nın listesi burada çok yerinde: altın, mor elbise, heykeller, resimler. Bunlar insana yalnızca daha fazlasını istemeyi öğretir. Berk'in her yeni kas santimi de ona yalnızca bir santim daha istemeyi öğretiyordu.
Doğaya göre ve kanıya göre isteklerin ayrımı, Berk'in en tuhaf deneyimini de açıklıyordu: müşterisinin teşekkürü onu sevindirmiş, ama o sevinç aynanın karşısında hemen silinmişti. Müşterinin istediği doğaya göreydi: torununu kucağına almak. Berk ona bunu kazandırmıştı ve bu bir sondu, bir doyumdu. Berk'in kendi isteği ise kanıya göreydi ve onun hiçbir zaman bir sonu olmayacaktı. Aynı salonda, aynı ağırlıklarla, biri doyuyor, öteki hiç doymuyordu.
Derinleşme
Seneca mektubunu, bir isteğin hangi türden olduğunu anlamak için basit bir ölçütle kapatır:
«Doğal istekler sınırlıdır; sahte kanıdan doğanların ise duracak bir noktası yoktur. Sahtenin sınırı yoktur. Bir yolda yürürken bir sonu vardır; ama yolunu kaybettiğinde, dolaşmanın sonu yoktur. Bu yüzden adımlarını boş şeylerden geri çek. Aradığın şeyin doğal bir isteğe mi, yanıltıcı bir isteğe mi dayandığını bilmek istediğinde, belirli bir noktada durup duramayacağına bak. Uzun bir yol gittikten sonra gözünün önünde hep daha uzak bir hedef olduğunu görürsen, bu durumun doğaya aykırı olduğundan emin olabilirsin.»
Seneca'nın ölçütü bir sınav gibi kullanılabilir: bu isteğin bir durma noktası var mı? Berk bu sınavı kendi hayatına uyguladığında, iki isteği ayrı ayrı gördü. Belini güçlendirme isteğinin bir durma noktası vardı ve o nokta altı ayda gelmişti. Kollarını kalınlaştırma isteğinin ise yoktu. On kilo, sonra yüzde on yağ, sonra bir santim daha; her varılan yerde «daha uzak bir hedef» görünüyordu. Seneca'nın dilinde Berk yolda değildi; yolunu kaybetmişti.
Yol ile kayboluş arasındaki fark, Berk'in salondaki işinde de görünüyordu. Müşterilerine her zaman bir hedefle başlardı: belin ağrımasın, merdiven çıkarken nefesin kesilmesin, torununu kucağına al. Bu hedeflerin hepsinin bir sonu vardı; ulaşıldığında müşteri ya bırakır ya da yeni, gerçek bir ihtiyaçla devam ederdi. Berk başkaları için yolu biliyordu. Kendisi için kaybolmuştu.
Bir hafta sonu Berk bir deney yaptı. Telefonundaki vücut geliştirici hesaplarını takipten çıkardı. Sonra bir kâğıda iki sütun çizdi: bedeninin gerçekten neye ihtiyacı vardı, ve kanının ondan ne istiyordu? Birinci sütun kısaydı: ağrısız bir bel, güçlü bir sırt, nefes nefese kalmadan çıkılan merdiven, yeterli uyku, iyi beslenme. İkinci sütun hiç bitmiyordu.
Ertesi hafta antrenmanını günde bire indirdi. Tartıyı mutfaktan kaldırdı. Bir sonraki düğüne gitti; pilavdan ve tatlıdan yedi, halaya katıldı. Ertesi sabah aynaya baktığında kollarında bir değişiklik yoktu. Ama belinde bir ağrı da yoktu, ve Berk bunun için yedi yıl önceki minneti yeniden hissetti. Seneca'nın dediği gibi, doğaya göre yaşayan yoksul olmaz: Berk'in bedeni ona zaten gerekeni veriyordu.
Bu hikâyenin dikkatle ele alınması gereken bir tarafı var. Spor yapmak, güçlenmek, bir bedeni geliştirmek kendiliğinden bir kanı köleliği değildir; doğal bir isteğin içinden de büyüyebilir. Ama aynada sürekli bir eksik görmek, yemeği kontrol edememe korkusuyla sosyal hayattan çekilmek, sağlığa zarar verecek düzeyde antrenman ya da madde kullanımı, bir beden algısı bozukluğunun işareti olabilir. Böyle bir tabloda yardım, bir spor hekiminden ve beden algısı üzerine çalışan bir klinik psikologdan gelir. Seneca'nın ölçütü bir farkındalık aracıdır; bir tedavinin yerine geçmez.
Öbür bilgeler
Fethiyeli kabin memuru Melis, telefonundaki haritayı maviye boyadıkça beyaz kalan ülkeleri daha çok görüyordu (BUD-K04.3). Berk'in aynası da aynı işi görüyordu: her kazanılan santim, eksik kalanı büyütüyordu. Raṭṭhapāla'nın karşı kıyıyı isteyen kralı ile Seneca'nın yolunu kaybetmiş yolcusu, aynı ufka bakıyor.
İzmit'te birikim hedefini ulaştığı gün üç katına çıkaran mühendis Sertaç'ın doyumsuzluğu yoksulluk korkusundan geliyordu (GAZ-K04.3). Berk'inki ise bir karşılaştırmadan. Gazâlî bu karşılaştırmayı «hep yukarıdakine bakmak» diye anlatıyor; Seneca ise «kanıya göre yaşamak». İkisi de ölçünün başkasının elinde olduğunu söylüyor.
Bugün bir kez dene
Şu an peşinde olduğun bir hedefi düşün: bir rakam, bir görünüş, bir başarı. Ona on altıncı mektubun ölçütünü uygula: bu isteğin bir durma noktası var mı? O noktayı bir cümleyle yaz.
Sonra iki sütun çiz: bu konuda gerçek ihtiyacın ne, kanının senden ne istiyor? Hangi sütun daha kısa?
Bu hafta, ikinci sütundaki ölçüyü belirleyen bir kaynağı bir süre kapat: bir hesap, bir uygulama, bir karşılaştırma. Sonra ne hissettiğine bak.
Yanında taşıyacağın soru
Peşinden koştuğun şeyin bir sonu var mı, yoksa her varışta ufuk biraz daha mı uzaklaşıyor?