Açılış
Sertaç otuz dokuz yaşında, İzmit'te bir kimya fabrikasında proses mühendisi. Maaşı iyi. Hafta sonları da serbest danışmanlık yapıyor; küçük fabrikalara proje çiziyor. Eşi Pınar öğretmen; iki çocukları var. Ev kendilerinin, kredisi bitti. Bankada bir birikimleri var.
Ama Sertaç'a hiçbir şey yetmiyor. Beş yıl önce kendine bir hedef koymuştu: belli bir birikime ulaşınca hafta sonu işlerini bırakacak, çocuklarıyla daha çok vakit geçirecekti. O hedefe iki yıl önce ulaştı. Ama ulaştığı gün hedefi üç katına çıkardı. «Enflasyon var,» dedi Pınar'a, «çocuklar okuyacak, emeklilik var, bir şey olursa.» Şimdi o yeni hedefe de yaklaşıyor ve içinde bir sonraki rakam şimdiden belirmiş.
Akşamları telefonunda lise arkadaşı Oğuzhan'ın paylaşımlarına bakıyor. Oğuzhan bir yan sanayi fabrikası kurmuş; yeni araba, yazlık, tatil fotoğrafları. Sertaç her seferinde içinde bir sızı hissediyor: «Ben neden hâlâ burada?» Geçen cumartesi oğlu Arda'nın okul gösterisi vardı. Sertaç bir danışmanlık toplantısındaydı. Pınar ona videoyu gönderdi. Sertaç izledi; oğlu sahnede bir şiir okuyor, gözleriyle seyircide bir şey arıyordu. Sertaç videoyu kapatıp telefonu masaya bıraktı ve uzun süre öyle oturdu.
Bilgenin kapısı
Gazâlî, İhyâ'nın mal sevgisini ve cimriliği ele alan kitabında, hırsın ve tamahın ilacını anlatırken, insanı ömür boyu mal toplamaya iten korkuya değinir:
«Şeytan ona fakirliği vaat eder ve şöyle der: ‹Toplamaya ve biriktirmeye hırs göstermezsen belki hastalanırsın, belki güçsüz düşersin, el açmanın zilletine katlanmak zorunda kalırsın.› Böylece onu ömrü boyunca, fakirlik korkusuyla, kazanç peşinde yorar. Sonra da onunla alay eder: ileride belki gelecek, belki hiç gelmeyecek bir yorgunluğu vehmederek, şimdi peşin bir yorgunluğa katlanmaktadır. Bunun gibisi için şöyle denmiştir: ‹Fakirlik korkusuyla saatlerini mal toplamaya harcayanın yaptığı şey, fakirliğin ta kendisidir.›»
Gazâlî bu bölümü, rızkın Allah'tan geleceğine güvenme bağlamında yazar. Ama alıntıladığı beyitteki gözlem bu bağlamın dışında da yalın bir hesaptır: fakirlikten korunmak için harcanan saatler, kendi başına bir yoksulluk olabilir.
Bakmadığın yer
Doyumsuzluğu genellikle eksik olanın peşinde koşmak olarak düşünürüz. İnsan bir şeyi henüz elde etmemiştir; elde edince doyacaktır. «Yetmiyor» diyen biri, gerçekten bir eksikliği olan biridir; eksiklik giderilince «yetiyor» diyecektir. Sertaç da hedeflerini böyle koymuştu. Belirli bir rakam, belirli bir güvence; ona ulaşınca durmak.
Gazâlî'nin anlattığı mekanizma bu düşünceyi tersine çeviriyor. Hırsın yakıtı eksiklik değil, korkudur: ya hastalanırsam, ya güçsüz düşersem, ya birine muhtaç kalırsam. Ve korkunun bir sınırı yoktur. Bir rakama ulaşınca korku bitmez; çünkü korkunun nesnesi o rakam değil, bilinmeyen gelecekti. Sertaç hedefine ulaştığı gün, korku bir sonraki rakama taşındı. Enflasyon, çocukların okulu, emeklilik, «bir şey olursa». Bunların her biri gerçek bir kaygıydı; ama hiçbiri bir rakamla kapanacak türden değildi. Gelecek her zaman bir rakam daha istiyordu.
Gazâlî'nin alay kelimesi bu yüzden çok yerinde. Şeytan insanla alay eder: ileride belki gelecek, belki hiç gelmeyecek bir yorgunluktan kaçmak için şimdi peşin bir yorgunluğa katlanır. Sertaç'ın hafta sonları tam olarak buydu. Belki bir gün gelecek bir yoksulluğa karşı, bugün kesin olarak yaşanan bir yoksulluk: çocuklarıyla geçmeyen cumartesiler, kaçırılan bir okul gösterisi, sahnede seyircide babasını arayan bir çocuk. Beytin dediği gibi, fakirlik korkusuyla harcanan saatler, fakirliğin kendisiydi. Yalnızca para cinsinden değil, zaman cinsinden.
Gazâlî aynı bölümün sonunda bir ilaç daha önerir ve bu ilaç Sertaç'ın akşamlarına doğrudan dokunuyor: insan dünyalık konusunda hep kendinden aşağıdakine bakmalı, yukarıdakine değil. Çünkü, Gazâlî'ye göre, şeytan insanın gözünü dünyalıkta hep yukarıdakine çevirir ve şunu fısıldar: «Neden aramayı gevşetiyorsun? Mal sahipleri yemekte, giyimde nimetler içinde.» Sertaç'ın telefonundaki Oğuzhan, bu fısıltının bugünkü sesiydi. Her yeni yazlık fotoğrafı, Sertaç'ın kendi rakamını küçültüyordu. Doyumsuzluğun bir kökü gelecekte, öteki ise yandaki komşudaydı.
Derinleşme
Gazâlî aynı ilaçlar arasında, kanaatin neden tercih edilmesi gerektiğini de bir karşılaştırmayla anlatır:
«Kanaatte, ihtiyaçsız olmanın izzeti; hırsta ve tamahta ise zillet vardır. Hırslı kişi yorgunluktan, tamahkâr kişi zilletten kurtulamaz. Kanaatte ise yalnızca arzulardan ve fazlalıklardan uzak durmanın acısı vardır; bu acıyı da kimse görmez. Hırsı ve tamahı çok olanın insanlara ihtiyacı da çok olur.»
Bu karşılaştırmanın inceliği, iki tarafın da bir bedeli olduğunu kabul etmesi. Gazâlî kanaati acısız bir yol gibi sunmuyor. Kanaatin de bir acısı var: fazlalıklardan vazgeçmenin acısı. Ama bu acı sessizdir, görünmez, insanı başkalarına bağlamaz. Hırsın bedeli ise yorgunluktur ve bu yorgunluk, Sertaç'ın hayatında her cumartesi görünür hâle geliyordu.
Sertaç bir akşam, Arda'nın gösteri videosunu izledikten birkaç gün sonra, bir hesap yaptı. Ama bu kez para hesabı değil, saat hesabı. Son iki yılda danışmanlık işlerine kaç cumartesi vermişti? Yetmiş sekiz. O yetmiş sekiz cumartesinin getirdiği para, bankadaki birikime eklenmişti. Peki o cumartesiler nereye eklenmişti? Hiçbir yere. Arda'nın iki okul gösterisi, kızı Zeynep'in ilk yüzme yarışması, Pınar'la bir yıldönümü. Beytin cümlesi bir kez daha aklına geldi: fakirlik korkusuyla harcanan saatler.
Ertesi hafta Sertaç bir karar verdi. Danışmanlık işlerini ayda bir cumartesiye indirdi. Birikim hedefini Pınar'la birlikte, oturup yazdılar: gerçekten neye ihtiyaçları vardı? Çocukların eğitimi, bir acil durum fonu, emeklilik için düzenli bir pay. Rakamı yazdılar ve altına bir cümle eklediler: «Buna ulaşınca durulacak.» Sertaç bu kez cümleyi Pınar'ın el yazısıyla yazdırdı; kendi eline güvenmiyordu.
Oğuzhan'ın paylaşımlarını sessize aldı. Gazâlî'nin öğüdünü kendi biçimiyle uyguladı: bir pazar, babasının İzmit'teki eski mahallesine gitti, çocukluk arkadaşlarından birini ziyaret etti. Arkadaşı bir oto tamircisiydi; dükkânı küçüktü, işleri zordu, ama Sertaç'ı kapıda sarılarak karşıladı ve ona çay demledi. Konuşurken Sertaç, kendi hayatında «yetmiyor» dediği şeylerin, bir başkasının hayatında bir lüks olduğunu gördü. Bu bir küçümseme değildi; bir orantı duygusuydu.
Bir sonraki okul gösterisinde Sertaç ön sıradaydı. Arda sahneye çıktığında gözleriyle yine seyircide bir şey aradı; bu kez buldu.
Bu hikâyede bir denge kurmak şart. Her «yetmiyor» bir hırs değildir. Kira, borç, enflasyon, düşük ücret, işsizlik gibi gerçek darlıklar içinde «yetmiyor» demek bir doyumsuzluk değil, bir gerçektir; bu durumda kanaat öğüdü yoksulluğu güzellemek için kullanılmamalıdır. Gazâlî'nin kitabı da geleceği düşünmeyi yasaklamıyor; ölçülü harcamayı, israftan kaçınmayı kanaatin ilk çaresi sayıyor. Bir de, birikim ne kadar büyük olursa olsun sürekli bir yoksulluk korkusu, uykusuzluk ve gerginlik yaşanıyorsa, bu artık bir hesap sorusu değil, bir sağlık sorusudur; bir psikiyatriste ya da psikoloğa danışmak gerekir.
Öbür bilgeler
İstanbul'daki yemek yazarı Ferit, olağanüstü bir tat bulamama korkusuyla annesinin tarhanasının tadını alamaz olmuştu (LAO-K04.2). Sertaç'ın doyumsuzluğu tatta değil, rakamdaydı; ama ikisinde de gözün hep bir sonrakine, bir yukarıdakine kilitlenmesi, önündekini görmeyi engelliyordu. Dao De Jing'in sade tadı ile Gazâlî'nin kanaati, bu kilidin iki anahtarı.
Adana'da annesinden kalan fincanları on yıllarca vitrinde tutan Nurten de yoksulluk korkusuyla yaşıyordu (STO-K04.2). Nurten o korkuyla hiçbir şey harcamıyordu; Sertaç ise o korkuyla durmadan kazanıyordu. Biri tutarak, öteki toplayarak aynı korkuya hizmet ediyordu. Seneca'nın provası ve Gazâlî'nin beyti, ikisine de aynı şeyi söylüyor: korkulan yoksulluk, çoğu zaman korkunun kendisinden daha hafiftir.
Bugün bir kez dene
Hayatında «yetmiyor» dediğin bir şeyi düşün: para, başarı, takdir, zaman. Kendine sor: bu bir eksiklik mi, yoksa bir korku mu? Korkuysa, neyden korkuyorsun?
Sonra bir saat hesabı yap: son bir ayda bu «yetmeyen» şey için kaç saat harcadın? O saatlerden neyi aldın?
Bu hafta bir kez, dünyalıkta kendinden yukarıdakine değil, aşağıdakine bak. Bir küçümsemeyle değil, bir orantı duygusuyla.
Yanında taşıyacağın soru
Fakirlikten korunmak için harcadığın saatler, seni hangi zenginlikten yoksun bırakıyor?