Açılış
Melis otuz beş yaşında, Fethiye'de doğmuş, şimdi İstanbul'da yaşayan bir kabin memuru. On iki yıldır uçuyor ve izin günlerinde de uçuyor. Telefonunda bir harita uygulaması var; gittiği her ülke haritada maviye boyanıyor. Şu an altmış dört ülke mavi. Hedefi yüz. Arkadaşları onu «dünyayı gezen kız» diye tanıyor; Melis de bu adı seviyor.
Ama son zamanlarda haritaya bakınca bir sevinç değil, bir eksiklik hissediyor. Altmış dört değil, otuz altı eksik görüyor. Yeni bir ülkeye indiği gün içini bir hafiflik kaplıyor; haritayı açıp yeni bir rengi boyuyor. İki gün sonra, otel odasında, bir sonraki rotayı araştırmaya başlıyor. Geçen ay Japonya'daydı; Kyoto'nun bir tapınak bahçesinde otururken aklı Peru'daydı. Fotoğrafları çekti, paylaştı, ama bahçeyi gerçekten gördüğünü hatırlamıyor.
Sonra annesi aradı: babası felç geçirmişti. Melis izin aldı, Fethiye'ye döndü. Babası hastanede birkaç gün kaldı, sonra eve geldi; konuşması bozulmuştu, sol eli tutmuyordu. Melis bir ay kalmaya karar verdi. İlk hafta içi içini yedi: bir aylık izin, haritada boş geçen bir ay. Bir gece, babasının yatağının yanındaki sandalyede, telefondaki haritaya bakarken kendine bir soru sordu: «Yüz ülkeye varsam ne olacak? Yüz birinci mi?»
Bilgenin kapısı
Majjhima Nikāya'da, Buda'nın öğrencisi Raṭṭhapāla, keşiş olduktan yıllar sonra Kuru ülkesinin kralı Koravya ile konuşur. Kral, Raṭṭhapāla'ya neden her şeyi bırakıp yola çıktığını sorar. Raṭṭhapāla, Buda'nın bir sözünü aktarır: «Dünya eksiktir, doymaz, arzunun kölesidir.» Kral bunun anlamını sorar. Raṭṭhapāla ona bir soru sorar:
«Ne dersin, büyük kral? Güvenilir, sözüne inanılır bir adam doğudan gelse ve sana şöyle dese: ‹Büyük kral, bil ki doğudan geliyorum. Orada büyük, zengin, kalabalık bir ülke gördüm; fili, atı, arabası, askeri çok; parası, tahılı, altını bol. Şu anki gücünle onu fethedebilirsin. Fethet onu, büyük kral!› Ne yapardın?» «Onu fetheder, orada da hüküm sürerdim.» Raṭṭhapāla aynı soruyu batı, kuzey, güney ve denizin ötesi için sorar; kralın cevabı hep aynıdır. «İşte Buda bunu kastederek söyledi: ‹Dünya eksiktir, doymaz, arzunun kölesidir.›»
Pali cümlenin üç kelimesi ayrı ayrı okunmaya değer: ūno, eksik; atitto, doymamış; taṇhādāso, arzunun kölesi. Raṭṭhapāla bu üç kelimeyi bir kralın ağzından, kendi cevabıyla doğrulatıyor.
Bakmadığın yer
Doyumsuzluğu genellikle bir hedefe henüz varamamak olarak düşünürüz. Altmış dört ülke, yüze varmamış olmaktır; yüze varınca doyulacaktır. Bir eksikliğin sonu vardır: liste biter, harita dolar, insan yerine yerleşir. Melis de böyle düşünüyordu. Yüz ülke bir varış noktasıydı; oraya vardığında «dünyayı gezdim» diyebilecekti.
Raṭṭhapāla'nın sorusu, kralı tam bu düşüncenin içinde yakalıyor. Kralın zaten zengin bir ülkesi var. Doğudan bir haber gelince onu da ister. Batıdan, kuzeyden, güneyden gelince onları da. Denizin ötesinden gelince onu da. Kral hiçbir aşamada «yeter» demiyor; çünkü her yeni ülke, bir eksiği kapatmıyor, bir sonraki eksiği görünür kılıyor. Bir fetih, haritanın kenarını biraz daha uzağa itiyor; kenarın ötesinde her zaman bir ülke daha var. Kralın doyumsuzluğu, fethettiği ülkelerin azlığından değil, haritanın kenarının hiç bitmemesinden geliyor.
Melis'in haritası bunun bugünkü biçimiydi. Her mavi ülke, bir eksikliği kapatmıyor, haritadaki beyaz alanları daha belirgin hâle getiriyordu. Altmış dört maviye bakan göz, otuz altı beyazı görüyordu. Ve yüze varıldığında da beyaz kalacaktı: yüz doksan küsur ülkenin geri kalanı. Haritanın kendisi, doyumsuzluğun aracıydı. Her boyama, bir sonraki boyamaya bir davetiye.
Pali kelimelerin üçüncüsü belki en sertiydi: köle. Melis kendini özgür biri sanıyordu; dünyayı gezen, hiçbir yere bağlı olmayan. Ama Kyoto'daki tapınak bahçesinde aklının Peru'da olması, bir özgürlük değildi. Bir sonraki ülke onu her yere götürüyor, hiçbir yerde bırakmıyordu. Bahçede oturan bir beden vardı; ama o bedenin sahibi, arzunun emriyle başka bir kıtadaydı. Raṭṭhapāla'nın kralı da böyleydi: zengin bir ülkenin hükümdarı, ama doğudan gelen her habercinin kölesi.
Doyumsuzluğun bir başka bedeli de, en yakındakini görünmez kılmasıydı. Melis on iki yılda altmış dört ülke görmüştü; ama babasıyla en son ne zaman bir öğleden sonrayı birlikte geçirdiğini hatırlamıyordu. Babası her telefonda «Bir gelsen» derdi; Melis «Bir sonraki izinde» derdi. Bir sonraki izin hep bir sonraki ülkeye gidiyordu.
Derinleşme
Raṭṭhapāla konuşmasını şiirle bağlar:
«Dünyada zengin insanlar görüyorum; kazandıkları serveti yanılgı yüzünden vermiyorlar, hırsla biriktiriyorlar, daha fazla zevk istiyorlar. Yeryüzünü zorla fetheden, denizden denize ülkeye hükmeden bir kral, denizin bu kıyısıyla doymaz, karşı kıyısını da ister. Kral da, başka birçok insan da, arzudan kurtulmadan ölüme varır; bedenlerini eksik bırakarak giderler, çünkü bu dünyada zevklerle doyum yoktur.»
Dhammapada da aynı şeyi bir cümleye sığdırır: «Para yağmuru yağsa bile, zevklerde doyum bulunmaz.»
«Denizin bu kıyısıyla doymamak.» Melis Fethiye'de, kelimenin tam anlamıyla denizin bu kıyısında büyümüştü. On iki yıl boyunca hep karşı kıyıları istemişti. Şimdi bir aylığına bu kıyıdaydı ve ilk hafta onu bir hapis gibi yaşadı.
İkinci hafta bir şey değişti. Babasının fizik tedavisi için her sabah evden hastaneye yürüyorlardı; babası koluna girerek, yavaş yavaş. Yol, Melis'in çocukluğunda okula gittiği yoldu. Babası her köşede bir şey hatırlıyordu: «Burada fırın vardı», «Şu evde öğretmenin otururdu». Konuşması bozuktu, cümleleri yarım kalıyordu; Melis onları tamamlamayı öğrendi. Bir sabah babası durdu, denizi gösterdi ve zorlukla söyledi: «Sen... küçükken... buradan... gemileri... sayardın.» Melis hatırladı: körfeze giren tekneleri sayar, nereden geldiklerini tahmin ederdi.
Üçüncü hafta, bir pazar, babasını tekerlekli sandalyeyle Kayaköy'ün eteklerine götürdü. Yirmi dakika uzaklıktaki bu terk edilmiş köyü, otuz beş yıldır hiç gezmemişti. Dünyanın öbür ucundaki tapınakları görmüş, ama evinin arkasındaki taş evleri görmemişti. Babası güneşte oturdu, Melis yamaçta yürüdü. Telefonundaki harita uygulamasını açmadı. Haritada Fethiye zaten maviydi; ama Melis o gün bu kıyıyı ilk kez gördüğünü düşündü.
İzni bittiğinde Melis İstanbul'a döndü, uçmaya devam ediyor. Haritayı silmedi. Ama yüz hedefini bir kenara koydu. İzinlerinin bir kısmını artık Fethiye'ye ayırıyor. Geçen ay Lizbon'daydı; bir kafede oturdu, bir sonraki rotayı araştırmadı. Kahvesinin bitmesini bekledi, sokağı izledi.
Bu hikâyede bir dengeyi korumak gerekiyor. Gezmek, merak etmek, dünyayı görmek kendiliğinden bir arzu köleliği değildir; Raṭṭhapāla da kralın ülkesini yönetmesini değil, hiçbir ülkenin ona yetmemesini sorguluyor. Bir de, felç geçirmiş bir yakının bakımı ağır bir yüktür; Melis'in bir ayı bir seçimdi ve herkes için mümkün değil. Bakım yükünü tek başına taşıyan aile üyeleri için evde bakım hizmetleri, sosyal destekler ve yükü paylaşmak meşru yollardır. Son olarak, hiçbir şeyin yetmediği hissi bazen bir karakter özelliği değil, uzun süren bir tükenmişliğin ya da çökkünlüğün işaretidir; bunun için bir uzmanla görüşmek gerekebilir.
Öbür bilgeler
İzmit'te yetmiş sekiz cumartesisini danışmanlık işlerine verdiğini hesaplayan mühendis Sertaç'ın hedefi de, ulaşıldığı gün üç katına çıkmıştı (GAZ-K04.3). Melis'in haritası ile Sertaç'ın birikim rakamı aynı işi görüyordu: her ulaşılan nokta, bir sonraki noktayı görünür kılıyordu. Gazâlî bu kaymanın kökünü fakirlik korkusunda, Buda ise arzunun kendisinde buluyor.
Annesinin tarhanasını ikinci tasla bitiren yemek yazarı Ferit de, olağanüstüyü kovalarken sıradanı kaybetmişti (LAO-K04.2). Melis'in Kyoto'da göremediği bahçe ile Ferit'in tadamadığı çorba, aynı kayıp: başka bir yerde olma isteğinin, burada olanı silmesi.
Bugün bir kez dene
Hayatında «yüz» gibi bir hedef var mı: bir sayı, bir liste, bir koleksiyon, bir rakam? Ona her yaklaştığında ne hissediyorsun: bir doyum mu, yoksa geriye kalanın ağırlığı mı?
Bugün, yaşadığın yerin yakınında, yıllardır «bir gün gideceğim» dediğin ama hiç gitmediğin bir yer düşün: bir sokak, bir park, bir köy, bir komşu.
Bu hafta oraya git. Fotoğraf çekmeden, paylaşmadan, bir sonraki yeri düşünmeden.
Yanında taşıyacağın soru
Karşı kıyıyı isterken, bu kıyıda seni bekleyen kimi, neyi görmedin?