İçeriğe geç

Lao Tzu ve Zhuangzi ile · Arzu, nefs ve alışkanlık

Ağzına kadar dolu kap

Neden hiçbir şey yetmiyor?

1.225 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Hande otuz yedi yaşında, Kütahya'da çini sanatçısı. On iki yaşında bir atölyede fırça yıkayarak başladı; şimdi kendi atölyesi var. Ustası Mehmet Usta ona çizgiyi, sırrı, fırının huyunu öğretti. Hande'nin tabakları şehirde biliniyor; ince, temiz, dengeli.

Ama Hande hiçbir işini bitiremiyor. Daha doğrusu, bitirdiği hiçbir işi bitmiş saymıyor. İki ay sonra İstanbul'da bir sergisi var; galeri on iki parça bekliyor. Hande'nin elinde on beş tabak var ama hiçbirini teslim edemiyor. Her birinde bir eksik buluyor: bir rumi biraz kalın, bir lale yaprağının kıvrımı biraz sert, bir bordürün arası biraz geniş. Bir tabağı bir kez daha boyuyor, bir kez daha fırına veriyor. İkinci fırında renk bozuluyor; tabağı atıyor, yeniden başlıyor.

Geçen hafta galeriden telefon geldi; parçalar ne zaman gelecekti? Hande «Az kaldı» dedi. O akşam atölyede, elinde fırça, ışığın altında bir lalenin yaprağını dördüncü kez inceltmeye çalışırken, yaprak kırıldı; fırçanın ucu sırrı kazımıştı. Hande tabağı masaya bıraktı ve ilk kez ağladı. Kapıda Mehmet Usta duruyordu; seksen yaşında, bastonuyla, bir şey getirmeye uğramıştı. Bir süre tabağa baktı, sonra tek bir cümle söyledi: «Kızım, çini bitince elini çekmek de ustalıktır.»

Bilgenin kapısı

Dao De Jing'in dokuzuncu bölümü, doluluk ve keskinlik üzerine kısa bir uyarıdır:

«Bir kabı tutup ağzına kadar doldurmak, zamanında durmak kadar iyi değildir. Bir ucu bileyip keskinleştirmek, onu uzun süre koruyamaz. Salonu altın ve yeşimle dolu olan, onları koruyamaz. Zenginlik ve şan kibre varırsa, kendi felaketini kendi getirir. İş tamamlanınca çekilmek, göğün yoludur.»

Wang Bi bu bölümün ikinci cümlesine şu notu düşer: «Ucu önce sivriltip, sonra bir de keskinleştirirsen, kırılması kaçınılmazdır.» Son cümledeki 功遂身退 ise, iş tamamlanınca kişinin kendini geri çekmesi demektir.

Bakmadığın yer

Doyumsuzluğu genellikle daha fazlasını istemek olarak düşünürüz: daha çok para, daha çok eşya, daha çok ülke. Ama Hande'nin doyumsuzluğu bir miktar meselesi değildi. Daha fazla tabak istemiyordu; on beş tabağı vardı ve galeri on iki istiyordu. Onun istediği, her tabağın daha iyisiydi. Ve bu istek bir erdem gibi görünüyordu: işini ciddiye alan, özen gösteren, kolay olanla yetinmeyen bir ustanın isteği.

Lao Tzu'nun kabı bu erdemin içinde saklı bir doyumsuzluğu gösteriyor. Ağzına kadar dolu bir kap, boş bir kaptan daha değerli görünür. Ama taşınamaz; her adımda dökülür. Doldurmanın bir noktasında, eklenen her damla kabı daha değerli değil, daha taşınamaz yapar. Hande'nin tabakları bu noktayı çoktan geçmişti. Her yeni fırça darbesi, tabağı daha iyi değil, daha kırılgan yapıyordu. İkinci fırında bozulan renkler, dördüncü kez inceltilen yaprak; bunlar dolu bir kabın dökülen damlalarıydı.

Keskinlik benzetmesi de buraya dokunuyor. Wang Bi'nin notu açık: önce sivriltip sonra bir de bilersen, uç kırılır. Hande'nin çizgisi zaten inceydi; zaten sivri. Ama o sivriliği bir daha, bir daha bilemeye çalışıyordu. Atölyedeki o akşam, yaprağın kırılması tam olarak buydu: bilenmiş bir uç, bir kez daha bilenmeye çalışılınca kırılmıştı.

Hande'nin doyumsuzluğunun bir başka yüzü de, bitirememenin kendisinin bir kayıp olmasıydı. On beş tabak, atölyede kimsenin görmediği bir yerde duruyordu. İstanbul'daki sergi, o tabakların ilk kez başkalarının gözüyle buluşacağı yerdi. Hande her tabağı «daha iyi» yapmaya çalışırken, onları hiçbir göze ulaştırmıyordu. Mükemmel olmayan bir tabak teslim edilemezdi; mükemmel bir tabak ise hiç yoktu. Arada, atölyenin rafında, hiç görülmeyen bir sanat birikiyordu.

Bölümün son cümlesi bu birikimin ilacını söylüyor: iş tamamlanınca çekilmek. Lao Tzu buna «göğün yolu» diyor. Mevsimler de böyledir; Wang Bi'nin notu da bunu söyler: dört mevsim döner, işini tamamlayan yerini bırakır. Bahar yazı beklemez, çiçeği mükemmelleştirmek için durmaz. Mehmet Usta'nın cümlesi de bu bilgiden geliyordu: çini bitince elini çekmek de ustalıktır.

Derinleşme

Otuz üçüncü bölüm, kısa cümlelerden bir dizidir; içlerinden biri bu konunun tam ortasına düşer:

«Başkalarını bilen zekidir; kendini bilen aydınlanmıştır. Başkalarını yenen güçlüdür; kendini yenen kudretlidir. Yetinmeyi bilen zengindir.»

Bu üç cümle bir zincir gibi okunabilir. Hande başkalarının işlerini çok iyi biliyordu; bir tabağa bakınca ustasını, okulunu, yüzyılını söyleyebilirdi. Ama kendi işine bakınca yalnızca eksiği görüyordu. Kendini bilmek, kendi işinin ne zaman tamam olduğunu bilmek demekti. Ve kendini yenmek, o «biraz daha» sesini yenmek demekti. Bu ikisi olunca, üçüncüsü gelir: yetinmeyi bilmek. Ve yetinmeyi bilen, Lao Tzu'ya göre, zengindir. Hande'nin rafındaki on beş tabak, yetinmeyi bilmeyen birinin elinde bir eksiklik yığınıydı; yetinmeyi bilen birinin elinde bir sergi olabilirdi.

Mehmet Usta o akşam atölyede bir süre oturdu. Hande'nin rafındaki tabakları tek tek indirdi, ışığa tuttu. Sonra bir şey yaptı: on iki tabak ayırdı ve bunları masanın bir ucuna dizdi. «Bunlar bitmiş,» dedi. «Sen bitmediklerini sanıyorsun, çünkü onları yapanı biliyorsun. Bakan bilmez. Bakan yalnızca tabağı görür.» Sonra kalan üç tabağı gösterdi: «Bunlarla da oyna. Ama bunları değil, bunları yolla.»

Usta, çıkmadan önce bir şey daha anlattı. Kırk yıl önce, kendi ustasının atölyesinde, bir vazoyu tam bir yıl elinden bırakamamıştı. Her hafta bir motif eklemiş, bir rengi koyulaştırmıştı. Sonunda vazo fırında çatlamıştı. «O vazoyu bitirmeyi bilseydim,» dedi, «bugün bir müzede olurdu. Bitirmeyi bilmediğim için, bir çöplükte.» Hande ustasının yüzüne baktı; seksen yaşındaki adamın gözünde hâlâ o vazonun yası vardı.

Hande ertesi gün on iki tabağı paketledi. Paketlerken ellerinin titrediğini fark etti; her tabakta, kimsenin göremeyeceği bir eksik görüyordu hâlâ. Ama bu kez fırçayı almadı. Lao Tzu'nun dokuzuncu bölümünü bir kâğıda yazıp atölyenin duvarına astı: iş tamamlanınca çekil.

Sergi açıldı. Hande açılışta, kendi tabaklarının önünde duran insanları izledi. Bir kadın, Hande'nin kalın bulduğu rumiye uzun uzun baktı ve yanındakine fısıldadı: «Şuradaki kıvrıma bak, ne kadar canlı.» Hande o kıvrımı üç kez düzeltmeye çalışmış, beceremeyince bırakmıştı. Kadının canlı bulduğu şey, Hande'nin bitiremediği yerdi. O akşam Hande galeriden çıkarken ilk kez bir işin arkasından bakmadı; atölyedeki üç tabak onu bekliyordu, ama acele etmiyordu.

Bu hikâyenin dengesini korumak gerekiyor. Ustalık, özen, yüksek bir ölçüt, bir sanatın onurudur; Lao Tzu da kötü işi övmüyor. Ama mükemmeliyetçilik bir noktadan sonra işi değil, işçiyi tüketir: teslim edilemeyen işler, ertelenen hayatlar, sürekli bir yetersizlik duygusu. Bu duygu işin ötesine taşıyor, uykuyu, iştahı, ilişkileri etkiliyorsa, kaygı ya da çökkünlükle ilişkili olabilir; bir ruh sağlığı uzmanıyla çalışmak, yalnızca «biraz daha gevşe» öğüdünden daha çok işe yarar.

Öbür bilgeler

Aydın'daki antrenör Berk'in aynası, her kazanılan santimde yeni bir eksik gösteriyordu; Seneca ona doğal isteğin bir durma noktası olduğunu, sahte isteğin ise olmadığını hatırlatmıştı (STO-K04.3). Hande'nin tabakları da Berk'in kolları gibiydi: dışarıdan bakana tamam, sahibinin gözünde hep bir santim eksik. İkisinde de durma noktasını belirleyen, işin kendisi değil, sahibinin hiç doymayan bakışıydı.

Felç geçiren babasıyla Kayaköy'ün eteklerine çıkan kabin memuru Melis, yıllarca haritasının boş kalan yerlerine bakıyordu (BUD-K04.3). Hande ise tabaklarının boş kalan yerlerine değil, dolu yerlerinin eksiklerine. Biri genişliğe, öteki derinliğe doyamıyordu. Raṭṭhapāla'nın karşı kıyısı ile Lao Tzu'nun ağzına kadar dolu kabı, iki ayrı yönden aynı taşmayı gösteriyor.

Bugün bir kez dene

Elindeki bitmemiş bir işi düşün: bir yazı, bir proje, bir hediye, bir düzenleme. Kendine sor: bu iş gerçekten bitmemiş mi, yoksa ben mi bitmiş saymıyorum?

Bir başkasına, o işi yapanı bilmeyen birine göster. Ne gördüğünü sor.

Bu hafta, bitmiş saymadığın bir işi teslim et, gönder ya da paylaş. Ve sonra elini çek.

Yanında taşıyacağın soru

Kabını ağzına kadar doldurmaya çalışırken, onu taşıyamaz hâle mi getiriyorsun?