İçeriğe geç

Stoacılar: Epiktetos, Marcus Aurelius, Seneca ile · Arzu, nefs ve alışkanlık

Vitrindeki fincanlar

Hazdan korkmak da esir eder mi?

1.236 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Nurten altmış bir yaşında, Adana'da emekli bir tekstil işçisi. Çocukluğu Ceyhan'ın bir köyünde, yedi kardeşli bir evde geçti; ayakkabılar abladan kardeşe geçer, et bayramdan bayrama görülürdü. On beş yaşında fabrikaya girdi, otuz yıl dokuma tezgâhında çalıştı. Eşi Mustafa üç yıl önce öldü; arkasında küçük bir birikim ve Nurten'in kendi emekli maaşıyla birlikte rahat yetecek bir gelir bıraktı.

Ama Nurten rahat yaşamıyor. Salondaki vitrinde annesinden kalma, hiç kullanılmamış bir porselen fincan takımı duruyor; «misafire» diye saklanıyor, ama hiçbir misafire çıkarılmadı. Belinde ağrı var, doktor yeni bir yatak önerdi; Nurten yirmi yıllık yatağında yatmaya devam ediyor. Kızı Gülay ona bir kış montu aldı; mont dolapta etiketli duruyor, Nurten eski montunu giyiyor. Torunu Ada'nın düğününde bile yeni bir elbise almadı.

Bir pazar Gülay annesiyle konuşmaya oturdu: «Anne, paran var. Neden hiçbir şeyin tadını çıkarmıyorsun?» Nurten bir süre sustu. Sonra içinden yıllardır geçen cümleyi ilk kez yüksek sesle söyledi: «Alışırsam, kızım. Bir yatağa, bir monta, o fincanlara alışırsam, sonra yoksa ne yaparım? Yoksulluğu bilen biri olarak, rahata alışmaktan korkuyorum.»

Bilgenin kapısı

Seneca, Lucilius'a yazdığı on sekizinci mektupta, insanın talihin bir gün elinden alabileceği şeylere karşı nasıl hazırlanacağını anlatır. Ama hazırlığın amacını da açıkça söyler:

«Belirli günler ayır; bu günlerde en kıt, en ucuz yiyecekle, kaba ve sert bir giysiyle yetin ve bu arada kendine şunu sor: ‹Korktuğum durum bu muydu?› Yoksullukla yakınlık kuralım ki talih bizi hazırlıksız yakalamasın. Yoksulluğun bir yük olmaktan ne kadar uzak olduğunu bir kez öğrenirsek, zenginliği daha büyük bir rahatlıkla yaşarız.»

Seneca bu provanın «birkaç gün», bazen biraz daha uzun sürmesini öneriyor; amaç onu bir hayat biçimine çevirmek değil, korkuyu sınamak.

Bakmadığın yer

Hazdan uzak durmayı genellikle bir tutumluluk, bir sağduyu olarak görürüz. Yoksulluğu tanıyan biri, eline geçeni harcamaz; kötü günlere saklar. Bu, akıllıca bir korunmadır. Nurten'in hayatı da bu sağduyunun üstüne kurulmuştu. Çocukken yoksulluğu yaşamıştı; bir daha yaşamamak için her rahatı, her zevki erteliyordu. Ama sağduyu ile korku bazen aynı kılığa girer; dışarıdan bakan ikisini kolay ayırt edemez, çoğu zaman o kılığın içindeki insan da edemez.

Seneca'nın mektubu bu sağduyunun içinde gizlenen bir korkuyu açığa çıkarıyor. Seneca da yoksulluğa hazırlanmayı öneriyor; ama bir farkla. Onun önerdiği, belirli günlerde, bilinçli olarak, yoksulluğu denemek ve sonra kendine «Korktuğum bu muydu?» diye sormak. Yani provanın bir başı ve bir sonu var; ve sonunda bir soru soruluyor. Nurten'in provasının ise başı da sonu da yoktu. Kırk beş yıldır her gün yoksulluğu prova ediyordu; ama hiçbir gün o soruyu sormamıştı. Prova bitmediği için, korku da hiç sınanmamıştı.

Mektubun en şaşırtıcı cümlesi ise sonuçta: yoksulluğun yük olmadığını öğrenen, zenginliği daha büyük bir rahatlıkla yaşar. Seneca'nın amacı hazdan vazgeçirmek değil, hazzı korkudan kurtarmak. Yoksulluktan korkan biri, eline geçen her rahatı ya kaybetme korkusuyla tüketir ya da hiç dokunmadan saklar. Yoksulluğu tanıyan ve ondan korkmayan biri ise, bir yatağın, bir montun, bir fincanın tadını rahatça çıkarabilir; çünkü onu kaybederse yaşayabileceğini bilir.

Nurten'in fincanları bu korkunun en açık resmiydi. Annesinden kalan, hiç kullanılmamış bir takım. Nurten onları kırılır diye, eskir diye, «alışırım» diye kullanmıyordu. Ama vitrinde duran fincan, sahibine hiçbir zevk vermiyordu; yalnızca bir korkunun vitriniydi. Nurten yoksulluktan kaçmak için zenginliğin içinde yoksul yaşıyordu. Ve bu, Seneca'nın önerdiği provanın tam tersiydi: prova yoksulluğu tanımak içindir, ona teslim olmak için değil.

Derinleşme

Seneca, beşinci mektubunda, sadelik ile kendine eziyet etmek arasındaki sınırı çizer:

«İlkemiz, bildiğin gibi, ‹doğaya uygun yaşa›dır; ama bedene işkence etmek, zahmetsiz bir zarafetten nefret etmek, bile bile pis olmak, yalnızca sade değil iğrenç ve itici yiyecekler yemek doğaya tamamen aykırıdır. Nasıl ki nadide lezzetler peşinde koşmak bir lüks işaretiyse, alışılmış olandan ve çok pahalıya mal olmayandan kaçınmak da bir delilik işaretidir. Felsefe sade yaşamayı ister, kefaret ödemeyi değil.»

Nurten'in yirmi yıllık yatağı, beli ağrıdığı hâlde değiştirmediği yatak, Seneca'nın «bedene işkence» dediği şeye çok yakındı. Bu bir lüks değildi; doktorun önerdiği, sıradan, makul bir ihtiyaçtı. Seneca'nın kelimesiyle, «alışılmış olandan ve çok pahalıya mal olmayandan kaçınmak», bir sadelik değil, bir tür delilikti. Nurten bunu bir erdem sanıyordu. Seneca ise ona kefaret diyor: işlenmemiş bir suçun cezasını çekmek gibi.

Gülay'ın o pazar akşamki sorusundan sonra Nurten, Seneca'nın provasını tersinden denemeye karar verdi. Bir hafta boyunca kendine bir şey vermeyi; ve hafta sonunda sormayı: «Korktuğum bu muydu?» İlk gün vitrinden bir fincan çıkardı ve sabah kahvesini onunla içti. Elleri titredi; fincan kırılacak sandı. Kırılmadı. İkinci gün kızının aldığı montu giydi, çarşıya indi. Kimse ona bakmadı, hiçbir şey olmadı. Hafta sonunda Gülay'la birlikte gidip yeni bir yatak seçti.

Yeni yatakta ilk gece uzun süre uyuyamadı. İçinde tanıdık ses konuştu: «Alışacaksın. Sonra ne yapacaksın?» Nurten bu kez sese cevap verdi. Çocukluğunu düşündü: abladan kalan ayakkabılar, bayramdan bayrama et, yedi kardeşin aynı odada yattığı kış geceleri. Ve fark etti ki, o yoksulluğu yaşamıştı ve ondan sağ çıkmıştı. Yarın her şey elinden gitse, yine yaşayabilirdi. Seneca'nın dediği gibi: yoksulluğun bir yük olmaktan ne kadar uzak olduğunu biliyordu. Bunu bildiği için, yatağın tadını korkmadan çıkarabilirdi. O gece, yıllardır ilk kez, belinde ağrı olmadan uyudu.

Fincanlar artık vitrinde değil, mutfak dolabında. Nurten her sabah birini kullanıyor. Geçen ay biri kırıldı. Nurten parçaları toplarken bir an içi sızladı, sonra güldü: «Anam olsa, ‹fincan kırıldı, bir şey olmadı› derdi.» Kalan beş fincanla Ada'yı ve kocasını kahveye çağırdı.

Bu hikâyenin dengesini korumak için iki şey söylemek gerekiyor. Birincisi, gerçek bir maddi güvencesizlik varsa, harcamaları kısmak ve geleceğe para ayırmak bir korku değil, sorumluluktur; Seneca'nın öğüdü bütçe yapmaya karşı değil, yoksulluğu bir hayat boyu cezaya çevirmeye karşı. İkincisi, eşya biriktirip hiç kullanmamak, en küçük harcamada yoğun kaygı yaşamak, bazen yaşanmış bir yoksulluğun ya da kaybın bıraktığı derin bir iz olabilir. Böyle bir kaygı günlük hayatı daraltıyorsa, bir psikolojik danışmanla konuşmak, o izi yalnız taşımaktan daha iyi bir yoldur.

Öbür bilgeler

Trabzon'da babasından kalan kemençeyi rafa kaldırıp sabah dörtte soğuk duşa giren genç yazılımcı Emir de hazdan korkuyordu; ama onun korkusu bir bağımlılığa geri dönmekti (BUD-K04.2). Nurten'inki ise yoksulluğa geri dönmekti. Buda Emir'e telin doğru gerginliğini, Seneca Nurten'e provanın sonunda sorulacak soruyu gösteriyor. İkisinde de korku, haz yerine geçmiş bir efendiydi.

Isparta'daki eczacı Oğuz, sofrada tatlıyı reddedip gece buzdolabının başında yiyordu (GAZ-K04.2). Nurten ise ne gündüz ne gece yiyordu; onun hazzı bir vitrinin camının arkasında bekliyordu. Ebu Süleyman'ın terk edilen şeyden azıcık tatma öğüdü ile Seneca'nın «korktuğum bu muydu» sorusu, iki ayrı kapıdan aynı odaya giriyor.

Bugün bir kez dene

Evinde «özel bir gün için» sakladığın ama hiç kullanmadığın bir şey bul: bir fincan, bir giysi, bir koku, bir defter.

Bugün onu sıradan bir gün için kullan. Kullanırken içinden geçen korkuyu fark et ve adını koy.

Akşam kendine Seneca'nın sorusunu sor, ama tersinden: «Kaybetmekten korktuğum bu muydu? Kaybetsem, yaşayamaz mıydım?»

Yanında taşıyacağın soru

Yoksulluktan korunmak için, zenginliğin içinde yoksul mu yaşıyorsun?