Açılış
Oğuz kırk bir yaşında, Isparta'da eczacı. Çevresinde herkes onu «disiplinli Oğuz» diye tanıyor. Şeker yemiyor, alkol almıyor, sabah beşte kalkıp gül bahçelerinin arasındaki yolda koşuyor. Telefonunda her sabah koşu rotasının, kahvaltı tabağının fotoğrafını paylaşıyor; altına arkadaşlarının hayranlık dolu yorumları geliyor. Eczaneye gelen müşterilere de sağlıklı beslenmeyi anlatıyor; kendisini örnek göstermekten hoşlanıyor.
Geçen hafta kızı Elif'in sekizinci doğum günüydü. Kayınvalidesi Gülsüm Hanım, Isparta'nın gül reçeliyle süslenmiş bir pasta yapmıştı. Mumlar söndürüldükten sonra herkes bir dilim aldı. Gülsüm Hanım Oğuz'a da bir tabak uzattı. Oğuz gülümseyerek geri çevirdi: «Ben şeker yemiyorum, biliyorsunuz.» Masadakiler başını salladı; biri «Ne irade!» dedi. Oğuz o sözden gizli bir hoşnutluk duydu. Elif babasına baktı, bir şey demedi.
O gece herkes yattıktan sonra Oğuz mutfağa indi. Işığı açmadı. Buzdolabının kapağını açıp, onun soğuk ışığında, ayakta, kalan pastanın üçte birini yedi. Sonra tabağı yıkadı, kaşığı yerine koydu, dişlerini fırçaladı. Yatağa döndüğünde içinde ağır bir utanç vardı. Bu ilk değildi. Arabasının torpidosunda çikolata, eczanenin çekmecesinde bir paket bisküvi saklıyordu.
Bilgenin kapısı
Gazâlî, İhyâ'nın arzular kitabında, yeme arzusunu terk eden kişiyi bekleyen iki tehlikeden söz eder. Birincisi, insanların önünde reddedip yalnızken yemektir. İkincisini şöyle anlatır:
«İkinci afet şudur: kişi arzuları terk edebilir, ama bununla tanınmaktan sevinir, arzulardan uzak duruşuyla ün kazanır. Bu durumda zayıf bir arzuya, yeme arzusuna karşı gelmiş, ondan daha kötü bir arzuya, makam arzusuna boyun eğmiştir. İşte gizli şehvet budur. Kendinde bunu fark ettiğinde, bu arzuyu kırmak yeme arzusunu kırmaktan daha önemlidir; yesin, bu onun için daha iyidir. Yeme arzusunu bırakıp gösteriş arzusuna düşen, akrepten kaçıp yılana sığınan kişi gibidir.»
Birinci afet için ise Gazâlî, bir zahit hakkında soru sorulan bir âlimin cevabını aktarır: «Toplulukla yemediğini yalnızken yer.» Gazâlî buna «büyük bir afet» der: eksiği gizleyip tersini göstermek, iki kat eksikliktir.
Bakmadığın yer
Hazdan korkmayı genellikle bir güç olarak görürüz. Tatlıyı geri çeviren, içkiyi reddeden, sabah erkenden kalkan insan, arzularına yenik düşmemiş biridir. Haz bir tuzaksa, ondan kaçan da tuzaktan kurtulmuştur. Oğuz da kendini böyle görüyordu: arzularının efendisi. Doğum günü masasındaki «Ne irade!» sözü de bunu onaylıyordu.
Gazâlî'nin iki afeti bu görüntünün arkasına bakıyor. Oğuz pastayı reddederken bir arzuyu yenmişti; ama aynı anda bir başka arzuyu doyurmuştu. Masadaki hayranlık, telefondaki yorumlar, «disiplinli Oğuz» adı. Gazâlî bunu açıkça adlandırıyor: zayıf bir arzuya karşı gelip daha kötüsüne boyun eğmek. Oğuz pastayı yemediği için değil, pastayı yemediğinin görülmesi için seviniyordu. Haz kaybolmamıştı; yer değiştirmişti. Ağızdan göze, şekerden alkışa geçmişti.
Gece yarısındaki mutfak ise Gazâlî'nin birinci afetinin ta kendisiydi: toplulukla yemediğini yalnızken yemek. Oğuz'un asıl esareti burada görünüyordu. Hazdan korkuyor, ama hazdan vazgeçemiyordu. Hazzı inkâr ettiği için, haz gizlice, karanlıkta, utançla geri dönüyordu. Ve her dönüşünde Oğuz'u biraz daha bağlıyordu. Gündüz şekerden korkuyor, gece şekerin esiri oluyordu. Bu bir özgürlük değil, iki zincirdi.
Gazâlî'nin «iki kat eksiklik» dediği şey de buradaydı. Oğuz'un tatlıya düşkünlüğü bir eksiklik sayılabilirdi; insanın tatlıdan hoşlanması kadar sıradan bir şey yok. Ama bu eksikliği gizleyip tersini, kusursuz bir disiplini göstermek, ikinci bir yük getiriyordu: yalan. Ve yalan, utancı büyütüyordu. Utanç büyüdükçe gece yemekleri artıyor, gece yemekleri arttıkça gündüzki gösteri daha da sertleşiyordu. Hazdan korkmak, Oğuz'u hazza karşı bir kaleye değil, hazla bir kaçgöçe hapsetmişti.
Bu döngünün bir tanığı daha vardı. Doğum günü masasında Elif babasının tabağı geri çevirişini izlemişti; sabah da mutfakta pastanın bir gecede üçte bir küçüldüğünü görmüştü. Sekiz yaşındaki bir çocuk bu iki sahneyi yan yana koyduğunda ne öğrenirdi? Belki tatlının ayıp bir şey olduğunu; belki de ayıp olanın onu herkesin önünde yemek olduğunu. Oğuz'un hazdan korkusu, yalnızca kendi bedeninde kalmıyor, sofradaki küçük bir göze de bir öğüt gibi değil, bir sır gibi geçiyordu.
Derinleşme
Gazâlî aynı bölümde, bu döngüden nasıl çıkılacağına dair Ebu Süleyman ed-Dârânî'den bir öğüt aktarır:
«Önüne, daha önce terk ettiğin bir arzu konduğunda, ondan biraz al ve nefsine istediği kadarını verme. Böylece hem arzunun baskısını üzerinden kaldırmış, hem de nefse istediğinin tamamını vermeyerek ona bir tadımlık bırakmış olursun.»
Bu öğüt, Oğuz'un bildiği iki yolun dışında üçüncü bir yol gösteriyor. Oğuz'un önünde yalnızca iki seçenek vardı: ya tamamen reddetmek ya da kontrolsüzce yemek. Gündüz birini, gece ötekini yapıyordu. Ebu Süleyman'ın yolu ikisinin arasından geçiyor: biraz almak. Ne inkâr ne teslimiyet. Bir dilim pasta, herkesin önünde, utançsız; ve ikinci dilimi almadan tabağı bırakmak.
Gazâlî bu bölümü bir paradoksla bağlar: «Zühdün sonu, zühdde zühddür.» Yani zahitliğin en yüksek derecesi, zahit olarak tanınmaktan da vazgeçmektir. Gazâlî'nin anlattığı bazı arifler, insanların gözünde zahit görünmemek için bilerek hoşlandıkları şeyleri açıkça gösterirmiş. Oğuz için bu, «disiplinli Oğuz» unvanından vazgeçmek demekti. Bu, şekerden vazgeçmekten çok daha zordu.
Bir pazar akşamı ailece yemekteyken Gülsüm Hanım yine tatlı getirdi; bu kez gül reçelli bir sütlaç. Oğuz bir an duraksadı. Sonra kayınvalidesine döndü: «Bana küçük bir kâse koyar mısınız?» Masa bir an sustu. Elif babasına şaşkınlıkla baktı. Oğuz sütlacı yavaş yavaş, tadını alarak yedi; gülün kokusunu, kaşığın serinliğini. Bitirdiğinde ikinci kâseyi istemedi. Elif gülerek «Baba, sen tatlı yemiyordun!» dedi. Oğuz da güldü: «Yiyormuşum aslında. Gece, gizlice.» Masadakiler kahkahayı bastı; Oğuz'un yüzü kızardı, ama içindeki ağırlık bir anda hafifledi.
O hafta Oğuz arabasının torpidosundaki çikolatayı ve eczanedeki bisküviyi çıkarıp çalışanlarla paylaştı. Sabah koşularına devam ediyor; ama fotoğraf paylaşmayı bıraktı. Gece mutfak seferleri azaldı; tamamen bitmedi, ama artık bir gizli savaş değil. Bir dilim istediğinde, ışığı açıp masaya oturup yiyor.
Bu hikâyenin dikkatle okunması gereken bir yanı var. Kesrü'ş-Şehveteyn, nefsi terbiye etmek isteyenlere yazılmış bir eserdir; aşırı tokluğu ve hazza dalmayı da eleştirir, bu bölüm oburluğa bir izin değildir. Bir de, bazı insanlar için bir yiyeceği tamamen bırakmak tıbbi bir zorunluluktur: diyabet, çölyak, alerji gibi durumlarda hekimin önerisi uygulanır ve bu bir gösteriş değil, bir tedavidir. Son olarak, gündüz katı bir kısıtlama ile gece kontrolsüz yeme arasında gidip gelen bir döngü, bazen bir yeme bozukluğunun işareti olabilir. Bu döngü sürüyorsa, utançla tek başına savaşmak yerine bir hekime ya da bu konuda deneyimli bir psikoloğa başvurmak gerekir.
Öbür bilgeler
Rize'deki çay fabrikatörü Nail, bir eylül sabahı fabrikaya gitmek yerine babasının eski bahçesine çıkmış, bir kızılgerdanın tek bir dalda durduğunu görmüştü (LAO-K04.1). Lao Tzu'nun «durmayı bilmek» öğüdü bir uca, Gazâlî'nin «biraz al» öğüdü öbür uca bakıyor. Nail fazlasında durmayı, Oğuz ise yokluğunda aşırıya kaçmamayı öğreniyordu.
Sepetine attığı on bir üründen dokuzunu bir hafta sonra unutan Cem'in hikâyesi, istemenin nesnesiz bir alışkanlığa dönüşmesiydi (GAZ-K04.1). Oğuz'un gece yarısı yediği pasta ise istemenin inkâr edilince nasıl gizlice geri döndüğünü gösteriyor. İki sohbette de aynı kitap konuşuyor: Gazâlî, bir arzunun hem beslenince hem de bastırılınca büyüyebileceğini biliyordu.
Bugün bir kez dene
Hayatında kendine yasakladığın ya da başkalarının önünde reddettiğin bir hazzı düşün. Bu yasağı kimin için koruyorsun: sağlığın için mi, yoksa senin hakkındaki bir görüntü için mi?
O hazza gizlice döndüğün anlar var mı? Varsa, bunları yargılamadan, sadece sayarak bir yere yaz.
Bu hafta Ebu Süleyman'ın öğüdünü bir kez dene: o hazzı herkesin önünde, utanmadan, biraz al. Sonra ikinci payı almadan bırak.
Yanında taşıyacağın soru
Reddettiğin haz mı seni bağlıyor, yoksa reddedişinle tanınma isteği mi?