İçeriğe geç

Lao Tzu ve Zhuangzi ile · Arzu, nefs ve alışkanlık

Yavan olanın tadı

Hazdan korkmak da esir eder mi?

1.219 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Ferit kırk beş yaşında, İstanbul'da tanınmış bir yemek yazarı. On beş yıldır restoranları dolaşıyor, menüleri tadıyor, yazıyor. Hangi şefin hangi baharatı nereden getirdiğini, hangi zeytinyağının hangi ağaçtan sıkıldığını biliyor. Takipçileri onun bir lokma için yazdığı üç paragrafı okuyor. Ferit için her öğün bir keşif olmalı; sıradan bir yemek, kaybedilmiş bir fırsat.

Son bir yıldır bir şey değişti. Yeni bir restorana giderken içinde heyecan değil, bir tedirginlik var: ya sıradan çıkarsa? Bir tabak beklediği gibi değilse günü kararıyor. Evde yemek yemeyi neredeyse bıraktı; evdeki yemek ona yavan geliyor. Eşi Seda bir akşam mercimek çorbası yaptı; Ferit iki kaşık alıp telefonuna döndü. Seda bir şey demedi, ama tabağını kaldırırken gözleri doldu.

Geçen ay annesi Kadıköy'deki evinde ona tarhana çorbası pişirdi; çocukluğunun çorbası. Ferit kaşığı ağzına götürdü ve hiçbir şey hissetmedi. Ne tat, ne hatıra, ne sıcaklık. Sanki dili, olağanüstü olmayan her şeye karşı kapanmıştı. O gece eve dönerken arabada kendine sordu: «Ben yemekten zevk almayı mı unuttum, yoksa sıradan bir yemekten zevk almaktan mı korkuyorum?»

Bilgenin kapısı

Zhuangzi kitabının on sekizinci bölümü, «En yüce sevinç» adını taşır ve bir soruyla açılır:

«Dünyada en yüce sevinç var mı, yok mu? Dünyanın değer verdiği şeyler zenginlik, makam, uzun ömür ve iyi addır. Sevindiği şeyler bedenin rahatı, zengin yemek, güzel giysi, güzel görüntüler ve müziktir. Bunları elde edemezlerse büyük bir kaygıya ve korkuya düşerler. Beden adına bu da bir aptallıktır!»

Bölümün devamında Zhuangzi bir ilke koyar: 至樂無樂, «en yüce sevinç, sevinçsizliktir». Bununla sevincin yokluğunu değil, dünyanın sevinç diye kovaladığı şeyin ötesinde bir sevinci kasteder.

Bakmadığın yer

Hazdan korkmayı genellikle hazdan kaçmak olarak düşünürüz: tatlıyı reddeden, eğlenceden uzak duran, rahatı kendine yasaklayan biri. Ferit'in hikâyesi bunun tam tersi görünüyor. O hazdan kaçmıyordu; hazzın peşindeydi. Bütün hayatı en iyi tadı, en ince lezzeti bulmaya adanmıştı. Böyle biri hazdan korkuyor olabilir mi?

Zhuangzi'nin cümlesi buna bir cevap veriyor. Dünya zengin yemeği, güzel giysiyi, müziği sevinç sayar; ama bunları elde edemediğinde «büyük bir kaygıya ve korkuya» düşer. Yani hazzın peşinde koşmak, hazzı kaybetme korkusunu da beraberinde getirir. Ferit'in her yeni restorana giderken duyduğu tedirginlik buydu. Bir tabağın sıradan çıkma ihtimali ona bir tehdit gibi geliyordu. Haz kovaladıkça, hazsız kalma korkusu büyüyordu. Ve bu korku, hazzın kendisini yemeye başlamıştı.

Ferit'in korkusu hazdan değil, sıradan hazdan korkmaktı. Olağanüstü olmayan bir tat, onun için bir yenilgiydi. Seda'nın mercimek çorbası, annesinin tarhanası, bu korkunun önünde savunmasız kalmıştı. Ferit onlardan zevk almamayı seçmemişti; ama on beş yıl boyunca yalnızca olağanüstüye açılan bir dil, sıradana karşı yavaş yavaş kapanmıştı. Zhuangzi'nin «beden adına aptallık» dediği şey tam buydu. Beden bir çorbadan doyar, ısınır, rahatlar. Ama hazzın peşindeki zihin, bedenin bu basit sevincini görmez olur.

Burada bir esaret var ve zincirleri ilginç bir yerde. Ferit'i esir eden şey haz değildi; hazzın yalnızca bir türünü haz saymasıydı. Olağanüstüyü kovalayan, olağan olanın tadına kapanır. Ve hayatın büyük kısmı olağandır: bir pazar çorbası, bir sabah çayı, bir annenin elinden bir tas tarhana. Bunlara kapanan biri, hayatın büyük kısmında hazsız yaşar; hazzın peşinde koştuğu hâlde.

Seda'nın dolan gözleri bu esaretin bir başka bedelini de gösteriyordu. Ferit'in sıradana kapanan dili, sıradan sevgi hareketlerine de kapanıyordu. Bir eşin yorgun bir akşam pişirdiği çorba, yalnızca bir yemek değil, bir ilgiydi. Ferit tabağı itince, yalnızca mercimeği değil, o ilgiyi de geri çevirmiş oluyordu.

Derinleşme

Dao De Jing'in otuz beşinci bölümü, bu iki tadı yan yana koyar:

«Müzik ve leziz yemek, yoldan geçen konuğu durdurur. Ama Dao ağızdan çıktığında yavandır, tatsızdır. Bakılınca görmeye değmez gibi gelir, dinlenince duymaya değmez gibi gelir; ama kullanıldığında tükenmez.»

Bu bölümdeki kelime 淡 (dan): yavan, sade, keskinliği olmayan. Daoist metinlerde bu kelime bir eksiklik değil, bir incelik adıdır; keskin tatların arkasında kalan, insanı yormayan, tükenmeyen tat. Lao Tzu iki tür tadı ayırıyor. Biri «geçen konuğu durdurur»: müzik ve leziz yemek, bir an için insanı yolundan alıkoyar. Öteki yavandır, dikkat çekmez; ama tükenmez. Ferit on beş yıldır yalnızca birinci tür tadın peşindeydi: geçen konuğu durduran tabaklar. Annesinin tarhanası ise ikinci türdendi: yavan, sade, dikkat çekmeyen; ama kırk beş yıldır tükenmeyen.

Zhuangzi'nin «en yüce sevinç, sevinçsizliktir» cümlesi de bu yavanlığa işaret ediyor. Dünyanın sevinç dediği, keskin, parlak, geçen konuğu durduran sevinçtir. Zhuangzi'nin en yüce sevinci ise o parlaklığa ihtiyaç duymayan bir sevinç; bir sevinç gibi bile görünmeyen. Bu sevinç kovalanmaz, kaybedilmekten de korkulmaz. Çünkü bir tas çorbada, bir sabah ışığında hep oradadır.

Ferit bir hafta sonu kendine bir deney önerdi: yedi gün boyunca hiçbir restorana gitmeyecek, yalnızca evde yiyecek ve hiçbir yemek hakkında yazmayacaktı. İlk üç gün zordu; her lokmada içinde «sıradan» diye bir ses yükseliyordu. Dördüncü gün Seda yine mercimek çorbası yaptı. Ferit bu kez kaşığı yavaş götürdü. Önce hiçbir şey. Sonra, ikinci kaşıkta, bir şey: kimyonun hafif kokusu, limonun ekşisi, ekmeğin çorbayı emişi. Olağanüstü değildi. Ama oradaydı ve Ferit onu ilk kez fark etti.

Haftanın sonunda annesine gitti ve tarhana istedi. Annesi şaşırdı; geçen ay tadına bile bakmamıştı. Ferit bu kez çorbayı bitirdi, bir tas daha istedi. Tarhananın ekşisi, naneli yağın kokusu, annesinin mutfağındaki eski tencere. Bir yazı yazmadı; telefonunu bile çıkarmadı. Annesi ona bakarken, «Bu çorbayı küçükken de böyle içerdin,» dedi.

Ferit işini bırakmadı; hâlâ restoranları dolaşıyor, yazıyor. Ama artık her tabaktan bir şimşek beklemiyor. Haftada iki akşam evde, Seda'yla birlikte yemek yapıyor; o akşamlar hakkında hiçbir şey yazmıyor. Sıradan bir yemek onun için bir yenilgi değil; yavan bir tat, Lao Tzu'nun sözüyle, kullandıkça tükenmeyen türden olabilir.

Bu hikâyenin dengesi için iki şey eklemek gerekiyor. Lao Tzu ve Zhuangzi lezzeti, müziği, güzelliği yasaklamıyor; ama bunlara bağlanıp kaybetmekten korkmanın, hazzı bir esarete çevirdiğini söylüyor. Bir de, hiçbir şeyden zevk alamamak, tatların silikleşmesi, eskiden sevilen şeylere karşı uzun süren bir kayıtsızlık, bazen yalnızca bir alışkanlık değil, bir depresyonun belirtisidir. Ferit'in yaşadığı haftalarca sürüyor ve başka alanlara da yayılıyorsa, bir hekime başvurmak gerekir.

Öbür bilgeler

Annesinden kalan fincanları Adana'daki vitrinde yıllarca kullanmadan saklayan Nurten, rahata alışmaktan korkuyordu (STO-K04.2). Ferit ise rahatın sıradanına alışmaktan korkuyordu. Biri hazzı kaybetme ihtimalinden, öteki hazzın yeterince parlak olmama ihtimalinden kaçıyordu. Seneca'nın birkaç günlük yoksulluk provası ile Lao Tzu'nun yavan tadı, ikisine de aynı kapıyı açıyor: sıradan olanın korkulacak bir şey olmadığını görmek.

Kemençesini dolabın üstünden indirip Akçaabat'ta yeniden akort ettiren Emir, telin ne fazla ne az gerilmesi gerektiğini öğrenmişti (BUD-K04.2). Ferit'in teli ise hep en yüksek perdeye kurulmuştu; yalnızca en keskin sesi duyabiliyordu. Yavan tat, gevşemiş bir tel değil; doğru gerginlikte çalan, kulağı yormayan bir sesti.

Bugün bir kez dene

Bugün sıradan bir yiyeceği, bir çorbayı, bir dilim ekmeği, bir bardak çayı, hiçbir şey beklemeden ye. Telefonu masadan kaldır.

İlk lokmada bir şey hissetmezsen, ikinci lokmayı daha yavaş al. Tadın en hafif katmanını ara: bir koku, bir sıcaklık, bir doku.

Gün sonunda kendine sor: bugün hangi yavan şey, fark edilmeden bana bir sevinç verdi?

Yanında taşıyacağın soru

Geçen konuğu durduran tatların peşinde koşarken, kullandıkça tükenmeyen yavan tadı ne zamandır tatmadın?