Açılış
Muzaffer elli dört yaşında, Çorlu'da bir tekstil fabrikasının sahibi. Fabrikayı babası Saffet, kırk yıl önce, bir garajda tek bir dokuma tezgâhıyla kurmuştu. Muzaffer onu yüz yirmi işçili bir fabrikaya çevirdi. Geçen yıl da yıllardır istediği yere vardı: ilin sanayi odası başkanlığına seçildi.
Seçim gecesi Muzaffer hayatının en mutlu gecesini yaşadığını düşünüyordu. Ama birkaç ay sonra bir şey fark etti: o mutluluk geçmişti. Şimdi günleri toplantılarla, resmi davetlerle, açılış kurdeleleriyle geçiyordu. Fabrikaya haftada bir uğruyordu. Ve aklında yeni bir hedef vardı: Ankara'daki ulusal birlikte bir yönetim kurulu koltuğu. Arkadaşları onu tebrik ediyor, «Daha nerelere gideceksin» diyordu. Muzaffer gülümsüyordu; ama içinde tuhaf bir yorgunluk vardı.
Geçen ay fabrikanın en eski ustası, babasıyla birlikte işe başlamış olan Nuran Hanım emekli oldu. Veda yemeğinde Nuran Hanım, Muzaffer'in yanına oturdu ve sessizce şunu söyledi: «Muzaffer Bey, baban bu fabrikada her sabah tezgâhların arasında yürür, herkesin adını bilirdi. Sen artık kimsenin adını bilmiyorsun.» Muzaffer bir şey diyemedi. Gerçekten de son işe alınan otuz kişiden hiçbirinin adını bilmiyordu.
O gece Muzaffer evinin çalışma odasında, babasının garajda, tek tezgâhın başında çekilmiş eski bir fotoğrafına baktı. Babası gülümsüyordu. Fotoğraftaki adamla aynadaki adam arasındaki mesafe, garajla sanayi odası arasındakinden daha uzun görünüyordu. «Ben nereye vardım,» diye düşündü, «ve bu arada ne oldum?»
Bilgenin kapısı
Marcus Aurelius, Roma'nın en güçlü insanıydı; bir imparator. Ama yalnız kendisi için yazdığı defterin altıncı kitabında, kendi konumunun onda neyi değiştirebileceğinden korkar:
«Dikkat et de Sezar'a dönüşme; bu boyaya boyanma, çünkü böyle şeyler olur. Kendini sade, iyi, temiz, ciddi, yapmacıktan uzak, adaletin dostu, tanrılara saygılı, nazik, sevecen, yapılması gereken her işte gayretli tut. Felsefenin seni yapmak istediği kişi olarak kalmaya çalış. … Hayat kısadır. … Her şeyi Antoninus'un bir öğrencisi gibi yap. Onun akla uygun her işteki kararlılığını, her şeydeki dengesini, yüzünün dinginliğini, tatlılığını, boş şöhrete aldırmayışını hatırla; … konakta, yatakta, giyimde, yemekte, hizmetkârlarda ne kadar azla yetindiğini.»
Antoninus Pius, Marcus'tan önceki imparatordu ve onu evlat edinip yetiştirmişti. Marcus bu notta, en tepedeki adamın bile kendi konumu tarafından «boyanabileceğini» ve bu boyaya karşı tek ilacın, sevdiği bir insanın sadeliğini hatırlamak olduğunu söyler.
Bakmadığın yer
Hırsı genellikle bir yolculuk olarak düşünürüz: bir yerden bir yere, aşağıdan yukarıya. Hırslı insan bir hedefe doğru yürür; vardığında hırs biter, ya da yeni bir hedefe yönelir. Bu tabloda hırsın sorusu yalnızca «nereye?» sorusudur. Muzaffer de hayatını böyle görmüştü: garajdan fabrikaya, fabrikadan sanayi odasına, sanayi odasından Ankara'ya.
Marcus'un notu başka bir soru soruyor: «Ne oldun?» «Sezar'a dönüşme» uyarısı, bir yere varmakla ilgili değil, varılan yerin insanı nasıl değiştirdiğiyle ilgili. Ve Marcus bu tehlikeyi bir boyaya benzetiyor: «bu boyaya boyanma». Boya yavaş yavaş, fark edilmeden işler; bir gün kumaşa bakarsın, rengi değişmiştir. Bir tekstilci için bu imge çok tanıdıktı. Muzaffer bir kumaşın boya kazanına nasıl girip başka bir renkle çıktığını yüz kez görmüştü. Ama kendi renginin nasıl değiştiğini görmemişti.
Nuran Hanım'ın cümlesi tam bu rengi gösteriyordu: «Sen artık kimsenin adını bilmiyorsun.» Muzaffer'in hırsı onu yukarı taşırken, onu insanlardan da uzaklaştırmıştı. Başkanlık koltuğu ona yeni bir ad, yeni bir unvan, yeni bir saygınlık vermişti; ama karşılığında, tezgâhların arasında yürüyen, herkesin adını bilen adamı almıştı. Hırs Muzaffer'i bir yere taşımıştı, evet; ama taşırken onu başka birine dönüştürmüştü.
Marcus'un notunun ikinci yarısı da bir ilaç öneriyor: bir insanı hatırlamak. Marcus kendi sadeliğini korumak için soyut ilkelere değil, somut bir yüze bakıyor: Antoninus'un yüzüne. Onun dinginliğine, azla yetinmesine, boş şöhrete aldırmayışına. Muzaffer'in de böyle bir yüzü vardı: garajdaki fotoğraftaki babası. Ama Muzaffer o fotoğrafa yıllardır, bir nostalji olarak bakıyordu; bir ölçü olarak değil.
Bir de seçim gecesinin mutluluğunun kısa sürmesi vardı. Muzaffer bunu bir yorgunluk sanmıştı. Ama Marcus'un «hayat kısadır» cümlesinin hemen yanında durması tesadüf değildi: hırsın vardığı yer, umulan doyumu vermez, yalnızca yeni bir hedefi doğurur.
Derinleşme
Seneca, «Hayatın Kısalığı Üzerine» adlı denemesinde, bir hedefin neden hep bir başkasını doğurduğunu acı bir gözlemle anlatır:
«Elde etmek için çok çalıştıkları şeyi korumak için daha da çok çalışmak zorunda olanların hayatları çok sefil ve çok kısa olmalı. … Eski uğraşların yerine yenilerini koyarlar; bir umut bir başka umudu, bir hırs bir başka hırsı doğurur. Sefaletlerine bir son aramazlar, yalnızca konusunu değiştirirler. … Aday olmayı mı bıraktık? Oy vermeye başlarız. Suçlamanın zahmetinden mi kurtulduk? Yargılamanınkine başlarız. … Hayatımız bir işten ötekine itilip durur; boş vakit her zaman istenir, hiçbir zaman yaşanmaz.»
Seneca'nın en keskin cümlesi şu: «Sefaletlerine bir son aramazlar, yalnızca konusunu değiştirirler.» Muzaffer'in hırsı da böyleydi. Fabrika büyüyünce sanayi odası, sanayi odası olunca Ankara. Her hedefin arkasında yeni bir hedef bekliyordu. Ve her hedef Muzaffer'den biraz daha fazla zaman, biraz daha fazla insan, biraz daha fazla kendisi alıyordu. Seneca'nın deyişiyle, boş vakit hep isteniyor, hiç yaşanmıyordu.
Muzaffer bu iki metni okuduktan sonra Ankara'daki koltuk için adaylığını açıklamayı erteledi. Bunu kimseye söylemedi; yalnızca bir sonraki toplantıda konuyu açmadı. Sonra pazartesi sabahı, yıllardır yapmadığı bir şey yaptı: fabrikaya sabah yedide gitti ve tezgâhların arasında yürüdü. Durdu, her işçiye adını sordu. İlk gün otuz adın ancak yarısını aklında tutabildi. Bir genç işçi, adını sorduğunda şaşırdı ve «Bilmiyordunuz değil mi?» diye güldü. Muzaffer de güldü: «Bilmiyordum. Şimdi öğreniyorum.»
Bir ay boyunca her pazartesi aynı şeyi yaptı. Bir pazartesi bir dokuma ustası ona bir tezgâhın sesindeki bir arızayı gösterdi; babası olsa bunu sesinden anlardı. Muzaffer de dinledi ve anladı. Fabrikanın gürültüsünün içinde, garajdaki tek tezgâhın sesini duydu.
Sanayi odası başkanlığını bırakmadı; görev süresini tamamlayacaktı. Ama artık o koltuğu bir basamak olarak değil, bir hizmet olarak görüyordu. Nuran Hanım'ı da bir akşam evine yemeğe davet etti. Nuran Hanım babasını anlattı; garajdaki ilk kışı, tezgâhın sesini, Saffet Bey'in her işçiye çay koyuşunu. Muzaffer dinledi ve o akşam babasının fotoğrafına bir ölçü olarak baktı.
Burada bir şeyi dengelemek gerekiyor. Marcus da Seneca da sorumluluk almaya ve topluma hizmet etmeye karşı değildi; Marcus bir imparator, Seneca bir devlet adamıydı. Onların uyarısı makamın kendisine değil, makamın insanı boyamasına yöneliktir. Bir de, bir hedeften ötekine koşup hiçbirinde doyum bulamamak, bazen derin bir boşluk ya da orta yaş bunalımının işaretidir; bu duygu ağırlaşıyorsa bir psikologla konuşmak, insanın kendi rengine dönmesine yardım eder.
Öbür bilgeler
Kuşadası'ndaki restoran sahibi Doruk, Hilmi dayısının önüne koyduğu kötü pişmiş bir tabak balıkta kendi yarasını görmüştü (BUD-K04.10). Muzaffer ise yarasını Nuran Hanım'ın bir cümlesinde gördü. Buda'nın kaplumbağası arkasından bir ip sürükler; Marcus'un imparatoru ise farkında olmadan boyanır. İkisi de aynı uyarıyı yapıyor: hırsın asıl bedeli, dışarıdan görünmeyen bir değişimdir.
Erzurum'daki doçent Gülşah'ın hırsı da uzak kalplerde yer edinmeye yönelmiş, yakın kalpleri ihmal etmişti (GAZ-K04.10). Muzaffer'in hırsı da onu Ankara'daki koltuklara bakarken fabrikanın tezgâhları arasındaki insanlardan uzaklaştırmıştı. Gazâlî'nin, itibarın sınırsızca yayıldığına dair gözlemi ile Seneca'nın «sefaletin yalnızca konusunu değiştirirler» cümlesi aynı sonsuz merdiveni anlatıyor.
Bugün bir kez dene
Hayatında hırsla tırmandığın bir merdiveni düşün. Marcus'un sorusunu sor: bu merdiveni çıkarken ben ne oldum? Hangi boyaya boyandım?
Sonra kendi Antoninus'unu düşün: sadeliğine, dinginliğine hayran olduğun bir insanı. Onun bir özelliğini yaz ve bugün o özelliği bir kez uygula.
Bu hafta, hırsının seni uzaklaştırdığı insanlardan birinin adını hatırla; ya da adını hiç öğrenmediğin birinin adını öğren.
Yanında taşıyacağın soru
Hırsın seni nereye taşıdı, ve yolda seni kime dönüştürdü?