İçeriğe geç

Buda ile · Arzu, nefs ve alışkanlık

Arkasından sürüklenen ip

Hırs seni nereye taşıyor, neyi yakıyor?

1.227 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Doruk otuz altı yaşında, Kuşadası'nda bir balık restoranının sahibi. Restoranı on yıl önce, balıkçı olan dayısı Hilmi'yle birlikte, liman kenarındaki küçük bir dükkânda açtılar. Hilmi sabah denize çıkıyor, Doruk akşam pişiriyordu. Sekiz masa, bir ızgara, günün balığı. İnsanlar o küçük dükkân için Aydın'dan, İzmir'den geliyordu.

Beş yıl önce restoranın adı internette yayıldı. Yorumlar, fotoğraflar, listeler. Doruk bir yatırımcıyla anlaştı ve ikinci şubeyi açtı. Sonra Bodrum'da üçüncüsünü, İzmir'de dördüncüsünü. Şimdi Doruk'un günleri yollarda, toplantılarda, telefon görüşmelerinde geçiyor. Gece yatmadan önce dört şubenin yorumlarını tek tek okuyor; tek bir kötü yorum onu sabaha kadar uyutmuyor. Bir televizyon programına çıktı, bir dergiye röportaj verdi. Gelecek yıl Ankara'da bir şube daha planlıyor.

Geçen ay Hilmi dayısı onu limandaki ilk dükkâna çağırdı. Doruk iki haftadır oraya uğramamıştı. Hilmi bir tabak balık koydu önüne. Doruk bir lokma aldı ve durdu; balık kötü pişmişti. Yeni şefin işiydi. Hilmi sessizce sordu: «Sen iyi misin oğlum?» Doruk hemen cevap verdi: «İyiyim dayı, her şey yolunda.» Hilmi ona uzun uzun baktı: «Sen iyisin de, bu tabak iyi değil.»

Bilgenin kapısı

Saṃyutta Nikāya'nın kazanç, itibar ve şöhret üzerine konuşmalardan oluşan bölümünde Buda, bir kaplumbağa hikâyesi anlatır:

«Bir zamanlar bir gölde, uzun zamandır orada yaşayan büyük bir kaplumbağa ailesi vardı. Bir kaplumbağa ötekine dedi ki: "Sevgili kaplumbağa, o yere gitme." Ama o kaplumbağa o yere gitti ve bir avcı onu zıpkınla vurdu. Kaplumbağa ötekinin yanına döndü. Öteki onu uzaktan görünce sordu: "Sevgili kaplumbağa, umarım o yere gitmedin?" "Gittim." "Umarım yaralanmadın, zarar görmedin?" "Yaralanmadım, zarar görmedim. Yalnızca şu ip arkamdan sürüklenip duruyor." "Gerçekten yaralandın, sevgili kaplumbağa, gerçekten zarar gördün! Baban da, deden de böyle bir ip yüzünden felakete uğradılar."»

Buda benzetmenin anahtarını kendisi verir: zıpkın, kazanç, itibar ve şöhrettir. Arkadan sürüklenen ip ise «nandīrāga», o kazançtan alınan tat ve ona duyulan tutkudur.

Bakmadığın yer

Hırsı genellikle sonuçlarıyla ölçeriz. Hırslı bir insan başarılıysa, hırsı ona iyi gelmiştir; başarısızsa, hırsı onu yakmıştır. Doruk'un hırsı bu ölçüyle bakıldığında bir başarı hikâyesiydi. Dört şube, bir yatırımcı, bir televizyon programı, bir dergi röportajı. Kimse ona «Hırsın seni yaktı» diyemezdi. Doruk da kendine bunu demiyordu.

Kaplumbağanın cevabı tam bu yanılgıyı gösteriyor. «Yaralanmadım, zarar görmedim.» Kaplumbağa gerçekten de yürüyebiliyor, yüzebiliyor, eve dönebiliyordu. Dışarıdan bakıldığında bir şeyi yoktu. Ama arkasından bir ip sürükleniyordu ve o ip, zıpkının hâlâ etinde olduğunun işaretiydi. Öteki kaplumbağa bunu hemen gördü: «Gerçekten yaralandın.» Yara görünmüyordu, çünkü yara ipin ucundaydı.

Doruk'un «İyiyim dayı, her şey yolunda» cümlesi, kaplumbağanın cümlesiydi. Ve Hilmi dayısı öteki kaplumbağaydı: yarayı görmüştü. Ama yarayı Doruk'un yüzünde değil, tabakta görmüştü. Dört şube açan hırs, ilk dükkânın tabağını bozmuştu. Doruk'un arkasından sürüklenen ip her yere uzanıyordu: gece okunan yorumlara, uykusuz sabahlara, iki haftadır uğramadığı limandaki dükkâna, artık birlikte denize çıkmadığı dayısına.

Buda'nın açıklamasındaki ince ayrım şu: zıpkın kazanç, itibar ve şöhrettir; ip ise onlardan alınan tattır. Yani sorun kazancın kendisi değil, kazanca duyulan bağlılıktır. Doruk'un dört şubesi kendi başına bir yara değildi. Yara, Doruk'un her şubeyle, her yorumla, her röportajla bağlandığı o iplerdi. Ve ipler çoğaldıkça, Doruk hiçbir yere tam olarak gidemiyordu; her yerde bir ipin ucunda çekiliyordu.

Bir de hikâyenin en sarsıcı cümlesi var: «Baban da, deden de böyle bir ip yüzünden felakete uğradılar.» Öteki kaplumbağa bu ipi tanıyor, çünkü daha önce görmüş. Hilmi dayı da bu ipi tanıyordu. Doruk'a hiç anlatmadığı bir hikâyesi vardı: gençliğinde iki tekne almış, borçlanmış, ikisini de kaybetmişti. Hilmi dayının sessiz bakışında, o eski ipin hatırası vardı.

Derinleşme

Aynı bölümde Buda, kazancın ve şöhretin insanı nasıl kendi meyvesiyle yıkabileceğini başka bir benzetmeyle anlatır. Bu konuşma, kendi çevresinde güç ve itibar toplamaya çalışıp topluluktan ayrılan bir keşiş hakkındadır:

«Muz ağacı kendi yıkımı ve çöküşü için meyve verir; bambu da, kamış da öyle. … Muz ağacını kendi meyvesi öldürür, bambuyu da kamışı da. İtibar, değersiz bir insanı öldürür.»

Benzetme doğadan geliyor: muz bitkisinin gövdesi meyve verdikten sonra kurur. Meyve, ağacın başarısıdır; ama aynı zamanda sonudur. Buda bu imgeyi kazanç ve şöhret için kullanır: başarı, onu üreten şeyi tüketebilir.

Doruk'un restoranı da böyle bir ağaçtı. İlk dükkânın başarısı, ondan çıkan meyveydi: yorumlar, şöhret, yatırımcı. Ama bu meyve, onu üreten şeyi, yani Hilmi'nin sabah tuttuğu balığı ve Doruk'un akşam kendi elleriyle pişirdiği tabağı, yavaş yavaş tüketiyordu. Dört şubeyi ayakta tutmak için Doruk ızgaranın başından kalkmıştı. Şöhreti doğuran şey, şöhretin kendisi tarafından yenmişti.

Hilmi'nin sorusundan sonraki hafta Doruk bir şey yaptı ki yatırımcısı inanamadı: Ankara şubesi planını askıya aldı. Sonra, kaplumbağanın ipini görmeye çalışır gibi, bir kâğıda kendisini çeken şeylerin listesini yazdı. Listede şunlar vardı: gece okunan yorumlar, her yeni şube teklifi, televizyon davetleri, rakip restoranların puanları. Bunların her birinin karşısına, ne kazandırdığını ve ne aldığını yazdı.

Liste uzun ve dürüsttü. Doruk iki karar aldı. Birincisi, akşamları yorum okumayı bıraktı; şubelerin geri bildirimlerini haftada bir, müdürlerinden toplu olarak almaya başladı. Böylece bir ipi kesti; ilk hafta zor uyudu, ikinci hafta daha kolay. İkincisi, haftada üç akşam limandaki ilk dükkânda ızgaranın başına geçti. Hilmi'yle birlikte sabah denize çıktığı günler de oldu.

Bir akşam Hilmi, Doruk'un pişirdiği balıktan bir lokma aldı ve hiçbir şey söylemedi. Sonra çay demledi ve ilk kez Doruk'a o iki tekneyi anlattı. «Ben ipi geç gördüm,» dedi. «Sen erken gördün.» Doruk başka şubelerini kapatmadı; ama artık her birine bağlı bir ip gibi değil, sahip olduğu bir işletme gibi bakıyordu.

Bu hikâyede bir dengeyi korumak gerekiyor. Buda'nın kazanç ve şöhret üzerine sert sözleri, öncelikle yolunu seçmiş keşişlere yöneliktir; bir esnafın işini büyütmesi kendi başına bir kusur değildir. Ama sürekli büyüme baskısı, gece yorumları okuma, uykusuzluk ve yakınlardan kopuş bir araya geldiğinde, bu tükenmişliğe varabilir. İş yükü sağlığı etkiliyorsa bir hekime, kaygı ve uykusuzluk sürüyorsa bir psikoloğa gitmek, ipin nereye bağlı olduğunu görmeye yardım eder.

Öbür bilgeler

Erzurum'daki botanikçi Gülşah, meslektaşı Ayla'nın kapısını çalıp geciktirdiği tebriği yüz yüze yapmıştı (GAZ-K04.10). Gülşah'ın hırsı uzak kalplerde bir yer arıyordu; Doruk'unki ise uzak şehirlerde yeni şubeler. İkisi de ilk sevdikleri şeyden, bir çiçekten ve bir tabak balıktan uzaklaşmıştı. Gazâlî «makamın sınırı yoktur» der; Buda ise «muz ağacını kendi meyvesi öldürür». İki uyarı, başarının kendi kökünü yiyebileceği aynı yere işaret ediyor.

Giresun'daki Sarp'ın satranç tutkusu da bir puan ipine bağlanmıştı ve gece mutfakta ekranı çatlatmıştı (LAO-K04.9). Kaplumbağanın ipi ile Sarp'ın puanı aynı şeydi: başarıdan alınan tatta saklanan bir kanca. Zhuangzi bu kancayı «hayata eklenen yapay şey» diye, Buda ise «nandīrāga» diye adlandırıyor.

Bugün bir kez dene

Hayatında bir hırsla taşıdığın bir alanı düşün. Kaplumbağanın sorusunu kendine sor: yaralanmadım mı, yoksa arkamdan bir ip mi sürükleniyor?

O ipi bir kâğıda yaz: seni gece uyutmayan, sürekli kontrol ettiğin, vazgeçemediğin şey. Karşısına ne kazandırdığını ve ne aldığını yaz.

Bu hafta o iplerden birini kes ya da gevşet. Ve bir kez de, hırsın başlamadan önce yaptığın şeyi kendi ellerinle yap.

Yanında taşıyacağın soru

«Ben iyiyim» dediğin yerde, arkandan hangi ip sürükleniyor?