İçeriğe geç

Lao Tzu ve Zhuangzi ile · Arzu, nefs ve alışkanlık

Parmak ucunda duran

Hırs seni nereye taşıyor, neyi yakıyor?

1.216 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Zuhal otuz bir yaşında, İstanbul'da büyük bir hukuk bürosunda kıdemli avukat. Amasra'da büyüdü; babası balıkçı, annesi ilkokul öğretmeni. Hukuk fakültesini bursla bitirdi, büroya stajyer olarak girdi ve yedi yılda kıdemli avukatlığa yükseldi. Şimdi önünde tek bir basamak var: ortaklık.

Zuhal o basamak için her şeyi yapıyor. Haftada seksen saat çalışıyor. Toplantılarda her zaman ilk konuşan, her dosyada en son çıkan o. Ortakların önünde başarılarını anlatmayı, yaptığı işin görünür olmasını sağlamayı öğrendi. Kıdemli ortaklardan biri ona bir gün «Zuhal, sen bu büronun geleceğisin» dedi; Zuhal o cümleyi aylarca içinde taşıdı. Ama son bir yıldır geceleri uyuyamıyor; çenesi sıkılı uyanıyor, diş hekimi gece dişlerini sıktığını söyledi. Amasra'daki ailesini en son geçen bayram gördü, iki gün kaldı, iki gün de telefonla çalıştı.

Geçen ay büro ona ortaklık yoluna girmesi için resmi bir teklif yaptı: daha yüksek maaş, büro arabası, Levent'te bir ofis. Karşılığında beş yıllık bir taahhüt ve daha da fazla sorumluluk. Zuhal teklifi okurken sevindi. Sonra sözleşmenin son sayfasına geldiğinde eli durdu. Kendini beş yıl sonra, bu masada, bu hızla hayal etti. Ve içinden gelen ilk duygu sevinç değil, bir tür boğulmaydı.

O hafta sonu, iki yıl sonra ilk kez, bir cuma akşamı Amasra'ya gitti. Babası onu limanda karşıladı ve kızına bir süre baktıktan sonra şunu söyledi: «Kızım, sen hep parmak uçlarında yürüyorsun. Biraz otur.»

Bilgenin kapısı

Dao De Jing'in yirmi dördüncü bölümü, hırsın bedendeki hâlini tek bir imgeyle anlatır:

«Parmak uçlarında duran sağlam duramaz; adımlarını aşırı açan yürüyemez. Kendini gösteren parlamaz; kendini haklı sayan seçkinleşmez; kendini öven değer görmez; kendini beğenen ilerleyemez. Dao'nun gözünden bakılınca bunlar artık yemek ve bedende bir ur gibidir; herkesin hoşlanmadığı şeylerdir. Bu yüzden Dao'yu izleyen onlarda durmaz.»

Wang Bi bu bölümün ilk satırına tek cümlelik bir yorum ekler: «Bir şey ilerlemeye düşkün oldukça huzurunu yitirir; bu yüzden parmak ucunda duran sağlam duramaz der.»

Bakmadığın yer

Hırsı genellikle bir yükseliş olarak düşünürüz. Hırslı insan daha yükseğe uzanır, daha uzağa adım atar, daha çok görünür. Bu uzanış ona bir şey kazandırır: bir basamak, bir unvan, bir tanınma. Zuhal'in yedi yılı böyle geçmişti. Stajyerlikten kıdemli avukatlığa, oradan ortaklık kapısına. Her yıl biraz daha uzanmış, biraz daha yükselmişti.

Lao Zi'nin imgesi bu yükselişin bedendeki hâlini gösteriyor. Parmak uçlarında duran insan gerçekten daha uzundur. Bir an için herkesten yukarıda görünür. Ama sağlam duramaz. Parmak ucunda durmak bir duruş değil, bir çabadır; ve o çaba sürdükçe insan yorulur, sendeler, düşer. Adımlarını aşırı açan da daha hızlı ilerliyor gibi görünür; ama yürüyemez, çünkü her adım bir sıçramadır ve sıçrayarak yol yürünmez.

Zuhal'in hayatı bu iki imgenin içindeydi. Haftada seksen saat, bir sıçramaydı. Her toplantıda ilk konuşmak, her dosyada görünür olmak, bir parmak ucunda durma hâliydi. Ve bedeni bunu biliyordu: gece sıkılan dişler, sıkılı bir çene. Zuhal yedi yıldır, babasının deyişiyle, parmak uçlarında yürüyordu.

Lao Zi'nin ikinci cümle grubu daha da keskin: kendini gösteren parlamaz, kendini öven değer görmez. Zuhal başarılarını ortakların önünde anlatmayı öğrenmişti; bunu bir beceri sayıyordu. Ama Lao Zi'nin ölçüsüyle, bu gösterme onu daha görünür kılmıyor, daha yorgun kılıyordu. Çünkü kendini gösteren insan, ışığını sürekli kendisi açık tutmak zorundadır. Kendiliğinden parlayan bir şeyin böyle bir yükü yoktur.

Wang Bi'nin yorumu da hırsın neyi yaktığını tek kelimeyle söylüyor: 安 (an), yani huzur, güven, sağlam duruş. Karakter, bir çatının altındaki bir kadının çiziminden doğmuştur; yerinde, korunmuş, telaşsız bir hâl. İlerlemeye düşkün olan, huzurunu yitirir. Zuhal'in yitirdiği şey de buydu: kendi ayakları üzerinde, topuklarına basarak durabilmek. Ortaklık sözleşmesinin son sayfasında hissettiği boğulma, bu kaybın bedendeki sesiydi.

Derinleşme

Zhuangzi'nin otuz ikinci bölümünde, bir hükümdarın Zhuangzi'ye elçiler gönderip ona yüksek bir makam teklif ettiği anlatılır. Zhuangzi elçilere şu cevabı verir:

«Kurbanlık öküzü hiç gördünüz mü? Onu işlemeli örtülerle giydirirler, ota ve baklaya doyururlar. Ama onu çekip büyük tapınağa götürdüklerinde, o an kimsesiz bir buzağı olmayı istese, olabilir mi?»

Aynı hikâye, biraz farklı bir biçimde, Çin tarihçisi Sima Qian'ın Zhuangzi biyografisinde de geçer; Herbert Giles bunu kendi çevirisinin girişinde aktarır. İki anlatımda da öküzün süslü örtüsü ve bol yemi, sonunda tapınağa çekilmenin önceden ödenmiş bedelidir.

Zuhal'in önündeki teklif de böyle bir örtüydü. Yüksek maaş, büro arabası, Levent'te bir ofis. Bunların hepsi gerçekti ve hepsi güzeldi. Ama beş yıllık taahhüt, Zhuangzi'nin «tapınağa çekilme» dediği şeydi. Bir kez o yola girdikten sonra, «kimsesiz bir buzağı» olmayı, yani daha az parlak ama daha özgür bir hayatı istemek, kolay olmayacaktı.

Zhuangzi'nin hikâyesi bir şeyi daha gösteriyor: öküzü tapınağa çeken şey bir zincir değil, yemdir. Öküz yıllarca iyi beslenmiştir; bu beslenme ona iyilik gibi gelmiştir. Zuhal'i ortaklık kapısına getiren şey de bir zorlama değil, takdirdi: «Sen bu büronun geleceğisin» cümlesi. O cümle aylarca Zuhal'i beslemişti.

Amasra'da geçirdiği hafta sonunda Zuhal babasıyla sabah teknesine çıktı. Babası ağları toplarken Zuhal teknenin kıçında oturdu ve iki saat boyunca telefonuna bakmadı. Babası bir ara ona döndü: «Burada kimse sana bakmıyor kızım. Rahatla.» Zuhal o an topuklarına bastığını hissetti; yıllardır ilk kez.

İstanbul'a döndükten sonra Zuhal teklifi hemen reddetmedi. Ama büroya bir karşı teklif sundu: ortaklık yoluna girecekti, ama taahhüt süresini üç yıla indirecek ve haftalık çalışma saatini sınırlayacak bir düzenlemeyle. Büro iki hafta düşündü. Sonunda kabul etti; kıdemli ortak da aynı yollardan geçtiğini, bir kalp krizinden sonra yavaşladığını anlattı. Zuhal ayrıca bir şey daha yaptı: toplantılarda ilk konuşan olmayı bıraktı. İlk birkaç hafta bu ona bir eksiklik gibi geldi. Sonra fark etti ki, sustuğu yerlerde daha iyi dinliyor ve sonunda söylediği şey daha çok dikkate alınıyordu. Lao Zi'nin «kendini gösteren parlamaz» cümlesinin tersi de doğruydu.

Burada yanlış anlaşılmaya açık bir nokta var. Lao Zi ve Zhuangzi, makamdan ve yükselişten bütünüyle uzak durmayı öneren bir geleneğin sesidir; ama bu, herkesin kariyerini bırakması gerektiği anlamına gelmez. Zuhal'in hikâyesindeki çıkış, yükselişi reddetmek değil, onu topuklarına basarak yürünebilecek bir hızda yaşamaktır. Bir de, uzun süreli aşırı çalışma, gece diş sıkma, uykusuzluk ve sürekli bir tetikte olma hâli, bedenin ve zihnin tükenmeye yaklaştığının işaretleri olabilir; bu belirtiler sürüyorsa hem bir hekime hem bir psikoloğa danışmak yerinde olur.

Öbür bilgeler

Çorlu'daki fabrika sahibi Muzaffer, pazartesi sabahları tezgâhların arasında yürüyüp işçilerin adlarını yeniden öğrenmeye başlamıştı (STO-K04.10). Muzaffer hırsının tepesine varmış ve orada başka birine dönüştüğünü görmüştü; Zuhal ise tepeye varmadan, son basamağın önünde durup kendine bakabildi. Marcus «boyanma» der, Lao Zi «parmak ucunda durma». İkisi de hırsın insanı yerinden ettiğini, onu kendi duruşundan kopardığını söylüyor.

Kuşadası'ndaki Doruk da şöhretin ipini arkasından sürüklüyor, buna rağmen «iyiyim» diyordu (BUD-K04.10). Zuhal'in sıkılı çenesi de bir ipti; yalnızca bedeninin içindeydi. Buda'nın kaplumbağası ile Zhuangzi'nin kurbanlık öküzü aynı uyarıyı yapıyor: hırsın sunduğu şey, bedelini çoğu zaman sonradan ödetir.

Bugün bir kez dene

Hayatında parmak uçlarında durduğun bir alanı düşün: sürekli kendini göstermek, ilk olmak, görünür kalmak zorunda hissettiğin bir yer. Bedenine bak: çenen, omuzların, nefesin ne söylüyor?

Bugün o alanda bir kez topuklarına bas. Bir toplantıda ilk konuşan olma, bir başarını anlatmadan bırak, bir işi kimse görmeden yap.

Bu hafta, sana sunulan bir «işlemeli örtüyü» düşün: bir ödül, bir teklif, bir takdir. Onun karşılığında seni nereye çektiklerini sor.

Yanında taşıyacağın soru

Hırsın seni daha yükseğe mi taşıyor, yoksa parmak uçlarında mı tutuyor?