İçeriğe geç

Gazâlî ile · Arzu, nefs ve alışkanlık

Kalplere sahip olma hırsı

Hırs seni nereye taşıyor, neyi yakıyor?

1.337 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Gülşah kırk altı yaşında, Erzurum'da bir üniversitenin biyoloji bölümünde doçent. Botanikçi. Yirmi yıl önce doktora tezini Palandöken'in yüksek çayırlarındaki endemik bitkiler üzerine yazdı; o yıllarda her yaz haftalarca arazide kalır, eğilip bir çiçeğin yaprağını büyüteçle saatlerce incelerdi. Danışmanı Nurettin Hoca ona hep aynı şeyi söylerdi: «Bitki seni bekler, acele etme.»

Son beş yılda Gülşah'ın hayatı başka bir hedefe kilitlendi: dekanlık. Yayın sayısı, atıf sayısı, uluslararası kongre davetleri, komisyon üyelikleri. Her şey bu hedefe hizmet ediyor. Geceleri makale yazıyor, hafta sonları proje başvuruları hazırlıyor. Yurt dışında tanımadığı bir araştırmacının makalesinde adı geçtiğinde günlerce mutlu oluyor. Arazi çalışmasına son üç yazdır hiç gitmedi; öğrencilerini gönderiyor, gelen verileri masasından işliyor.

Geçen ay fakültede bir seçim yapıldı ve Gülşah'ın en yakın meslektaşı Ayla dekan yardımcılığına seçildi. Gülşah ona tebrik mesajı bile atmadı. O akşam eve döndüğünde kızının mezuniyet töreninin o gün olduğunu hatırladı; unutmuştu. Kızı telefonda ağlamadı, yalnızca «Anne, sen artık hiçbir şeye gelmiyorsun» dedi.

Gülşah o gece çalışma odasında, yıllar önce Palandöken'de topladığı preslenmiş bir çiçeğin çerçevesine baktı. Çerçevenin camında kendi yüzünü gördü: «Ben bu hırsla nereye gidiyorum? Ve yolda neyi yaktım?»

Bilgenin kapısı

Gazâlî, İhyâ'nın makam sevgisi ve gösteriş üzerine yazdığı kitabında, «câh» denen şeyin, yani makamın, itibarın, saygınlığın gerçekte ne olduğunu sorar ve şaşırtıcı bir tanım verir:

«Makam arayan, özgür insanları köleleştirmek, onlara kul gibi sahip olmak, kalplerine sahip olarak boyunlarına sahip olmak ister. Hatta makam sahibinin aradığı kölelik daha büyüktür; çünkü köle sahibi köleye zorla sahip olur, köle de tabiatı gereği isteksizdir. Makam sahibi ise itaati gönüllü ister; özgür insanların, kendi tabiatları ve istekleriyle, ona kul olmaktan sevinerek ona boyun eğmelerini ister. … Öyleyse makamın anlamı, insanların kalplerinde bir yere sahip olmaktır.»

Gazâlî'nin cümlesi sert, ama gözlemi kesin: makam hırsının nesnesi bir unvan, bir oda ya da bir maaş değil, başkalarının kalbindeki bir yerdir.

Bakmadığın yer

Hırsı genellikle bir şeyi elde etme isteği olarak düşünürüz: daha fazla para, daha yüksek bir unvan, daha büyük bir ev. Bu tanımla bakılınca Gülşah'ın hırsı dekanlıktı; bir unvan, bir makam odası, bir imza yetkisi. Gülşah da kendi hırsını böyle görüyordu: bir kariyer hedefi, hak edilmiş bir basamak.

Gazâlî'nin tanımı bu hedefin altında başka bir şey olduğunu söylüyor. Makam bir unvan değil, başkalarının kalbinde bir yerdir. İnsanın asıl istediği şey odaya oturmak değil, insanların ona saygıyla, hayranlıkla, gönüllü bir bağlılıkla bakmasıdır. Gülşah'ın son beş yılına bu gözle bakıldığında her şey yerine oturuyordu. Atıf sayısı, tanımadığı birinin makalesinde adının geçmesi, kongre davetleri; bunların hepsi başkalarının kalbinde bir yer edinme çabasıydı. Dekanlık bu yerlerin toplamıydı.

Ve Gazâlî'nin cümlesinin en rahatsız edici yanı burada ortaya çıkıyordu: makam hırsı, başkalarının kalbine sahip olma isteğidir. Ama başkalarının kalbine sahip olmak isteyen insan, kendi kalbindeki insanları ihmal eder. Gülşah tanımadığı araştırmacıların takdirini kazanmak için yıllarca çalışmıştı; ama tanıdığı insanların kalbinden yavaş yavaş çıkıyordu. Ayla'ya tebrik mesajı atmamıştı. Kızının mezuniyetini unutmuştu. Nurettin Hoca'yı en son ne zaman aradığını hatırlamıyordu.

Bir de Gülşah'ın hiç fark etmediği bir kayıp vardı: kendi sevgisinin kaybı. Palandöken'in çayırlarında bir çiçeğe eğilen genç botanikçi, kimsenin kalbinde yer edinmeye çalışmıyordu. O çiçek onu görmüyordu, ona atıf yapmıyordu, ona bir unvan vermiyordu. Ama Gülşah o yıllarda mutluydu. Hırs onu dekanlığa doğru taşırken, onu ilk sevdiği şeyden, bitkinin kendisinden uzaklaştırmıştı. Hırs taşıdığı yere varmamıştı; ama yolda Gülşah'ın en değerli şeyini yakmıştı.

Ayla'nın seçilmesi karşısındaki suskunluk da bir işaretti. Makam hırsı, başkalarının kalbindeki yeri sınırlı bir pay gibi görür; birinin payı artınca ötekininki azalıyor sanılır. Gülşah için Ayla artık bir meslektaş ve dost değil, kalplerdeki yer için bir rakipti.

Derinleşme

Gazâlî aynı bölümde, makamın neden paradan bile daha çok sevildiğini anlatırken, hırsın neden bir türlü durmadığını da açıklar:

«Üçüncüsü: kalplere sahip olmak, yorgunluk ve zahmet gerekmeden yayılır, büyür ve artar. Çünkü kalpler bir kişiye boyun eğip onun kemaline inandığında, diller de içlerindekini mutlaka dile getirir; ve bu da başka bir kalbi onun için avlar. Bu yüzden tabiat şöhreti ve adın yayılmasını sever. … Bunun belirli bir sınırı yoktur. … Aynı şekilde insan, makamının genişlemesini ve şöhretinin, ayak basmayacağını kesinlikle bildiği, sahiplerini hiç görmeyeceği uzak memleketlere yayılmasını da sever; onların kendisini yüceltmesinden ya da bir işine yaramasından ümidi olmadığı hâlde, bundan son derece büyük bir haz alır.»

Bu metinde iki ifade, «Hırs seni nereye taşıyor?» sorusuna bir cevap veriyor. Birincisi, «belirli bir sınırı yoktur». Para bir yerde durur; ama itibar kendi kendine yayılır ve onun bir son durağı yoktur. Bu yüzden makam hırsı insanı hiçbir yere taşımaz; yalnızca daha ileriye, sonsuzca daha ileriye taşır. İkincisi, Gazâlî'nin neredeyse alaycı gözlemi: insan, adının hiç gitmeyeceği, hiç görmeyeceği insanların arasında anılmasından bile büyük haz alır. Gülşah'ın yurt dışındaki bir makalede adını gördüğünde günlerce mutlu olması, tam olarak buydu.

Gülşah bu metni okuduktan birkaç gün sonra ilk adımını attı; ama dekanlıktan vazgeçmek değildi bu. Önce Ayla'ya gitti. Odasının kapısını çaldı, içeri girdi ve geç kaldığı tebriği yüz yüze yaptı. Ayla şaşırdı, sonra gülümsedi ve ona çay koydu. Konuştular. Ayla ona, yıllar önce birlikte yazdıkları ilk makaleyi hatırlattı; o zaman ikisi de genç araştırma görevlisiydi ve makalenin kabul mektubunu birlikte, koridorda bağırarak okumuşlardı.

Sonra kızına gitti. Ankara'ya, kızının yeni başladığı işe yakın bir kafede buluştular. Gülşah özür diledi; ama asıl yaptığı şey dinlemekti. Kızı ona bir saat boyunca yeni hayatını anlattı. Gülşah telefonuna bir kez bile bakmadı.

Haziranda Gülşah, üç yıl aradan sonra, Palandöken'e çıktı. Öğrencileriyle birlikte, yüksek çayırlarda. İlk gün bir yamaçta, yirmi yıl önce tezine konu olan endemik bir türü buldu. Eğildi, büyüteci çıkardı ve uzun süre baktı. Bir öğrencisi yanına geldi: «Hocam, veriyi kaydedeyim mi?» Gülşah başını kaldırmadan cevap verdi: «Biraz bekle. Bitki bizi bekler, acele etme.» Sonra güldü; Nurettin Hoca'nın sesini kendi ağzından duymuştu. O akşam onu aradı.

Dekanlık seçimine bir sonraki dönem yine aday oldu. Ama bu kez hırsının nereye kadar gideceğini biliyordu; ve yolda neyi yakmaması gerektiğini.

Bu hikâyenin son notu şu: Gazâlî'nin makam eleştirisi, onun kendi hayatından da gelir; o, Bağdat'ın en saygın kürsüsünü bırakıp uzun bir inzivaya çekilmişti. Ama bu, her insanın makamdan kaçması gerektiği anlamına gelmez; kalplerdeki yeri kalplerdeki insanlardan önemli saymamak yeter. Bir de, sürekli başarı ve tanınma peşinde koşup hiçbir başarıda doyum bulamamak, bazen yorgunluk ve tükenmişliğin işaretidir; uyku ve ilişkiler bozuluyorsa bir psikologla konuşmak, hırsın yaktığı şeyleri görmeye yardım eder.

Öbür bilgeler

Giresun'daki köprü mühendisi Sarp, satranç derneğinde yetmiş yaşındaki bir emekli denizcinin «Bu iyiydi, ben görmemiştim» sözüyle eve mutlu dönmüştü (LAO-K04.9). Sarp'ın tutkusu bir puana, Gülşah'ınki bir atıf sayısına bağlanmıştı. Zhuangzi'nin «hayatına yapay bir şey ekleme» uyarısı ile Gazâlî'nin «makamın sınırı yoktur» gözlemi aynı yanılgıyı gösteriyor: sevilen bir uğraşın üstüne eklenen sayı, uğraşın kendisini gölgede bırakıyor.

Sevdiği öğretmenin üç günlük sessizliğinde yemekten kesilen Tolgahan da sevdiği kadının sessizliğine bağımlı hâle gelmiş, hayatının geri kalanını ihmal etmişti (STO-K04.9). Gülşah ise uzak insanların takdirine bağımlı hâle gelmiş, yakınlarını ihmal etmişti. Seneca «efendisi ol» der; Gazâlî ise makam isteyenin aslında başkalarının kalbine efendi olmak istediğini ve bu isteğin onu kendi yakınlarına yabancılaştırdığını gösterir.

Bugün bir kez dene

Hayatında bir hırs olarak taşıdığın bir hedefi düşün: bir unvan, bir başarı, bir tanınma. Kendine şunu sor: bu hedefin altında, kimin kalbinde bir yer edinmek istiyorum?

Sonra o hedefe doğru giderken ihmal ettiğin bir yakınını düşün. Bu hafta onu ara, ya da onunla yüz yüze otur.

Bir de, bu hırs başlamadan önce sevdiğin şeye geri dön. Kimsenin görmeyeceği, kimsenin alkışlamayacağı bir yerde, bir saatliğine.

Yanında taşıyacağın soru

Hırsın seni kimin kalbine taşıyor, ve yolda kimin kalbinden çıkarıyor?