İçeriğe geç

Stoacılar: Epiktetos, Marcus Aurelius, Seneca ile · Arzu, nefs ve alışkanlık

Ziyafette sırasını beklemek

İstediğin şey mi, istemenin kendisi mi seni sürüklüyor?

1.254 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Zehra kırk dört yaşında, Bursa'da bir otomotiv yan sanayi fabrikasında kalite müdürü. Yirmi yıl önce aynı fabrikaya genç bir mühendis olarak girdi. Önce vardiya mühendisi, sonra kalite şefi, altı yıl önce de kalite müdürü oldu. Fabrika müdürü önümüzdeki yaz emekli olacak ve herkes, Zehra'nın kendisi de dahil, yerine onun geçeceğini düşünüyor.

Son bir yıldır Zehra'nın hayatı bu ihtimalin etrafında dönüyor. Genel müdürün her e-postasını iki kez okuyor, satır aralarında bir işaret arıyor. Toplantılarda genel müdürün kime baktığını, kime söz verdiğini sayıyor. Akşamları eve gelince eşi Hakan'a gün içinde olanları anlatıyor; ama anlattığı şey olaylar değil, olayların atamaya dair ne söylediği. Bir hafta sonu kızının voleybol maçına gitti, ama tribünde telefonuyla genel müdürün bir mesajına cevap yazmaktan maçın skorunu kaçırdı.

Bir gece Hakan ona sordu: «Altı yıl önce kalite müdürü olduğunda da böyle değil miydin? O zaman da her şey o atamaya bağlıydı. Oldu. Sonra ne değişti?» Zehra bir süre düşündü. Kalite müdürü olduğu hafta çok sevinmişti. Ama bir ay sonra, aynı ateş, aynı huzursuzluk başka bir hedefe kaymıştı: fabrika müdürlüğü.

Bilgenin kapısı

Epiktetos, öğrencisi Arrianus'un derlediği küçük el kitabında, istekle nasıl yaşanacağını bir sofra benzetmesiyle anlatır:

«Bir ziyafetteymiş gibi davranman gerektiğini unutma. Sana bir şey getirildi mi? Elini uzat ve ölçülü bir pay al. Senin önünden geçip gidiyor mu? Onu durdurma. Henüz sana gelmedi mi? İsteğini ona doğru uzatma; sana gelene kadar bekle. Çocuklar, eş, makam, servet konusunda da böyle davran.»

Epiktetos'un sayımında «makam» açıkça geçiyor. Ziyafetteki tabak, bir terfi de olabilir.

Bakmadığın yer

İstemeyi genellikle elde etmenin ön aşaması olarak düşünürüz. İsteriz, çabalarız, elde ederiz. İstek ne kadar güçlüyse, çaba o kadar büyük, elde etme ihtimali o kadar yüksektir. Bu bakışta istemek bir yakıttır; azaltmak, hedeften vazgeçmek gibi görünür. Zehra da böyle düşünüyordu. Fabrika müdürlüğünü ne kadar çok isterse, o kadar dikkatli, o kadar hazır, o kadar layık olacaktı.

Epiktetos'un ziyafet benzetmesi istemek ile elde etmek arasına bir çizgi çekiyor. Tabak gelince almak bir şeydir; tabak gelmeden ona doğru uzanmak başka bir şey. Epiktetos almayı yasaklamıyor; «elini uzat ve ölçülü bir pay al» diyor. Yasakladığı, henüz gelmemiş tabağa doğru isteği uzatmak. Çünkü o uzanma, tabağı daha çabuk getirmiyor. Yalnızca sofradaki her anı bir bekleyişe çeviriyor.

Zehra'nın bir yılı bu uzanmayla geçmişti. Atama henüz önüne gelmemişti; gelip gelmeyeceği de belli değildi. Ama Zehra'nın dikkatinin büyük bölümü o gelmemiş tabağa yönelmişti. E-postalardaki işaretler, toplantılardaki bakışlar, kızının maçındaki telefon. Bu dikkat ona tabağı getirmiyordu; yalnızca önüne zaten konmuş olanı, kendi işini, kızının maçını, eşiyle akşam yemeğini, tatsız hâle getiriyordu. Ziyafette bir başka tabağa bakmaktan, önündeki yemeğin tadını alamayan bir misafir gibiydi.

Benzetmenin ikinci cümlesi de Zehra'nın en çok korktuğu şeye dokunuyordu: «Önünden geçip gidiyor mu? Onu durdurma.» Zehra, atamanın başkasına gitmesini bir felaket gibi düşünüyordu. Epiktetos ise bunu bir sofra olayı gibi anlatıyor: tabak bazen başkasının önüne gider. Onu yakalamak için masanın üstüne atlamak, ne tabağı geri getirir ne de misafire yakışır. Geçen tabak, bir sonraki tabağın gelmeyeceği anlamına da gelmez.

Hakan'ın sorusu ise bir başka şeyi gösteriyordu. Zehra altı yıl önce istediği tabağı almıştı. Kalite müdürü olmuştu. Ama o tabak geldiğinde istek sönmemiş, bir sonraki tabağa kaymıştı. Bu, sorunun tabakta değil, uzanmanın kendisinde olduğunu gösteriyordu.

Derinleşme

Epiktetos, Söylevler'in dördüncü kitabının özgürlük üzerine ilk konuşmasında, bu kaymanın nedenini açıklar:

«Değer verilen ve hevesle peşinden koşulan şeylerin, onları elde edenlere bir yararı olmadığını deneyimle göreceksin. Henüz elde etmemiş olanlarda ise bir hayal vardır: bu şeyler gelince her iyi şeyin de onlarla geleceği. Sonra geldiklerinde, aynı ateşli his, aynı bir oraya bir buraya savrulma, aynı doymuşluk, olmayan şeylere aynı istek. Çünkü özgürlük, istenen şeylere tamamen sahip olmakla değil, isteği ortadan kaldırmakla kazanılır.»

Bu pasaj Zehra'nın altı yıl önceki deneyimini neredeyse adım adım tarif ediyor. Kalite müdürlüğünü beklerken, o makam gelince her şeyin yerine oturacağını hayal etmişti. Epiktetos'un kullandığı Yunanca kelime phantasia: zihinde beliren görüntü. Makam geldi. Ve bir ay sonra, aynı ateş, aynı savrulma, olmayan bir şeye aynı istek. Şimdi aynı hayal fabrika müdürlüğü için kuruluyordu. Zehra ilk kez, o hayalin bu kez de aynı şekilde sönebileceğini düşündü.

Epiktetos'un önerisi isteği kaldırmak; ama bu, çabayı kaldırmak değil. Zehra işini iyi yapmaya devam edebilirdi; hatta daha iyi. Kaldırılması gereken, tabağa uzanan el, gelmemiş bir atamanın bugünkü her şeyi rehin almasıydı. Zehra bunu küçük bir kuralla denedi: genel müdürün e-postalarını bir kez okuyacak, işaret aramayacaktı. Toplantılarda kimin kime baktığını saymayacak, kendi raporunu anlatacaktı. Hafta sonları telefonu evde bırakacaktı.

Kızının bir sonraki maçında Zehra tribünde telefonsuz oturdu. Kızı bir smaç vurdu, döndü ve tribünde annesini aradı; Zehra ayağa kalkıp el salladı. Kızının yüzündeki ifade, bir atama listesinin ona veremeyeceği bir şeydi. O akşam Hakan'a ilk kez gün içinde olanları, atamaya ne söylediklerine bakmadan anlattı: maçı, skoru, kızının smaçını.

Mayıs ayında genel müdür bir duyuru yaptı: fabrika müdürlüğüne grubun bir başka tesisinden bir yönetici getirilecekti. Tabak Zehra'nın önünden geçmişti. İlk gece ağladı; bunu saklamadı. Ama bir yıl önce olsa yaşayacağı çöküşü yaşamadı. Ertesi sabah fabrikaya gitti, yeni müdürle tanıştı, kalite süreçlerini anlattı. Bir ay sonra yeni müdür ona, grubun yeni kurulacak kalite eğitim merkezini yönetmeyi teklif etti. Zehra'nın aklının ucundan geçmemiş bir tabaktı bu. Kabul etti; ama bu kez tabağın sonraki tabağa basamak olup olmadığını sormadan.

Burada açık bir sınır çizmek gerekiyor. Epiktetos'un «geçen tabağı durdurma» öğüdü, haksızlığa boyun eğmek anlamına gelmez. Bir terfi liyakat yerine cinsiyet, yaş, kimlik ya da yakınlık yüzünden başkasına veriliyorsa, bu bir sofra olayı değil, bir ayrımcılıktır; itiraz etmek, belgelemek, gerekirse hukuki yollara başvurmak meşrudur. Zehra'nın hikâyesinde atama gerekçesiyle birlikte duyurulmuştu ve Zehra o gerekçeyi kabul edilebilir buldu; her hikâye böyle değildir. Bir de, istemenin kendisi kötü değildir: hırs, merak, bir işi daha iyi yapma isteği insanı ileri taşır. Epiktetos'un kaldırmayı önerdiği şey, isteğin bugünü rehin almasıdır.

Öbür bilgeler

Denizli'deki dış ticaret uzmanı İpek, her işin altıncı ayında başlayan huzursuzluğu kaşımadan izlemeyi öğrenmişti (BUD-K04.1). Zehra'nın kayması ise bir daldan ötekine değil, bir basamaktan ötekineydi. İpek yatay, Zehra dikey atlıyordu; ama ikisinde de bir sonraki dal ya da basamak, bugünü gölgede bırakıyordu.

Antalyalı otel müdürü Cem'in balkondaki açılmamış kulaklığı, Zehra'nın altı yıl önce sevindiği ama bir ay içinde unuttuğu atamanın eşya biçimiydi (GAZ-K04.1). Gazâlî'nin alacaklısı her gün kapıyı çalıyordu; Epiktetos'un ziyafetinde ise misafir, tabağın kendisine gelmesini bekleyebiliyordu.

Bugün bir kez dene

Hayatında şu an «gelince her şey yerine oturacak» diye beklediğin bir şeyi düşün: bir terfi, bir ev, bir sonuç, bir haber.

Epiktetos'un ziyafetindeki üç durumdan hangisindesin? Tabak önünde mi, geçip gitti mi, henüz gelmedi mi? Henüz gelmediyse, bu hafta ona doğru uzandığın anları say.

Bir anı seç ve o anda önündeki tabağa dön: bir yemek, bir sohbet, bir maç, bir iş. Onun tadını tam olarak al.

Yanında taşıyacağın soru

Henüz gelmemiş tabağa uzanırken, önündeki yemeği soğuttun mu?