Açılış
İpek yirmi dokuz yaşında, Denizli'de bir tekstil ihracat firmasında dış ticaret uzmanı. Bu, beş yıl içinde dördüncü işi. İlki bir bankaydı; altı ay sonra sıkıldı. Sonra bir lojistik şirketi; sekiz ay. Sonra bir otelin satış departmanı; bir yıl. Şimdiki işine on ay önce başladı ve ilk aylar yine her şey parlaktı: yeni masa, yeni insanlar, yeni müşteriler, öğrenilecek yeni bir dil.
Sadece işler değil. İpek iki yılda üç ev değiştirdi. Bir seramik kursuna yazıldı, dört hafta gitti. Gitar aldı, bir köşede duruyor. Bir koşu kulübüne katıldı, bir ay sonra bıraktı. Her yeni başlangıç ona birkaç hafta boyunca bir hafiflik, bir canlılık veriyor. Sonra o canlılık sönüyor ve içinde tanıdık bir huzursuzluk başlıyor: «Burası değil. Başka bir yer olmalı.»
Geçen hafta İstanbul'daki bir firmadan bir iş teklifi geldi. İpek'in içi yine kıpırdadı. Akşam yemeğinde en yakın arkadaşı Burcu'ya teklifi anlattı. Burcu bir süre sustu, sonra yumuşakça şunu söyledi: «İpek, seni seviyorum ama şunu fark ettin mi? Sen hiçbir yerde değilsin. Hep bir sonraki yerdesin.» İpek o gece uyuyamadı. Bir sonraki işi değil, bir sonrakini istemenin kendisini düşündü.
Bilgenin kapısı
Dhammapada'nın arzuya ayrılmış bölümü, gafil yaşayan insanın arzusunu bir bitkiye ve bir hayvana benzeterek açılır:
«Gafil yaşayan insanda arzu, bir sarmaşık gibi büyür. Ormanda meyve arayan bir maymun gibi, o da bir şeyden ötekine atlar durur.»
Pali metindeki «hurā huraṁ», «buradan oraya, oradan oraya» anlamına gelir. Sujato'nun «camel's foot creeper» diye çevirdiği māluvā ise, sarıldığı ağacı zamanla boğan bir sarmaşıktır.
Bakmadığın yer
İstemeyi genellikle bir hedefe yönelik bir hareket olarak düşünürüz. Bir şeyi isteriz, ona doğru gideriz; vardığımızda istek tamamlanır. Huzursuz bir insan, henüz doğru hedefi bulamamış biridir. Doğru işi, doğru şehri, doğru uğraşı bulunca yerleşecektir. İpek de beş yıldır bunu düşünüyordu: banka değil, lojistik değil, otel değil; ama bir yerde, bir gün, doğru iş olacaktı.
Dhammapada'nın maymunu bu düşünceyi sessizce bozuyor. Maymun ormanda meyve arıyor; bir dala atlıyor, bir meyve buluyor, ama durmuyor. Hemen başka bir dala bakıyor. Onu hareket ettiren meyve değil; meyveden meyveye atlamanın kendisi. Bir daldaki meyveyi bitirmeden bir sonrakine geçiyor. Ormanda ne kadar meyve olursa olsun, maymun yerleşmeyecek; çünkü aradığı bir dal değil, atlamak.
İpek'in beş yılı bu hareketin bir haritası gibiydi. Her yeni işte ilk aylar meyve tatlıydı: yenilik, öğrenme, insanların merakı. Sonra iş sıradanlaşıyor, öğrenme yavaşlıyor, zorluklar başlıyordu. Ve tam o noktada, bir sonraki dal görünüyordu. İpek bunu her seferinde mevcut işin kusuru olarak okumuştu: «Bu iş bana göre değil.» Ama dört işin dördünde de huzursuzluk aynı zamanda, aşağı yukarı altıncı ayda başlamıştı. Bu, dallarla değil, atlamanın kendi ritmiyle ilgili bir şeydi.
Sarmaşık benzetmesi de bunun neden büyüdüğünü açıklıyor. Sarmaşık, sarıldığı ağaçla beslenir ve onu yavaş yavaş sarar. İpek'in her yeni başlangıcı ona kısa bir rahatlama veriyordu; ama bu rahatlama, bir sonraki başlangıca duyduğu ihtiyacı küçültmüyor, büyütüyordu. İlk işinde altı ay dayanmıştı; şimdi on ayda bile tetikteydi. Seramik kursuna dört hafta gidebilmişti; koşu kulübüne bir ay. Atladıkça, bir dalda kalabilme yeteneği zayıflıyordu.
Burcu'nun cümlesi bu yüzden İpek'in içine işledi: «Hiçbir yerde değilsin, hep bir sonraki yerdesin.» İstemenin bir nesnesi olduğu sürece, o nesneye vardığında bir yerde olursun. Ama istemenin kendisi istenmeye başlandığında, varılacak bir yer kalmaz. Her yer, bir sonraki yere atlamak için bir daldır.
Derinleşme
Majjhima Nikāya'nın yetmiş beşinci konuşmasında Buda, duyuların her türlü hazzının yaşanması gerektiğini savunan bir gezgine, Māgandiya'ya, arzunun nasıl işlediğini sert bir benzetmeyle anlatır:
«Bedeni yaralarla ve kabarcıklarla kaplı, cüzamlı bir adam düşün. Kurtlar onu yerken, tırnaklarıyla yaralarının ağzını kaşır, bedenini kızgın kömür dolu bir çukurun üstünde dağlar. Yaralarını kaşıdıkça, bedenini dağladıkça, yaraları daha da kirlenir, kokar, irinlenir. Ama yine de yaralarının kaşıntısından bir parça zevk, bir parça tat alır. Aynı şekilde, duyusal zevklere düşkün varlıklar da zevkleri tattıkça zevk arzuları büyür, zevk ateşiyle daha çok yanarlar; ama yine de bir parça zevk, bir parça tat alırlar.»
Benzetme ağır; ama inceliği bir kelimede saklı: kaşıntı. Kaşımanın verdiği zevk gerçektir; Buda bunu inkâr etmiyor, «bir parça tat» diyor. Ama o zevk, yarayı iyileştirmiyor; kaşıntıyı artırıyor. Ve kaşıntı arttıkça, kaşımak daha zorunlu hâle geliyor. İpek'in yeni başlangıçları da böyle bir kaşımaydı. Her yeni iş, huzursuzluğun kaşıntısını birkaç ay için dindiriyordu. Ama bu dinme, huzursuzluğu iyileştirmiyor, onu bir sonraki kaşınmaya hazırlıyordu.
Aynı konuşmanın devamında Buda, bu döngüden çıkanların nasıl çıktığını da söyler: arzunun kaynağını, sonunu, tadını, sakıncasını ve ondan çıkış yolunu olduğu gibi anlayarak. Bu beş kelime bir yöntem gibi okunabilir. Tadı inkâr etmeden, sakıncasını da görmek.
İpek bir defter açtı ve İstanbul teklifi için bu beş soruyu yazdı. Kaynağı: işin altıncı ayından sonra başlayan tanıdık sıkıntı. Tadı: yeni bir şehir, yeni insanlar, birkaç ay sürecek bir canlılık. Sakıncası: yine sıfırdan başlamak, yine hiçbir şeyi derinleştirememek, yine Burcu'yu ve kurduğu küçük çevreyi geride bırakmak. Sonu: dört kez yaşadığı gibi, birkaç ay sonra bir sonraki dal. Çıkış yolu: bu kez kaşımamak.
Teklifi geri çevirdi. Ama asıl deney sonra başladı. Bir ay boyunca hiçbir iş ilanına bakmamaya, hiçbir yeni kursa yazılmamaya karar verdi. Huzursuzluk geldiğinde onu kaşımak yerine izledi. İlk haftalar zordu; kaşıntı gerçekten artıyor gibiydi. Öğle aralarında elini telefonuna, iş ilanı sitelerine uzanırken buluyordu. Ama üçüncü haftanın sonunda bir şey fark etti: kaşıntı, kaşınmadığında bir tepeye çıkıyor, sonra yavaş yavaş iniyordu. Hiç bitmiyordu; ama artık her şeyi yönetmiyordu.
O ay biterken İpek ilan sitelerine dönmedi. Sonraki aylarda işinde ilk kez zor bir müşteriyle uzun bir süreç yürüttü. Daha önce bu tür bir dosya gelse «bu iş beni tüketiyor» diye bir sonraki işi düşünmeye başlardı. Bu kez sürecin sonunu gördü: aylarca süren yazışmaların ardından anlaşma imzalandı. Müdürü onu tebrik etti. İpek'in içindeki his, yeni bir başlangıcın verdiği heyecana benzemiyordu. Daha sakin, daha ağır, daha derindi. Bir dalda kalıp meyvenin tamamını yemek gibiydi.
Bu hikâyeden yanlış bir kural da çıkabilir. Her iş değişikliği bir kaşınma değildir; kötü bir işyerinden, düşük bir ücretten, sağlıksız bir ilişkiden ayrılmak bazen tam olarak yapılması gereken şeydir. Ayrım, ayrılmanın sebebinde yatar: bir şeyden mi ayrılıyorsun, yoksa yalnızca ayrılmanın verdiği hafifliğe mi muhtaçsın? Bir de, sürekli bir iç huzursuzluk, dikkat dağınıklığı ya da hiçbir şeyde uzun süre kalamama hâli bazen tıbbi bir değerlendirmeyi hak eder; bu, kişinin karakter zaafı değil, anlaşılması gereken bir durum olabilir.
Öbür bilgeler
Antalya'da balkonundaki açılmamış kulaklık kutusunu bulan otel müdürü Cem de bir maymun gibiydi; ama onun dalları eşyalardı (GAZ-K04.1). İpek'in dalları ise işler, şehirler, kurslar. Gazâlî'nin her gün kapıyı çalan alacaklısı ile Buda'nın kaşınan yarası aynı şeyi anlatıyor: isteğin kendisi beslendikçe büyüyor.
Kars'ta meditasyon uygulamasını silen veteriner Ozan, düşüncelerin gökyüzünde esen rüzgârlar gibi gelip geçtiğini fark etmişti (BUD-K03.10). İpek'in huzursuzluğu da böyle bir rüzgârdı; ama o, her rüzgârda yerinden kalkıp başka bir göğe taşınmaya çalışıyordu.
Bugün bir kez dene
Hayatında sık sık değiştirdiğin bir şeyi düşün: bir iş, bir uğraş, bir ev, bir ilişki biçimi. Her seferinde huzursuzluk ne zaman başladı? Bir ritim görüyor musun?
Şu an seni çeken bir «yeni başlangıç» için Buda'nın beş sorusunu yaz: kaynağı ne, tadı ne, sakıncası ne, sonu ne olur, çıkış yolu ne?
Bu hafta, bir isteği kaşımadan izlemeyi dene. Kaşıntının tepeye çıkıp inişini, bir defterde gün gün not et.
Yanında taşıyacağın soru
Bir sonraki dala bakarken, şu an tuttuğun dalın meyvesini gerçekten tattın mı?