İçeriğe geç

Stoacılar: Epiktetos, Marcus Aurelius, Seneca ile · Duygular

Tabeladaki «ve Oğlu»

Kırılan kişi miydi, kafandaki resim mi?

1.301 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Yaşar elli dört yaşında, Samsun'da otuz yıllık bir nalbur dükkânının sahibi. Vida, boya, musluk contası, bahçe hortumu; mahallede bir şey bozulduğunda ilk ona gelinir. Dükkânın tabelasını on beş yıl önce yeniletti. Ressama kendi adının yanına iki kelime daha ekletti: «Yaşar ve Oğlu Nalbur.» Oğlu Kaan o zaman dokuz yaşındaydı.

Kaan büyüdü. Yazları dükkânda çalıştı, hangi vidanın hangi dübele gireceğini babasından iyi bildi. Üniversitede işletme okudu; Yaşar bunu dükkânın geleceği için bir hazırlık saydı. Geçen ay Kaan mezun oldu. Bir pazar akşamı, yemekten sonra, babasına bir şey söyledi: Antalya'da bir dalış merkezinde iş bulmuştu, eğitmenlik belgesini de almıştı. Dükkânı devralmayacaktı.

Yaşar bir şey demedi. Kalkıp balkona çıktı. O haftadan beri oğluyla yalnızca gerekli şeyleri konuşuyor: saat kaçta, ne zaman gidiyorsun, araba muayenesi. Eşi Sevim bir akşam ona sordu: «Kaan sana ne yaptı?» Yaşar cevap veremedi. Kaan ona hiçbir şey yapmamıştı. Yalan söylememiş, kimseyi incitmemiş, bir suç işlememişti. Ama Yaşar her sabah dükkânı açarken başını kaldırıp tabelaya bakıyor ve içinde bir şeyin kırıldığını hissediyordu.

Bilgenin kapısı

Seneca, Öfke Üzerine'nin ikinci kitabında, insanı en çok neyin sarstığını sorar. Cevabı, haksızlığın kendisinden çok beklentinin bozulmasıdır:

«İnsanlar bazı şeyleri, onlara katlanmamaları gerektiği için haksız bulur; bazılarını da onlara katlanmayı beklemedikleri için. Beklenmedik olanı, hak etmediğimiz bir şey sayarız. Bu yüzden en çok umudumuza ve beklentimize ters düşen şeylere kızarız; evdeki en küçük aksaklıklara bu yüzden sinirleniriz ve dostlarımızın dikkatsizliğine bu yüzden kasıtlı bir haksızlık deriz.»

Aynı bölümde Seneca, bu sarsılmanın şaşkınlıktan da beslendiğini söyler ve bir liste verir: düşmanın sana zarar vermesinde, dostunun seninle tartışmasında, oğlunun yoldan sapmasında yeni olan ne var?

Bakmadığın yer

Hayal kırıklığını genellikle birinin bizi hayal kırıklığına uğratması olarak anlatırız. Cümlenin öznesi karşıdaki kişidir: o bizi kırdı, o bizi yüzüstü bıraktı. Bu dilde kırılan şey bizim kalbimizdir, kıran da onun eli. Yaşar da içinden böyle konuşuyordu: «Oğlum beni yarı yolda bıraktı.»

Seneca'nın ayrımı bu cümleyi ikiye bölüyor. Bir şeyi iki sebeple haksız buluruz: ya gerçekten katlanmamamız gereken bir şeydir, ya da yalnızca beklemediğimiz bir şeydir. İkincisinde, haksızlık hissinin kaynağı karşıdakinin eylemi değil, bizim beklentimizdir. «Beklenmedik olanı, hak etmediğimiz bir şey sayarız.» Kaan'ın kararı Yaşar'a bir haksızlık gibi geliyordu; ama Sevim'in sorusu bunu açığa çıkarmıştı: Kaan ona ne yapmıştı? Hiçbir şey. Kaan yalnızca, babasının kafasındaki resmin içinde durmamıştı.

O resim on beş yıl önce, bir ressamın fırçasıyla tabelaya yazılmıştı. «Ve Oğlu.» Dokuz yaşında bir çocuğun adına, onun hiç söz vermediği bir gelecek boyanmıştı. Sonraki yıllarda Yaşar her şeyi bu resmin içinden okudu. Kaan'ın yazları dükkânda çalışması bir eğitimdi; işletme okuması bir hazırlıktı. Oysa Kaan her yaz sabahı dükkândan önce Atakum'da denize giriyordu, on altı yaşında cankurtaranlık kursuna yazılmıştı, odasının duvarında yıllardır bir mercan haritası asılıydı. Bunlar resmin içine sığmadığı için Yaşar onlara «heves» demişti.

Seneca'nın ikinci cümlesi de buraya dokunuyor: dostlarımızın dikkatsizliğine kasıtlı bir haksızlık deriz. Yaşar, oğlunun bir tercihini, kendisine yönelmiş bir hamle gibi yaşıyordu. Oysa Kaan'ın kararı babasına karşı değildi; kendi hayatına doğruydu. Kırılan kişi değil, resimdi. Ve resmi Kaan çizmemişti.

Bu, Yaşar'ın kederinin gerçek olmadığı anlamına gelmiyor. Otuz yıllık bir dükkânın bir gün kapanabileceğini düşünmek, bir babanın kendi emeğinin devam etmesini istemesi, insanca şeylerdir. Ama keder bir şeydir, haksızlık hissi başka bir şey. Birincisi resmin kaybına yas tutar; ikincisi o kaybın faturasını resmin dışında kalan kişiye keser.

Derinleşme

Epiktetos, Encheiridion'un dördüncü bölümünde, gündelik bir örnekle başlar:

«Bir işe giriştiğinde, o işin ne türden bir iş olduğunu kendine hatırlat. Hamama gidiyorsan, hamamda olağan olanı gözünün önüne getir: kimi su sıçratır, kimi itişir, kimi azarlar, kimi bir şey çalar. Böylece bu işe daha güvenle girersin; kendine şunu dersin: ‹Şimdi hamama gideceğim ve kendi irademi doğayla uyum içinde tutacağım.› Her işte böyle yap.»

Hamam örneği ilk bakışta küçük bir şey. Ama Epiktetos'un yöntemi her büyük işe de uzanıyor: bir işe girmeden önce, o işin doğasında ne olduğunu görmek. Yaşar hamama, kimsenin su sıçratmadığı, kimsenin itişmediği bir hamam bekleyerek girmişti. Bir çocuk büyütmenin doğasında ne vardı? Çocuğun bir gün kendi adını, kendi denizini, kendi işini seçmesi. Bu, çocuk büyütmenin bir aksilik değil, olağan hâliydi; hatta iyi büyütülmüş bir çocuğun işaretiydi.

Epiktetos'un önerisi beklentiyi sıfırlamak değil; beklentiyi doğaya uydurmak. Yaşar oğlundan dürüstlük, saygı, sevgi bekleyebilirdi; bunlar Kaan'ın elindeydi ve Kaan hiçbirinden geri durmamıştı. Ama Kaan'ın hayatının bütün yönünü kendi dükkânına bağlamak, hamamda kimsenin su sıçratmamasını beklemek gibiydi. Doğayla uyumlu bir irade, ilkini isteyip ikincisinin bir hediye olacağını, bir hak olmayacağını bilirdi.

Bir sabah Yaşar dükkânı açarken yine tabelaya bakıyor. Sonra içeri girmek yerine kaldırıma geçip, karşıdan, tabelanın tamamını görebileceği bir yerden bakıyor. «Ve Oğlu» yazısının boyası solmuş; harflerin biri hafifçe kabarmış. On beş yılda Kaan bu yazının altından binlerce kez geçmişti. Yaşar ilk kez merak ediyor: oğlu bu yazıyı okurken ne hissediyordu?

O akşam Kaan'ın odasına gidiyor. Duvardaki mercan haritasının önünde duruyor. «Bu ne zamandan beri burada?» diye soruyor. Kaan şaşırıyor: «On iki yaşımdan beri, baba.» Yaşar haritaya uzun uzun bakıyor. Kızıldeniz, Akdeniz, Kaş açıkları. Oğlu yıllardır ona kendi resmini göstermiş, o da hiç bakmamıştı. «Antalya'da nereye dalacaksın?» diye soruyor. Kaan'ın yüzü aydınlanıyor; haritadan bir noktayı gösteriyor ve yarım saat boyunca anlatıyor.

Tabela değişmedi. Belki bir gün Yaşar onu yenileyecek, belki «ve Oğlu» yazısı kalacak; artık bir vaat olarak değil, bir hatıra olarak. Kaan Antalya'ya gitmeden önceki son hafta dükkâna geliyor ve babasıyla birlikte depoyu sayıyor. Gelecek yaz Yaşar ilk kez bir dalış maskesi takıp oğlunun gösterdiği bir koyda suya bakacak; bunu henüz bilmiyor.

Seneca'nın aynı bölümdeki öğüdü burada bir sınırla birlikte okunmalı. «Her şeyi bekle» derken insanı herkesten kötülük bekleyen bir şüpheciye çevirmek istemiyor; beklentinin bir hak gibi kesinleşmesine karşı uyarıyor. Bir de, her beklenti bir resim değildir. Biri sözünü tutmadığında, yalan söylediğinde ya da sana zarar verdiğinde duyduğun kırgınlık bir yanılsama değil, gerçek bir ihlalin karşılığıdır. Ayrımı yapan soru basit: karşımdaki bana bir şey mi yaptı, yoksa yalnızca benim çizdiğim yerde durmadı mı?

Öbür bilgeler

Gaziantep'te on iki yıl önce yanan bir tepsi yüzünden aşağılanan baklava ustası Selçuk, şube teklifine sırf öç olsun diye hayır demek üzereydi; Gazâlî'nin adalet ile lütuf arasındaki ayrımı, onu yıllar sonra patronunun odasına girip o arifeyi anlatmaya götürmüştü (GAZ-K03.8). Selçuk'un kırıklığının karşısında gerçek bir haksızlık vardı; Yaşar'ınkinin karşısında ise yalnızca bir tabela. İkisini ayırt etmek, hangisine hangi ilacın gerektiğini de söylüyor.

Kayseri'de kayınvalidesiyle bir türkünün devamını birlikte bulan Gülten de otuz dört yıl bir kişinin değil, bir sabahın resmini taşımıştı (MEV-K03.8). Mevlânâ'nın aşı benzetmesi, onun yarasını başka bir canlılığa bağlamıştı. Yaşar'ın gül fidanı, oğlunun duvarında on iki yıldır asılı duran mercan haritasıydı.

Bugün bir kez dene

Seni hayal kırıklığına uğratan birini düşün ve Seneca'nın ayrımını uygula: bu kişi sana katlanmaman gereken bir şey mi yaptı, yoksa yalnızca beklemediğin bir şey mi?

Sonra kafandaki resmi yaz: o kişiden ne bekliyordun? Bu resmi kim çizdi, sen mi o mu? O kişi bu resme hiç söz vermiş miydi?

Son olarak, o kişinin sana yıllardır gösterdiği ama senin görmediğin bir şeyi ara. Bir duvar, bir alışkanlık, bir merak. Bu hafta ona onunla ilgili bir soru sor.

Yanında taşıyacağın soru

Kırıldığını sandığın şey o insan mıydı, yoksa onun adına senin boyadığın bir tabela mı?