İçeriğe geç

Buda ile · Duygular

Öğle sıcağında serap

Kırılan kişi miydi, kafandaki resim mi?

1.232 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Zeynep otuz bir yaşında, Erzurum'da genç bir mimar. Üniversitenin ikinci yılında, bir konferans salonunun en arka sırasında oturup Nihat Bey'i dinlemişti: eski kent dokusunu koruyarak yeni yapı yapmayı anlatan, taşın ve ahşabın dilinden şiir gibi söz eden, ülkenin tanınmış mimarlarından biri. O akşam defterine şunu yazdı: «Bir gün onun bürosunda çalışacağım.» Sonraki on yıl boyunca onun kitaplarını okudu, projelerinin fotoğraflarını duvarına astı, yüksek lisans tezini onun bir restorasyonu üzerine yazdı.

Altı ay önce Nihat Bey'in bürosu Erzurum'da tarihi bir çarşının yenilenmesi işini aldı ve Zeynep ekibe kabul edildi. İlk haftalar bir rüya gibiydi. Sonra rüyanın kenarları dağılmaya başladı. Nihat Bey toplantılarda sabırsızdı; genç mimarların sunumlarını yarıda kesiyordu. Zeynep'in adını iki ay boyunca karıştırdı. Belediye başkanı çarşının cephesine, kitaplarında eleştirdiği türden parlak bir kaplama istediğinde, uzun bir tartışma beklenirken Nihat Bey yalnızca omuz silkti: «Müşteri o.»

Geçen hafta Zeynep eve dönerken otobüste ağladı. Annesi telefonda ne olduğunu sorduğunda tek bir cümle söyleyebildi: «Anne, o hiç sandığım kişi değilmiş.» O gece duvarındaki fotoğraflara baktı ve hepsini indirip bir kutuya koydu. Ertesi sabah büroya giderken, artık bu işi neden yaptığını bilmiyordu.

Bilgenin kapısı

Saṃyutta Nikāya'da, Ganj kıyısında verilmiş kısa bir konuşmada Buda, insanın deneyimini oluşturan beş öğeyi beş benzetmeyle anlatır: biçimi bir köpük yığınına, duyguyu bir su kabarcığına benzetir. Algıyı ise şuna:

«Yazın son ayında, tam öğle vakti, titreşen bir serap belirdiğini düşünün. Gözleri açık bir insan onu görür, üzerinde düşünür, dikkatle inceler. Ve ona tamamen boş, içi kof, özsüz görünür. Bir serapta ne öz olabilir? Aynı şekilde, keşiş her türlü algıyı görür, üzerinde düşünür, dikkatle inceler; ve o da ona tamamen boş, içi kof, özsüz görünür.»

Konuşmanın sonundaki dizelerde bu benzetme tek satıra iner: «Algı bir serap gibidir.» Burada «algı» diye çevrilen Pali kelime saññā, zihnin bir şeyi tanıyıp ona bir ad, bir biçim, bir anlam yüklemesidir.

Bakmadığın yer

Hayal kırıklığını genellikle bir kayıp olarak yaşarız. Bir şeye inanmışızdır ve o inanç elimizden alınmıştır. Değerli bir şey kırılmıştır; geriye boşluk kalmıştır. Zeynep'in duvardaki fotoğrafları indirip kutuya koyması bir cenaze gibiydi. Bir insanı değil, bir inancı gömüyordu. Ve inancı gömünce, mesleğinin de anlamını yitirdiğini düşünüyordu.

Buda'nın serap benzetmesi bu kaybın neyin kaybı olduğunu soruyor. Serap, yaz öğlesinde, uzaktan bakana bir göl gibi görünür. Su vardır, ışık vardır, kıyı vardır. Yaklaştıkça göl çekilir; vardığında yalnızca sıcak toprak kalır. Burada kaybolan şey göl değildir, çünkü orada hiç göl yoktu. Kaybolan, uzaklığın ve sıcaklığın gözde kurduğu bir görüntüdür. Zeynep'in Nihat Bey'i de böyle bir mesafeden kurulmuştu: konferans salonunun en arka sırasından, kitapların sayfalarından, özenle seçilmiş proje fotoğraflarından. On yıl boyunca o görüntüye bakmış, ona bir ad, bir ses, bir ahlak yüklemişti. Bu, Buda'nın saññā dediği şeyin işleyişiydi: zihin gördüğünü tanır, tanıdığına bir biçim verir, sonra o biçimi gerçeğin kendisi sanır.

Büroya girdiğinde Zeynep serabın içine yürümüştü. Göl çekildi; yerinde sabırsız, yorgun, bazen ödün veren, bazen isim karıştıran bir adam belirdi. Bu adam gerçekti. Görüntüyse hiçbir zaman gerçek olmamıştı. Bu yüzden «o hiç sandığım kişi değilmiş» cümlesi tam olarak doğruydu, ama Zeynep onu bir suçlama gibi söylüyordu. Oysa cümlenin öznesi Nihat Bey değil, Zeynep'in sanısıydı. Nihat Bey ona hiçbir zaman bir göl vaat etmemişti; yalnızca uzakta durmuştu.

Bir şeyi daha görmek gerekiyor. Serap dağıldığında yolcu çoğu zaman yalnızca gölün yokluğunu görür, toprağın varlığını görmez. Zeynep'in kutuya koyduğu fotoğraflardaki binalar hâlâ ayaktaydı. Nihat Bey'in kitaplarında anlattığı fikirler hâlâ doğruydu. Kaybolan, o fikirlerin arkasına yerleştirilmiş kusursuz bir insan figürüydü. Fikirlerle insanı aynı serapta eritmek, serap dağılınca ikisini birden kaybetmek demekti.

Derinleşme

Konuşmanın beş benzetmesinden sonra Buda, bunu gören kişide ne olduğunu anlatır:

«Bunu gören bilgili soylu öğrencinin biçime, duyguya, algıya, oluşturmalara ve bilince karşı büyüsü bozulur. Büyüsü bozulunca tutkusu söner. Tutkusu sönünce özgürleşir. Özgürleşince, özgür olduğunu bilir.»

Sujato'nun İngilizcesinde «disillusioned» diye geçen Pali kelime nibbidā; yanılsamanın sona ermesi, büyünün bozulması. Bu, Buda'nın öğretisinde bir yıkım değil, özgürleşmenin ilk adımı olarak sayılır. Metin burada insanların değil, insan deneyiminin öğelerinin büyüsünün bozulmasından söz ediyor; bunu bir insana duyulan hayal kırıklığıyla birebir eşitlemek doğru olmaz. Ama yön aynı: serabın dağılması bir son değil, ilk kez gerçek zemine basmaktır. Büyü bozulunca tutku söner; tutku sönünce insan, o görüntünün etrafında dönüp duran bağımlılıktan kurtulur.

Zeynep'in on yıllık bağımlılığı tam olarak buydu. Her çizimini Nihat Bey'in gözüyle değerlendiriyordu: «O bunu beğenir miydi?» Mesleğini onun görüntüsüne bağlamıştı. Serap dağıldığında mesleği de dağılıyor gibi geldi; çünkü meslek hiçbir zaman tam olarak onun olmamıştı. Bir sabah Zeynep çarşının en eski bölümünde, kendi başına, eski bir hanın taş kemerini ölçerken bir şey fark etti: ölçüyü kimin onaylayacağını düşünmüyordu. Taşın kendisine bakıyordu. Yıllardır ilk kez çizimini bir başkasının gözüyle değil, yapının ihtiyacıyla değerlendiriyordu.

O hafta Nihat Bey'i de başka bir yerden görmeye başladı. Sabahın altısında, kimse yokken şantiyeye geldiğini, eski duvarlara elini koyup uzun uzun durduğunu fark etti. Toplantılarda sabırsız olan adam, taşın önünde sabırlıydı. Kaplama konusundaki ödünü hâlâ yanlış buluyordu ve bunu bir gün kendisi, saygıyla ama açıkça söyledi: «Kitabınızda bu kaplamaya karşı çıkıyorsunuz.» Nihat Bey ona uzun uzun baktı. «Haklısın,» dedi. «Yaşlandım, kavgalarımı seçiyorum. Bu kavgayı sen ver.» Belediyeyle yapılan bir sonraki toplantıda cephe sunumunu Zeynep yaptı.

Duvardaki fotoğraflar kutuda kaldı. Zeynep onların yerine kendi ölçtüğü kemerin bir çizimini astı. Nihat Bey'e hâlâ saygı duyuyor; ama artık bir serap gibi değil, kusurları ve ustalığı birlikte olan bir meslektaş gibi.

Bu hikâye bir sınır da gerektiriyor. Nibbidā alaycılık değildir; «kimseye inanılmaz, herkes sahtedir» sonucu, serabın dağılmasından sonra yeni bir serap kurmaktır. Bir de, her hayal kırıklığı bir görüntü yanılgısı değildir. Hayran olunan biri gücünü kötüye kullanıyorsa, taciz ediyor, sömürüyor ya da birine zarar veriyorsa, bu bir algı meselesi değil, bildirilmesi gereken bir ihlaldir. Ve bir hayal kırıklığından sonra her şeyin anlamsız geldiği, haftalarca süren bir isteksizlik ve çökkünlük oluşuyorsa, bunu bir psikologla konuşmak, yalnızca felsefeyle taşımaktan daha doğrudur.

Öbür bilgeler

Samsun'daki nalbur dükkânının tabelasına oğlunun adını dokuz yaşındayken yazdıran Yaşar, oğlunun dalış eğitmenliğini seçmesiyle sarsılmıştı; Seneca ona haksızlık ile beklentinin bozulmasını ayırt etmeyi öğretti (STO-K03.9). Yaşar'ın resmi yakından, her gün bakılarak çizilmişti; Zeynep'inki uzaktan, bir salonun arka sırasından. Ama ikisi de aynı yerde kırıldı: kişi, resmin içinde durmadığında.

Eskişehir'deki matbaacı Levent de yıllarca eski ortağını yalnızca o kışın gözünden görmüş, bir cenaze evinin mutfağındaki sessiz yardımı hesaba katmamıştı (BUD-K03.8). Levent'in serabı karanlıktı, Zeynep'inki parlak. Biri bir insanı olduğundan kötü, öteki olduğundan iyi görüyordu. Buda'nın bakışında ikisi de aynı saññā'nın işi: uzaktan kurulmuş, yakından dağılan bir görüntü.

Bugün bir kez dene

Yakından tanıyınca sönen bir hayranlığını hatırla: bir insan, bir kurum, bir şehir. Ona ilk hangi mesafeden bakmıştın? Uzaktan mı, bir anlatıdan mı, bir fotoğraftan mı?

O mesafeden kurduğun görüntüyü yaz. Sonra yakından gördüğünü yaz. İkinci listede, birinci listede olmayan ama değerli bir şey var mı?

Son olarak kendine sor: bu görüntü dağıldığında, ondan bağımsız olarak hâlâ sevdiğin bir şey kaldı mı? Bir fikir, bir iş, bir yer? Bu hafta ona, araya kimseyi koymadan bak.

Yanında taşıyacağın soru

Yakına vardığında kaybettiğin, oradaki insan mı, yoksa sıcak bir öğlede uzaktan gördüğün göl mü?