Açılış
Fadime altmış üç yaşında. Kırk bir yıl İstanbul'da bir bankanın gişesinde çalıştı. Bütün o yıllar boyunca, metrobüste, kuyrukta, gece uykusuzluğunda aklında tek bir yer vardı: Sinop'un Boyabat tarafında doğduğu köy. Avludaki erik ağacı, köy çeşmesinin buz gibi suyu, perşembe sabahları kadınların ortak fırında bazlama pişirdiği saatler, akşam sekilerde oturan komşular. Emekli olduğu gün eşyalarını topladı ve babasından kalan eve döndü.
İlk hafta her şey sarsıcıydı. Çeşmenin taş yalağı sökülmüş, yerine plastik bir boru takılmıştı. Erik ağacının olduğu yerde amcasının oğlu iki katlı bir beton ev yaptırmıştı; tapudaki sınırın nereden geçtiği konusunda da tartışma çıktı. Gençlerin çoğu şehre gitmişti. Kalan komşular akşamları dizi izliyor, sekilere kimse çıkmıyordu. Bakkalın önünde birinin «İstanbullu hanım köyü beğenmedi» dediğini duydu.
Fadime üçüncü haftanın sonunda kız kardeşini aradı ve ağlayarak bir cümle kurdu: «Kırk yıl bir hayale yaşamışım. Böyle bir köy hiç yokmuş. Annemin anlattıkları da, benim hatırladıklarım da, hepsi yalanmış.» Sonraki aylarda evden pek çıkmadı. Bir komşu kapıyı çaldığında açmadı. Kendini aldatılmış hissediyordu; yalnız köye değil, kendi hafızasına.
Bilgenin kapısı
Gazâlî, hayatının son yıllarında geriye bakarak yazdığı el-Munkız mine'd-Dalâl'da, bildiklerine olan güvenin nasıl çöktüğünü anlatır. Önce duyularına güvenir; sonra o güvenin de sağlam olup olmadığını sorar:
«Kendime şunu sordum: duyulara olan bu güvenim, daha önce taklitle edindiğim inançlara duyduğum güven türünden mi, yoksa içinde ihanet ve tuzak olmayan, gerçekten sağlam bir güven mi? Duyuların en güçlüsü gözdür. Göz gölgeye bakar, onu duruyor görür, hareket etmediğine hükmeder. Sonra bir saat geçince, deneyle ve gözlemle onun hareket ettiğini anlar; birden değil, yavaş yavaş, zerre zerre hareket etmiştir, hiç durduğu bir an olmamıştır. Göz yıldıza bakar, onu bir dinar büyüklüğünde görür; oysa geometrinin delilleri onun yeryüzünden büyük olduğunu gösterir.»
Gazâlî'nin sorusundaki «ihanet» kelimesi Arapçada «gadr»dır: bir sözün, bir güvenin bozulması. Gazâlî, duyularına duyduğu güvenin ona bir gün ihanet edip etmeyeceğini soruyordu.
Bakmadığın yer
Hayal kırıklığını genellikle bir şeyin birdenbire değişmesi olarak yaşarız. Dün öyleydi, bugün böyle oldu; bir kırılma anı vardır. Fadime de köyü böyle yaşadı: kırk yıl önce bıraktığı köy ile otobüsten indiği köy arasında bir uçurum gördü. Sanki bir gece içinde her şey yıkılmıştı.
Gazâlî'nin gölge örneği bu uçurumun nereden geldiğini gösteriyor. Göz gölgeye bakar ve onu duruyor sanır. Bir saat sonra baktığında gölge yer değiştirmiştir ve göz bunu ani bir hareket gibi algılar. Oysa gölge hiçbir zaman durmamıştı; her an, zerre zerre ilerliyordu. Ani görünen değişim, aslında gözün baktığı iki an arasındaki boşluktan doğuyordu. Fadime'nin köyü de kırk yıl boyunca durmamıştı. Çeşmenin yalağı bir yıl çatlamış, bir sonraki yıl tamir edilmemiş, bir başka yıl sökülmüştü. Gençler birer birer gitmişti. Sekiler bir televizyon geldiğinde değil, yüzlerce akşam boyunca yavaş yavaş boşalmıştı. Fadime ise köye kırk yıl önce bir kez bakmış, sonra gözlerini kapamış ve o bakışı dondurmuştu. Otobüsten indiğinde ikinci kez baktı. Arada geçen her zerreyi görmediği için, gördüğü şey bir yıkım gibi geldi.
Yıldız örneği de başka bir yanılgıyı gösteriyor. Uzaktan bakıldığında yıldız küçük bir sikke kadar görünür. Yakından ise yeryüzünden büyüktür. Fadime'nin İstanbul'dan baktığı köy de böyle küçüktü: bir erik ağacı, bir çeşme, birkaç komşu. Tek bir sikkeye sığıyordu. Yakından bakınca köy büyüdü: tapu tartışmaları, dedikodular, göç, yalnız kalmış yaşlılar, beton evler, ama aynı zamanda hâlâ yaşayan insanlar, hâlâ dönen hayatlar. Hayal kırıklığının bir kısmı, köyün kötüleşmesinden değil, büyümesinden geliyordu. Bir sikkeye sığan köy, gerçekte bir dünya kadardı.
Gazâlî'nin sorusu Fadime'nin en derin yarasına da dokunuyor. O, köyden çok kendi hafızasına güvenini yitirmişti: «Hatırladıklarımın hepsi yalanmış.» Ama gölgeyi duruyor gören göz yalan söylememişti; gördüğü an için doğru görmüştü. Hata, bir anın görüntüsünü bütün zamanlar için geçerli saymaktaydı. Fadime'nin çocukluğundaki çeşme gerçekten buz gibiydi, perşembe fırını gerçekten yanıyordu. Bu hatıralar sahte değildi; yalnızca durmuş değildiler.
Derinleşme
Gazâlî'nin hikâyesi burada bitmez. Duyulara güvenini yitirdikten sonra akla güvenmeyi dener; sonra aklın da başka bir hâl karşısında rüya gibi yanılabileceğini düşünür. Ve bir hastalığa yakalanır:
«Bu düşünceler aklıma gelip içimde kıvılcımlandığında bir çare aradım, bulamadım. Çünkü onu ancak bir delille savabilirdim; delil ise ancak temel bilgilerden kurulabilirdi. Onlar kabul edilmedikçe delil kurulamazdı. Bu hastalık ağırlaştı ve yaklaşık iki ay sürdü. O iki ay boyunca, sözle ve iddiayla değil ama hâlimle, her şeyden şüphe eden biri oldum. Sonunda Allah beni o hastalıktan iyileştirdi; nefsim sağlığına ve dengesine döndü. Bu bir delil dizmekle, bir söz sıralamakla olmadı; Allah'ın gönle attığı bir nurla oldu.»
Bu pasajın en dikkat çekici yanı, Gazâlî'nin kendi hayal kırıklığının nereye vardığını saklamaması. Bir güveni kaybettiğinde, onu başka bir güvenle değiştirmeye çalışmış; o da sarsılınca, her şeyden şüphe eden bir hâle düşmüştü. Hayal kırıklığının en tehlikeli yeri burasıdır: bir şeyin sandığımız gibi olmadığını görünce, hiçbir şeyin sandığımız gibi olmadığına karar vermek. Fadime'nin «hepsi yalanmış» cümlesi tam bu genellemeydi. Bir çeşmeden, bir ağaçtan, bir bakkal önü sözünden, bütün bir çocukluğa, bütün bir anneye, bütün bir hafızaya geçiyordu.
Gazâlî'nin iyileşmesi de bir şey öğretiyor. Ona güveni geri getiren bir delil olmadı. Bir argümanla, bir ispatla şüpheden çıkmadı. Bir ışık geldi ve temel şeyler yeniden «güvenle kabul edilir» hâle geldi. Gazâlî bunu dinî bir dille, Allah'ın gönle attığı bir nur olarak anlatıyor. Bu dilin dışında kalan biri için de pasajın bir gözlemi açık: çöken bir güven çoğu zaman tartışarak değil, yaşanan bir anla, bir temasla yeniden kurulur.
Fadime için o an bir perşembe sabahı geldi. Kapı çalındı; Fadime yine açmayacaktı, ama kapının arkasından bir koku geldi. Açtığında karşısında doksan yaşındaki Hayriye Teyze duruyordu; elinde bir bez, bezin içinde sıcak bir bazlama. «Fırın yanıyor kızım,» dedi. «Perşembe. Senin annen de gelirdi.» Fadime iki aydır o fırının hâlâ yandığını bilmiyordu. Hiç sormamıştı; ilk haftanın kırgınlığıyla bakıp, gördüğünü bütün köy sanmıştı.
Ertesi perşembe Fadime fırına gitti. Fırın dört kadına kalmıştı; dördü de yetmişini geçmişti. Bir zamanlar on beş kadının sıra beklediği yerde şimdi dört kişi vardı ve sohbet dizilere, ilaçlara, şehirdeki torunlara dönüyordu. Fadime'nin hatırladığı fırın değildi bu. Ama bir fırındı ve yanıyordu. Hamuru açarken, annesinin ellerini hatırladı; hafızası yalan söylememişti. Yalnızca gölge, kırk yıl boyunca zerre zerre yürümüştü.
Tapudaki sınır meselesi hâlâ sürüyor; amcasının oğluyla bir avukat aracılığıyla konuşuyorlar. Çeşmenin taş yalağı geri gelmeyecek. Fadime de köyü kırk yıl önceki gibi görmeyi bıraktı; artık onu bugünkü gibi görmeye çalışıyor. Bir sonbahar muhtarla birlikte çeşmeye küçük bir taş oturak yaptırdılar. Erik ağacı yok; ama Fadime kendi avlusuna bir fidan dikti.
Bu hikâyenin bir uyarıyla birlikte okunması gerekiyor. Gazâlî'nin iki aylık hastalığı bir felsefi şüpheydi; ama Fadime'nin aylarca evden çıkmaması, kapıyı açmaması, kendini her şeyden çekmesi, yaşlılıkta görülen yalnızlığın ve depresyonun da işareti olabilir. Böyle bir durumda bir aile hekimiyle görüşmek, yakınlara haber vermek önemlidir. Ayrıca kimi kırıklıklar bakıştan değil, gerçek bir haksızlıktan doğar: tapudaki sınır gibi somut haksızlıklar hukuki yollarla takip edilir. Gölgenin hareketini kabul etmek, her hareketi kabul etmek demek değildir.
Öbür bilgeler
Kaçkarlar'daki kamp ateşinin başında tanıdığı adamı iki yıl sonra koltukta uyurken bulan Ordulu Sibel, kayınvalidesinin dolabının üstündeki bağlama kılıfıyla filin başka bir yerine dokunduğunu anlamıştı (MEV-K03.9). Fadime'nin köyü de bir fil gibiydi: kırk yıl önce bir yerinden tutulmuş, sonra bütün sanılmıştı. Mevlânâ'nın mumu ile Gazâlî'nin nuru benzer bir işi görüyor; karanlıkta kalan yanı aydınlatıyor.
Çarşı restorasyonunda hocasının sabah altıda eski duvara elini koyduğunu gören Erzurumlu mimar Zeynep ise, uzaktan kurduğu görüntünün dağılmasından sonra işin kendisine dönmüştü (BUD-K03.9). Gazâlî'nin yıldızı bu görüntünün tersini gösteriyor: uzaktan küçük görünen şey, yakından büyür. Zeynep'in hocası uzaktan büyüktü, yakından sıradan; Fadime'nin köyü uzaktan küçüktü, yakından bir dünya.
Bugün bir kez dene
Uzun süre sonra döndüğün bir yeri, yıllar sonra karşılaştığın bir insanı ya da yeniden başladığın bir işi düşün. Seni sarsan değişim bir anda mı olmuştu, yoksa sen yalnızca iki kez mi bakmıştın?
O iki bakış arasında geçen zamanı hayal et. Neler zerre zerre değişmiş olabilir? Bunlardan birkaçını yaz.
Sonra hâlâ yanan bir fırın ara: o yerde, o insanda, o işte hâlâ yaşayan, senin henüz sormadığın küçük bir şey. Bu hafta onu sor.
Yanında taşıyacağın soru
Durmuş sandığın gölge yürüdüyse, kırılan o mu, yoksa onu durdurmuş olan bakışın mı?