Açılış
Sibel otuz sekiz yaşında, Ordu'da bir ilkokulda müzik öğretmeni. Tarık'la dört yıl önce, bir yaz Kaçkarlar'da yürüyüş yaparken tanıştı. Tarık o hafta grubun ruhuydu: gece kamp ateşinin başında bağlama çalıyor, sabah herkesten önce kalkıp yaylanın sisine yürüyor, bir dere geçidinde ayakkabılarını çıkarıp Sibel'i sırtında karşıya taşıyordu. Sibel eve dönünce kız kardeşine şöyle yazdı: «Hayatımda hiç bu kadar özgür bir adam görmedim.»
İki yıl önce evlendiler. Tarık vergi dairesinde memur. Sabah yedi buçukta evden çıkıyor, akşam altıda yorgun dönüyor, haberleri izleyip koltukta uyuyakalıyor. Hafta sonları faturaları ödüyor, arabayı bakıma götürüyor, annesini ziyaret ediyor. Bağlamayı Sibel evlendikten sonra bir kez bile görmedi. Bir pazar Sibel ona yaylaya gitmeyi önerdi; Tarık «Yorgunum, haftaya» dedi. Haftaya da gitmediler.
Sibel bir akşam, Tarık yine koltukta uyurken, mutfakta oturup kız kardeşine bir mesaj yazdı: «Evlendiğim adam bu değil. Ben bir kamp ateşiyle evlendim, bir vergi memuruyla uyanıyorum.» Gönderdi, sonra pişman oldu; ama silmedi. O gece uyuyamadı. Kendini aldatılmış hissediyordu; ama kimin aldattığını bilmiyordu.
Bilgenin kapısı
Mevlânâ, Mesnevî'nin üçüncü defterinde, karanlık bir eve getirilmiş bir fili anlatır:
«Hintliler bir fili göstermek için getirmiş, karanlık bir eve koymuşlardı. Onu görmek için pek çok insan o karanlığa giriyordu. Gözle görmek mümkün olmadığından, her biri karanlıkta eliyle yokluyordu. Birinin eli hortumuna değdi; ‹Bu yaratık bir oluk gibi› dedi. Birinin eli kulağına değdi; ona bir yelpaze gibi göründü. Biri ayağını yokladı; ‹Filin biçimini gördüm, bir direk gibi› dedi. Biri sırtına elini koydu; ‹Bu fil bir taht gibi› dedi.»
Mevlânâ hikâyenin sonunda çözümü tek bir beyte sığdırır:
«Her birinin elinde bir mum olsaydı, sözlerindeki ayrılık ortadan kalkardı.»
Mum burada filin kendisini değiştirmez; yalnızca karanlıkta dokunulan parçanın, bir bütünün parçası olduğunu gösterir.
Bakmadığın yer
Hayal kırıklığını genellikle bir değişimin sonucu sanırız. Biri eskiden öyleydi, şimdi böyle oldu; biz de o dönüşümün kurbanı olduk. Sibel'in cümlesi bu düşünceyi taşıyordu: kamp ateşi gitmiş, yerine vergi memuru gelmişti. Tarık değişmişti; ya da daha kötüsü, o yaz kendini olduğundan başka biri gibi göstermişti.
Mevlânâ'nın fili bu iki açıklamayı da sorguya açıyor. Karanlıktaki adamlardan hiçbiri yalan söylemiyordu. Hortuma dokunan gerçekten bir oluk hissetmişti; kulağa dokunan gerçekten bir yelpaze. Fil de değişmemişti; aynı fil, hem hortumu hem kulağı hem ayağıyla oradaydı. Yanılgı ne dokunanın ne de filin yalanıydı. Yanılgı, bir parçadan bütüne geçen o tek adımdaydı: «Bu fil bir yelpaze gibidir.»
Sibel Tarık'a ilk kez bir yaz haftasında, bir yaylada, bir kamp ateşinin başında dokunmuştu. O hafta tatildi; Tarık'ın hayatının en hafif, en özgür yüzüydü. Sibel o yüze dokundu ve ondan bütün bir insan kurdu: «özgür bir adam.» Sonra evlendiler ve Sibel'in eli filin başka yerlerine değmeye başladı: ayağına, sırtına. Ayak bir direk gibiydi; ağır, sabit, kımıldamayan. Sibel bunu filin değişmesi olarak yaşadı. Oysa o direk o yaz da oradaydı; yalnızca karanlıkta eli oraya değmemişti.
Mevlânâ'nın bir sonraki beyti bu yanılgının kaynağını adlandırır: duyuların gözü, avucun içi gibidir; avucun ise filin bütününe erişimi yoktur. Sibel'in eli de, herkesin eli gibi, yalnızca bir avuç kadardı. Bir haftalık bir yayla, bir insanın ancak bir parçasını gösterebilirdi. Ve Sibel'in hayal kırıklığı, o parçanın bütün olduğunu sandığı yerden doğuyordu.
Bunu söylemek, Sibel'in yaşadığının önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Bir evlilikte tutkunun sönmesi, ortak sevinçlerin yerini rutine bırakması gerçek bir kayıptır ve konuşulmayı hak eder. Ama «aldatıldım» cümlesiyle konuşulduğunda, karşıdaki kişi kendini savunmaya geçer; «filin başka bir yerine dokunuyorum» diye konuşulduğunda ise bir merak kapısı açılır.
Derinleşme
Mevlânâ aynı bölümün ilerleyen beyitlerinde, bir ağaçla dalındaki meyveler arasındaki ilişkiyi anlatır:
«Bu dünya bir ağaç gibidir; biz de onun üzerinde yarı ham meyveler gibiyiz. Ham meyveler dala sıkı tutunur; çünkü hamken saraya yaraşmazlar. Olgunlaşıp tatlanınca, dudak ısırtacak hâle gelince, dalları gevşek tutarlar artık. Sert tutmak ve bağnazlık hamlıktır.»
Mevlânâ burada dünyaya tutunmaktan söz ediyor; ama ham meyvenin dala sıkı tutunması, bir resme sıkı tutunmanın da adı olabilir. Sibel o yazın resmine sımsıkı tutunmuştu. Kamp ateşi, bağlama, sırtında taşındığı dere geçidi. Bu resme ne kadar sıkı tutunursa, Tarık'ın resme uymayan her hâli o kadar büyük bir ihanet gibi görünüyordu. Resmi gevşek tutabilseydi, Tarık'ın başka yüzleri de içeri girebilirdi.
Bir cumartesi Sibel, Tarık'ın annesini ziyarete gittiklerinde, kayınvalidesinin evindeki küçük odada, dolabın üstünde, kılıfının içinde bir bağlama gördü. Tarık'a sordu: «Bu senin mi? Neden hiç çalmıyorsun?» Tarık bir an sustu. Sonra anlattı: babası o yaylalardan döndükleri sonbaharda kalp krizi geçirmiş, Tarık iki kardeşinin okul masraflarını üstlenmişti. Memurluk sınavına o kış çalışmıştı. Bağlamayı annesinin evine bırakmıştı; «Elim gitmiyor artık,» dedi. «Çalarsam o yazı özlüyorum.»
Sibel'in elindeki mum buydu. Kamp ateşinin başındaki adam ile koltukta uyuyakalan adam aynı adamdı. Biri bir yük taşımaya başlamadan önceki haliydi, öteki o yükün altındaki. Filin kulağı ile ayağı aynı bedenindi. O gece eve dönerken arabada Sibel ilk kez kendi payını da gördü: iki yıldır Tarık'ın neden yorgun olduğunu hiç sormamış, yalnızca yorgunluğunu bir kayıp gibi saymıştı.
Ertesi ay Sibel bağlamayı eve getirdi. Tarık çalmadı. Sibel ısrar etmedi; bağlamayı salonun köşesine koydu. Bir akşam, haberleri kapattıktan sonra Tarık bağlamayı aldı, akordunu yaptı, eski bir Karadeniz türküsünün ilk iki dizesini çaldı ve durdu. «Unutmuşum,» dedi. Sibel gülümsedi; o bir müzik öğretmeniydi. «Ben hatırlıyorum,» dedi ve devamını mırıldandı. O gece kamp ateşi yoktu; ama mutfak ışığı, Mevlânâ'nın mumu kadar yetiyordu.
Bu sahne her evlilik için bir reçete değil. Bir eş kontrol ediyor, aşağılıyor, şiddet uyguluyorsa ya da bir bağımlılık ilişkiyi yiyip bitiriyorsa, bu bir bakış açısı farkı değildir ve filin bütününü görmek oradaki zararı küçültmez; destek almak, gerekirse uzaklaşmak gerekir. Bir de, Tarık'ınki gibi uzun süren bir yorgunluk ve isteksizlik bazen bir depresyonun işaretidir; bunu sevgiyle fark etmek ve bir hekimle konuşmayı önermek de mumu yakmanın bir parçasıdır. Çiftlerin birbirinin yeni yüzlerini birlikte tanıması için bir çift terapistiyle görüşmek de bazen işe yarar.
Öbür bilgeler
Bir konferans salonunun arka sırasından on yıl hayranlık beslediği hocasıyla aynı şantiyede çalışmaya başlayan Erzurumlu mimar Zeynep de, uzaktan kurulmuş bir görüntünün yakında dağıldığını yaşamıştı (BUD-K03.9). Buda o görüntüyü yaz öğlesinde titreşen bir serap olarak adlandırıyor, Mevlânâ ise karanlıkta bir fili yoklayan el olarak. Serapta orada hiç olmayan bir göl görülür; karanlık odada ise gerçek bir fil vardır, yalnızca bir parçası tanınır. Zeynep'in kaybettiği bir yanılsamaydı; Sibel'in bulduğu, aynı insanın görmediği bir yanı.
Samsun'da dükkânının tabelasına oğlunun adını yazdıran Yaşar ise, oğlunun yıllardır duvarında asılı duran mercan haritasına hiç bakmamıştı (STO-K03.9). Tarık'ın bağlaması da o haritaya benziyordu: bir annenin evinde, bir dolabın üstünde, kılıfının içinde iki yıl beklemişti. Seneca, umulanı hak edilmiş bir alacak gibi tutmamayı öğütlüyor; Mevlânâ ise beklentinin kurulduğu karanlığa bir mum taşımayı öneriyor.
Bugün bir kez dene
Yakınında, sana yıllar sonra yabancı gelen bir hâli düşün ve onu filin bir parçası gibi adlandır: «Bu onun hortumu mu, kulağı mı, ayağı mı?»
Sonra o kişiye ilk hangi parçasından dokunduğunu hatırla. O ilk parça hâlâ orada mı, yoksa karanlıkta mı kaldı?
Bu hafta o kişiye, hiç sormadığın bir yanı hakkında bir soru sor. Bir dolabın üstündeki kılıf, bir eski fotoğraf, bir yorgunluğun sebebi. Mumu yak; ama ışığın neyi göstereceğine önceden karar verme.
Yanında taşıyacağın soru
Hayal kırıklığı dediğin şey, filin başka bir yerine ilk kez dokunmak olabilir mi?