İçeriğe geç

Stoacılar: Epiktetos, Marcus Aurelius, Seneca ile · Duygular

Biçilecek başaklar

Neden ürkek?

1.209 kelime · yaklaşık 5 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Onur otuz altı yaşında, Karabük'te bir demir çelik fabrikasında bakım teknisyeni. Hayatının çoğu zor geçti. Babası borç yüzünden evlerini kaybettiğinde on iki yaşındaydı; üniversiteyi yarıda bırakıp çalışmaya başladı; ilk iş yerinden toplu çıkarmayla ayrıldı. Uzun yıllar boyunca hiçbir şey kolay olmadı.

Son bir yılda ise her şey değişti. Fabrikada kadrolu bir işe girdi. Eşi Merve'yle küçük bir ev aldılar; kredisi ağır ama kendilerinin. Üç ay önce kızları Nehir sağlıklı doğdu. Annesi torununu kucağına aldığında ağladı. Herkes Onur'u tebrik ediyor.

Ama Onur sevinemiyor. Daha doğrusu, sevinmeye başladığı her an, içinde bir ses onu durduruyor: «Bu kadar iyi gitmesi tuhaf. Bir şey olacak.» Geceleri kalkıp Nehir'in nefes alıp almadığını kontrol ediyor. Kimseye evden, işten, kızından söz etmiyor; «nazar değer» diye. Arkadaşları doğum için bir kutlama yapmak istediğinde «Şimdi değil, sonra» dedi. Merve bir akşam ona sordu: «Onur, sen hiç mutlu olmayacak mısın? Her şey yolunda.» Onur cevap veremedi. İçinden geçen cümleyi söyleyemedi: «Yolunda olduğu için korkuyorum.»

Bilgenin kapısı

Seneca, Lucilius'a yazdığı yirmi üçüncü mektupta, insanın öğrenmesi gereken en önemli şeyin ne olduğunu söyler. Beklenmedik bir cevap verir:

«Her şeyden önce, sevgili Lucilius, şunu kendine iş edin: sevinmeyi öğren.»

Hemen ardından, öğrenilmesi gereken sevincin ne tür bir sevinç olduğunu anlatır:

«Bana inan, gerçek sevinç ciddi bir şeydir. Sana sözünü ettiğim sevinç sağlam bir şeydir; içine girdikçe kendini daha çok açar. Fakir madenlerin verimi yüzeydedir; gerçekten zengin olanlar, damarları derinlerde gizli olanlardır.»

Seneca'ya göre bu sevincin temeli, insanın mutluluğunu dış şeylerin denetimine bırakmamasıdır: neye sevindiğini bilmek ve sevincini, başkasının elinde olan şeylere bağlamamak.

Bakmadığın yer

Sevinç genellikle kendiliğinden gelen bir duygu olarak düşünülür. İyi bir şey olur ve insan sevinir. Öğrenilmesi gereken bir şey değildir; hüzün, korku, öfke öğrenilecek, yönetilecek duygulardır, sevinç ise bir ödüldür. Onur'un hikâyesi bu düşüncenin eksik olduğunu gösteriyor. Onur'un hayatında sevinilecek her şey vardı; ama sevinç gelmiyordu. Ya da geliyordu, ama hemen bir korkuya dönüşüyordu.

Seneca'nın «sevinmeyi öğren» cümlesi tam bu boşluğa konuşuyor. Sevinmek bir beceridir ve bazı insanlar onu hayatın erken bir döneminde kaybeder. Onur'un çocukluğunda iyi giden şeyler hep elinden alınmıştı: ev, okul, iş. Zihni bir öğüt değil, bir deneyim kaydetmişti: iyi şeyler, kaybedilmek için gelir. Bu kayıt onu korumak istiyordu; sevinci önceden kısarak, gelecek kayba karşı bir kalkan kuruyordu. Ama bu kalkan, sevinci kayıptan korumuyordu; sevinci baştan engelliyordu.

Seneca'nın ikinci tespiti, bu ürkekliğin kaynağına iniyor: mutluluğu dış şeylerin denetimine bırakmak. Onur'un sevinci tamamen dış şeylere bağlıydı: kadrolu iş, ev, sağlıklı bir bebek. Bunların hepsi değerliydi; ama hepsi de kaybedilebilirdi. Sevinç bunlara bağlandıkça, onları kaybetme korkusu da sevincin ayrılmaz bir parçası oluyordu. Seneca'nın derindeki damarı ise başka bir şey: insanın kendi içinde, kendi tutumunda, kendi şükründe bulduğu bir sevinç. Bu sevinç evin kredisine, fabrikanın kadrosuna bağlı değil; o yüzden ürkek değil.

Bu, Onur'un evine, işine, kızına sevinmemesi gerektiği anlamına gelmiyor. Seneca bunu söylemiyor. Söylediği, sevincin yalnızca yüzeyde, yani kaybedilebilecek şeylerin üstünde durmasının onu kırılgan kıldığı. Yüzeydeki sevinç bir sıvaya benzer; altı boştur, her sarsıntıda dökülür. Derindeki sevinç ise Onur'un kendisine aittir: kızına bakarken hissettiği sevgi, eşiyle kurduğu hayat, geçmişin zorluklarına rağmen buraya gelmiş olmanın bilgisi. Bunları kimse elinden alamaz; bunlar şimdi ve burada, Onur'un kendi kalbinde.

Derinleşme

İmparator Marcus, Kendime Düşünceler'in on birinci kitabında, hocası saydığı Epiktetos'tan ilk bakışta ürkütücü görünen bir söz aktarır:

«Epiktetos derdi ki: insan çocuğunu öperken kendi kendine şunu fısıldamalı: ‹Yarın belki öleceksin.› ‹Ama bunlar uğursuz sözler› denirse, Epiktetos şöyle cevap verirdi: ‹Doğanın bir işini dile getiren hiçbir söz uğursuz değildir. Öyle olsaydı, başakların biçileceğini söylemek de uğursuz olurdu.›»

Bu söz, Onur gibi gece kalkıp kızının nefesini dinleyen bir baba için ilk anda dayanılmaz görünebilir. Ama dikkatle okunduğunda, Onur'un yaptığının tersini öneriyor. Onur kayıp ihtimalini düşünmemek için sevinçten kaçıyordu; nazar değmesin diye kimseye bir şey söylemiyor, kutlamayı erteliyordu. Epiktetos ise kayıp ihtimalini açıkça adlandırmayı öneriyor; ve bunun bir uğursuzluk değil, doğanın bir gerçeği olduğunu söylüyor. Başak biçilecektir; bunu bilmek, başağı bugün sevmeye engel değildir. Tam tersine, biçileceğini bilen, tarlaya daha dikkatli bakar.

Epiktetos'un fısıltısı korkuyu büyütmek için değil, korkuyu sevincin dışına itmek için. Kayıp ihtimali dile getirilmediğinde, bir hayalet gibi her sevincin arkasında dolaşır: «bir şey olacak». Dile getirildiğinde ise sıradan bir gerçek olur: evet, her şey kırılgan; o hâlde şimdi, bu öpücük, bu nefes. Onur'un «nazar değer» korkusu, kırılganlığı gizlemeye çalışıyordu. Epiktetos ise onu açığa çıkararak, onun sevinç üzerindeki gizli gücünü kırıyor.

Onur bir gece, Nehir'i yine kontrol etmek için kalktığında, beşiğin başında duruyor. Kızının yanağına bakıyor ve Epiktetos'un sözünü hatırlıyor; Merve'nin kitaplığındaki bir Stoa derlemesinde okumuştu. Fısıldamıyor; ama içinden düşünüyor: evet, sen kırılgansın, ben de, bu ev de. Bunu bilmek ilk anda boğazını düğümlüyor. Sonra garip bir şey oluyor; korku yatışıyor, yerine yoğun bir sevgi geliyor. Kırılganlığı adlandırınca, ondan kaçmak zorunda kalmıyor. Bir süre beşiğin başında, bir şey kontrol etmeden, yalnızca bakarak duruyor.

Ertesi hafta Onur arkadaşlarını eve çağırıyor; ertelediği kutlamayı yapıyorlar. Annesi de geliyor; torununu kucağına alıp yine ağlıyor. Onur ilk kez, «bir şey olacak» sesini duyduğunda ona cevap veriyor: «Olabilir. O yüzden şimdi seviniyorum.» Ses tamamen susmuyor; ama artık sevincin önünde değil, yanında duruyor. Misafirler gittikten sonra Merve ona bir fotoğraf gösteriyor: kutlamada, Nehir kucağındayken çekilmiş. Onur fotoğrafta gülümsüyor; aylardır ilk kez, gülümsemesi yüzünün tamamına yayılmış.

Bu hikâyenin bir sınırını da söylemek gerekiyor. Yeni ebeveyn olmak, hem annelerde hem babalarda yoğun kaygıyı tetikleyebilir. Bebeğe zarar geleceğine dair rahatsız edici düşünceler, sürekli kontrol etme ihtiyacı, uykusuzluk haftalar boyunca sürüyorsa, bu doğum sonrası kaygının bir işareti olabilir ve bir aile hekimi ya da bir ruh sağlığı uzmanıyla konuşmayı gerektirir. Epiktetos'un fısıltısı böyle bir durumda tedavi değildir.

Öbür bilgeler

Van'da oğlunu kaybeden Hacer, Gazâlî'nin kitabından gözyaşının sabrı bozmadığını öğrenmişti (GAZ-K03.6). Onur'un hikâyesi bunun aynadaki görüntüsü: Hacer hüznüne, Onur sevincine izin veremiyordu. Gazâlî hüznün imanla çelişmediğini, Seneca ise sevincin bir beceri olduğunu ve öğrenilebileceğini gösteriyor. İki metnin ortak sonucu şu: duyguyu yasaklamak, onu yok etmez, hayalete çevirir.

Pamuk'un yasını Yeşilırmak kıyısındaki çınarın dibinde tutabilen Necla, Visākhā'nın ıslak saçlarıyla gelen hikâyede, ne kadar çok sevilirse o kadar çok yas tutulacağını görmüştü (BUD-K03.6). Epiktetos'un başak benzetmesi bu bağı öbür uçtan tutuyor: sevdiğin şeyin kırılgan olduğunu bilmek, onu şimdi daha çok sevmenin sebebi olabilir.

Bugün bir kez dene

Bugün hayatında iyi giden bir şeyi seç ve ona sevinmeye çalıştığında içinde ne olduğunu fark et. Bir «ama» geliyor mu? Bir «bir şey olacak» sesi?

O sesi bastırma; Epiktetos gibi adlandır: «Evet, bu da kırılgan.» Sonra bir cümle ekle: «O yüzden şimdi.»

Ertelediğin bir sevinci, bir kutlamayı, bir paylaşımı düşün. Bu hafta onu küçük de olsa bir biçimde yapmayı dene.

Yanında taşıyacağın soru

Sevincini kaybetmekten korkarken, onu hiç yaşamamayı mı seçiyorsun?