İçeriğe geç

Buda ile · Duygular

Erik ağacının gölgesi

Neden ürkek?

1.234 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Taner kırk dokuz yaşında, Çankırı'da belediyenin fen işlerinde mühendis. Yirmi beş yıldır sabah yedide işte, akşam dokuzda evde. Hafta sonları da dosyaları eve getirir. İzin günlerinin çoğunu kullanmamış; kullanmadığı izinler her yıl birikip siliniyor. Arkadaşları onu «çalışma makinesi» diye çağırır; o bunu bir övgü sayar.

Taner'in içinde sevince karşı tuhaf bir mesafe var. Eşi Aylin bir hafta sonu Ilgaz'a gitmeyi önerdiğinde «Boş iş, vaktim yok» dedi. Bir arkadaşı onu balık tutmaya çağırdığında güldü: «Bizim yaşta adam balıkla mı uğraşır?» Bir akşam kızı ona gitar çaldığını göstermek istediğinde, telefonundan bir e-postaya bakarken başını salladı. Bir şeyden keyif almaya başladığında içinde bir ses uyanıyor: «Bunu hak edecek ne yaptın? İşler bekliyor.»

Geçen ay sabah işe giderken göğsünde bir sıkışma oldu, nefesi daraldı. Acile gittiler; kalbi temiz çıktı. Doktor ona uzun uzun baktı ve bir şey sordu: «Taner Bey, en son ne zaman bir şeyden gerçekten keyif aldınız?» Taner cevap veremedi. Eve dönerken arabada aklına çocukluğu geldi: dedesinin köyünde, derenin kenarındaki ceviz ağacının altında öğleden sonraları uzanırdı. O sevinci hatırladı ve boğazı düğümlendi.

Bilgenin kapısı

Majjhima Nikāya'nın otuz altıncı konuşmasında Buda, aydınlanmadan önceki yıllarını anlatır. Yıllarca kendini aşırı çileyle tüketmiş, açlıktan bedeni bir iskelete dönmüştür. Ama bu yoldan beklediği uyanış gelmemiştir. O noktada aklına çocukluğundan bir an gelir:

«Babam Sakya çalışırken, bir kara erik ağacının serin gölgesinde oturduğumu hatırlıyorum. Duyusal zevklerden uzak, kötü niteliklerden uzak, bu uzaklıktan doğan coşku ve mutluluk içindeki ilk dalınışa girmiş, orada kalmıştım. ‹Uyanışın yolu bu olabilir mi?› diye düşündüm.»

Ve hemen ardından kendine bir soru sorar:

«Sonra aklıma şu geldi: ‹Duyusal zevklerle, kötü niteliklerle hiçbir ilgisi olmayan bu mutluluktan neden korkuyorum?› Ve sonra şu geldi: ‹Duyusal zevklerle, kötü niteliklerle hiçbir ilgisi olmayan bu mutluluktan korkmuyorum.›»

Bakmadığın yer

Sevincin ürkekliğini genellikle kayıp korkusuyla açıklarız: sevinirsem kaybederim, o hâlde fazla sevinmeyeyim. Ama Taner'in hikâyesi başka bir ürkekliği gösteriyor. Taner sevinci kaybetmekten değil, sevinmenin kendisinden korkuyordu. Ona göre sevinç, hak edilmesi gereken bir şeydi; ve hiçbir zaman yeterince hak etmiş olmuyordu. İşler hep bekliyordu. Keyif almak, bir tür sorumsuzluk, bir zaaf gibiydi.

Buda'nın sorusu tam bu korkuya yöneliyor: neden bu mutluluktan korkuyorum? Bu, Budist metinlerde şaşırtıcı bir an. Yıllarca acıyı, açlığı, çileyi bir yol sanmış biri, bir anda fark ediyor ki, iyi bir sevinçten, zarar vermeyen bir mutluluktan korkuyormuş. Çileci geleneğin içinde, her türlü hoşnutluğun bir tehlike, bir tuzak olduğu düşüncesi vardı; Buda da bunu benimsemişti. Ama çocukluğundaki erik ağacının gölgesi, başka bir şey hatırlatıyordu: bazı sevinçler insanı yoldan çıkarmaz; tersine, yolun kendisidir.

Taner'in iş ahlakı, bir tür modern çilecilikti. Yorgunluğu bir erdem, dinlenmeyi bir kusur saymak; keyfi ertelemek, kendini sürekli bir eksiklikle tanımlamak. Bu ahlak ona bir kariyer kazandırmıştı; ama doktorun sorusuna cevap verememesi, bir şeyi kaybettirdiğini de gösteriyordu. Buda'nın çileci yılları da onu bir yere getirmişti; o yerde, bu yolun uyanışa götürmediğini görmüştü. Taner'in göğsündeki sıkışma da belki böyle bir yerdi: çile yolunun sonu.

Buda'nın sorusundaki ayrım önemli: duyusal zevklerle ve kötü niteliklerle hiçbir ilgisi olmayan bir mutluluk. Buda her zevki kucaklamıyor; ama her mutluluğu da şüpheli saymıyor. Taner'in çocukluğundaki ceviz ağacının altı, kızının çaldığı gitar, Ilgaz'da bir yürüyüş; bunlar kimseye zarar vermeyen, insanı yoldan çıkarmayan sevinçlerdi. Taner onlardan da, sanki birer tehlikeymiş gibi kaçıyordu. Kaçarken de kendini erdemli sayıyordu; oysa kaçtığı şey, kızının yüzündeki o beklenti, eşinin teklifindeki o sıcaklık, bir dostun davetindeki o yakınlıktı. Sevinçten kaçmak, sevinci paylaşmak isteyen insanlardan da kaçmak demekti.

Derinleşme

Konuşmanın devamında Buda bir sonraki adımı da anlatır: böyle zayıf düşmüş bir bedenle o mutluluğa ulaşmanın kolay olmadığını görür ve yeniden katı yiyecek, pirinç ve lapa yemeye başlar. Çileci arkadaşları onu terk eder; yoldan saptığını düşünürler. Ama Buda'nın uyanışı, tam bu yemekten sonra, beden yeniden güçlendiğinde gelir.

Bu adım, sevincin yalnızca bir duygu değil, bir besin olduğunu da gösteriyor. Buda bedenini beslemeden o sükûnete ulaşamayacağını gördü. Taner de, sevinçle beslenmeyen bir hayatta, yıllarca çalışmaya devam edemeyeceğini göğsündeki sıkışmayla görmüştü. Sevinç, işin önünde bir engel değil; işi sürdürebilmenin koşulu. Aç bir beden yürüyemez; sevinçsiz bir ruh da.

Bir de çevrenin tepkisi var. Buda yemek yemeye başladığında arkadaşları onu terk etti; gevşedi, yoldan çıktı diye düşündüler. Taner de sevince yer açtığında belki bazı arkadaşları «çalışma makinesi» bozuldu diye gülecekti. Buda'nın hikâyesi bunu da öngörüyor: kendine sevinç izni vermek, çevrenin çileci ölçüsüyle bir zayıflık gibi görünebilir. Ama Buda o arkadaşların yanından ayrıldıktan sonra uyandı.

Taner bir cumartesi sabahı, dosyaları masada bırakıp arabaya biniyor ve dedesinin köyüne gidiyor. Ev artık yok; ama dere hâlâ akıyor, ceviz ağacı yerinde. Ağacın altına oturuyor. İlk başta içinden yine o ses geliyor: «Ne işin var burada, işler bekliyor.» Taner bu kez Buda'nın sorusunu soruyor: «Neden bu sevinçten korkuyorum? Kime zarar veriyor?» Cevap gelmiyor; çünkü bir cevap yok. Bir süre derenin sesini dinliyor. Göğsündeki sıkışmanın yerinde, uzun zamandır hissetmediği bir genişlik var.

Eve döndüğünde kızına gitarı çalmasını rica ediyor. Bu kez telefonu başka odada bırakıyor ve şarkının sonuna kadar dinliyor. Kızı şaşırıyor; Taner ilk kez kızının bir şarkıyı bitirdiğinde alkışladığını fark ediyor. Ertesi ay biriken izinlerinden bir haftayı kullanıyor; Aylin'le Ilgaz'a gidiyorlar. İşler bekliyor; ama dünyanın sonu gelmiyor.

Buradan tembelliğe bir davet de çıkmıyor. Buda'nın orta yolu, çileyi bırakmak kadar zevke dalmamayı da kapsar; erik ağacının sevinci, duyusal bir taşkınlık değil, sakin bir doyumdur. Ayrıca sevinç duyamamak her zaman bir izin meselesi değildir. Uzun süren keyif alamama, isteksizlik ve yorgunluk, bir depresyonun ya da tükenmişliğin belirtisi olabilir; bu durumda bir hekim ya da bir psikologla görüşmek gerekir. Taner'in göğsündeki sıkışma da, kalbi temiz çıksa bile, bir uyarıydı ve düzenli kontroller, stresin bedendeki izlerini takip etmek için önemlidir.

Öbür bilgeler

Karabük'te kızının nefesini her gece kontrol eden Onur, sevinci kayıp korkusu yüzünden kısıyordu; Seneca ona sevinmeyi öğrenmeyi, Epiktetos kırılganlığı adlandırmayı önermişti (STO-K03.7). Taner'in ürkekliği başka bir kaynaktan geliyordu: sevinci hak etmediği duygusundan. Seneca sevincin derinlerdeki damarını, Buda ise o damarın çocukluğun bir gölgesinde zaten bulunduğunu hatırlatıyor.

Altmış yıllık fırını kapanınca «iyi oldu» deyip gece üçlerde tavana bakan Hikmet, karısının önünde ağlayabildiği gece ilk kez deliksiz uyumuştu; Mesnevî'de bulut ağlamadan çimen gülmüyordu (MEV-K03.6). Taner'de yasaklanan gözyaşı değil, keyifti; ama ikisinin yolu benzer. Bir duyguyu erdem adına yasaklamak, onun taşıdığı besini de kesiyor. Mevlânâ'nın bulutu ile Buda'nın pirinç lapası, aynı bilgiye işaret ediyor: beslenmeyen bir şey büyümez.

Bugün bir kez dene

Bugün çocukluğundan bir sevinç anını hatırla: bir ağacın altı, bir dere, bir oyun, bir koku. O anı birkaç cümleyle yaz.

Sonra kendine Buda'nın sorusunu sor: kimseye zarar vermeyen bu sevinçten neden uzak duruyorum? İçinden gelen ilk cevabı yaz; «hak etmedim», «vaktim yok», «boş iş» gibi.

Bu hafta o sevince benzeyen küçük bir şeyi kendine izin olarak ver: bir yürüyüş, bir şarkıyı sonuna kadar dinlemek, bir öğleden sonra hiçbir şey yapmamak.

Yanında taşıyacağın soru

Hangi sevinci, hak etmediğini düşündüğün için kapının dışında bekletiyorsun?