İçeriğe geç

Stoacılar: Epiktetos, Marcus Aurelius, Seneca ile · Duygular

Ağla ama feryat etme

Kovulunca neden hayalete dönüşüyor?

1.224 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Meltem kırk sekiz yaşında, Bilecik'te bir belediyenin kültür müdürlüğünde çalışıyor. Otuz yıllık arkadaşı Sevim geçen yıl, kısa süren bir hastalığın ardından öldü. Lise sıralarından beri her şeyi paylaşmışlardı: düğünleri, doğumları, boşanmaları, kahve fallarını, her bayram Sevim'in yaptığı revaniyi.

Cenazede Meltem ağlamadı. Sevim'in iki çocuğu vardı, biri on altı, biri yirmi yaşında; Meltem onlar için güçlü durması gerektiğine inandı. Taziyeleri karşıladı, yemekleri organize etti, çocukların okul kayıtlarıyla, kira sözleşmesiyle ilgilendi. Sonra işine döndü. Kendine bir kural koymuştu: ağlamak yok, çünkü bir kez başlarsa duramayacaktı.

Bir yıl geçti. Meltem iyi göründüğünü düşünüyordu. Ama bazı şeyler değişmişti. Sevim'in oturduğu sokaktan geçmiyor, uzun bir yol dolaşıyordu. Pastanelerin vitrinindeki revaniye bakamıyordu. Bir gün markette, rafların arasında, Sevim'in en sevdiği eski bir şarkı çaldı. Meltem alışveriş arabasını bırakıp otoparka koştu ve arabanın içinde yarım saat hıçkıra hıçkıra ağladı. Eve dönünce kendine kızdı: bir yıl olmuştu, neden hâlâ?

Bilgenin kapısı

Seneca, Lucilius'a yazdığı altmış üçüncü mektupta, arkadaşı Flaccus'u kaybeden Lucilius'a yazar. Stoacılardan beklenebilecek sertliğin tersine, mektubun ilk cümlelerinde gözyaşına yer açar:

«Arkadaşın Flaccus'un öldüğünü duyunca üzüldüm; ama gerekenden fazla yas tutmanı istemem. Hiç yas tutmaman gerektiğinde ısrar etmeye cesaret edemem. Gözyaşlarına boğulmamız bağışlanabilir, yeter ki gözyaşları taşmasın ve onları kendi çabamızla durdurmuş olalım. Bir dostu kaybettiğimizde gözler ne kuru kalsın ne de taşsın. Ağlayabiliriz, ama feryat etmemeliyiz.»

Mektubun sonlarına doğru Seneca, kendi koyduğu ölçüye kendisinin de uyamadığını itiraf eder:

«Sana bu sözleri yazan, sevgili dostum Annaeus Serenus için öylesine aşırı ağlamış olan benim; istemesem de, yasa yenik düşen insanların örnekleri arasında sayılmalıyım.»

Bakmadığın yer

Hüzünle ilgili en yaygın inanç, onun kontrol altında tutulması gerektiğidir. Güçlü insan ağlamaz, ya da ağlarsa kimseye göstermez. Yas bir süre tutulur, sonra «hayat devam eder» denip kapatılır. Meltem'in cenazedeki kuralı bu inancın bir ifadesiydi: bir kez başlarsam duramam, o hâlde hiç başlamayayım.

Seneca'nın mektubu, Stoacılığın bu yaygın imajını tersine çeviriyor. Gözlerin kuru kalmasını istemiyor. Kuru göz de, taşan göz kadar ölçüsüzdür. Seneca'nın ölçüsü bir yasak değil, bir orta yol: ağla, ama ağlamanın seni yutmasına izin verme. Feryat, yani gösteriye dönüşmüş, sınırsız, kişiyi kendi acısına kilitleyen yas, ölçünün öbür ucu. Ama kuru göz de ölçünün dışında. Meltem'in bir yıl önce koyduğu kural, ölçünün bu öbür ucuna düşüyordu.

Kovulan hüznün neden hayalete dönüştüğünü Meltem'in yılı açıkça gösteriyor. Hüzün kapıdan kovulmuştu; ama gitmemişti. Sevim'in sokağında, pastane vitrininde, bir şarkının ilk notalarında bekliyordu. Kovulan bir duygu kendine görünmeyen yerler bulur; bir sokağı dolaşmak, bir tatlıya bakamamak, bir markette birden çökmek. Meltem bir yıl boyunca hüzünle karşılaşmamak için yaşamını küçültmüştü: bazı sokaklar, bazı tatlılar, bazı şarkılar ona yasaklanmıştı. Hayalet, kovulan hüznün bu yasak bölgeleriydi.

Bu yasak bölgeler bir de Meltem'i Sevim'in kendisinden uzaklaştırıyordu. Hüzünden kaçmak için sokaktan, tatlıdan, şarkıdan kaçarken, o sokakta yürüyen, o tatlıyı yapan, o şarkıyı söyleyen dostunun anısından da kaçıyordu. Hüznü kovmak, sevgiyi de kapının dışında bırakmıştı; çünkü ikisi aynı yerde oturuyordu.

Seneca'nın kendi itirafı bu tabloya bir şey daha ekliyor. Ölçüyü koyan filozof, kendi dostunu kaybettiğinde o ölçüye uyamadı. Bu itiraf, Seneca'nın öğüdünü zayıflatmıyor, tam tersine güçlendiriyor. Hüzün bir bilgiyle kontrol edilebilecek bir şey değil. Bilgelik, hüznü engellemek değil, onunla nasıl yaşanacağını aramak. Seneca bunu bir kural koyan biri olarak değil, o kurala uyamamış biri olarak söylüyor. Meltem'in markette arabada ağlaması bir başarısızlık değildi; Seneca'nın da başına gelmiş bir şeydi.

Derinleşme

Seneca aynı mektupta, kaybedilen dostların anısının nasıl taşınabileceğine dair bir şey söyler. Önce öğretmeni Attalus'tan bir benzetme aktarır: kaybedilen dostların anısı, ekşimsi bir meyve ya da çok eski bir şarap gibidir; acılığı da hoşa gider. Sonra kendi görüşünü ekler:

«Bana kalırsa, ölmüş dostlarımın düşüncesi tatlı ve çekicidir. Çünkü onlara bir gün kaybedecekmişim gibi sahip oldum; onları hâlâ yanımdaymışlar gibi kaybettim.»

Bu cümlenin ikinci yarısı, kovulan hüznün tam karşısında duruyor. «Hâlâ yanımdaymışlar gibi kaybettim.» Meltem ise Sevim'i, hiç olmamış gibi kaybetmeye çalışıyordu: onun sokağını, tatlısını, şarkısını hayatından silerek. Seneca'nın yolu bunun tersi. Dostun anısını yasak bölgelere değil, gündelik hayata yerleştirmek. Anı acıtır; Attalus'un dediği gibi, ekşidir. Ama o ekşilik de bir tat, bir yakınlık.

Mektupta Seneca bir şey daha söyler: zamanın yası bitirmesini beklemek yerine, insanın yası kendisinin bırakmasını tercih eder. Yasın insanı terk etmesi değil, insanın yası bırakması. Meltem'in bir yıllık kaçışı, yasın kendiliğinden geçmesini bekliyordu. Ama kovulan bir duygu kendiliğinden geçmiyor; ancak karşılandığında, yerine konduğunda geçebiliyor.

Markette yaşadıklarından bir hafta sonra Meltem bir şey deniyor. Sevim'in kızı Ayşe'yi arıyor ve hafta sonu evine davet ediyor. Mutfakta birlikte, Sevim'in tarifiyle revani yapmaya karar veriyorlar. Tarif Meltem'in eski defterinde, Sevim'in el yazısıyla. Ayşe annesinin yazısını görünce ağlamaya başlıyor; Meltem de. Bu kez kimse ağlamaya engel olmuyor, ama ağlamak da bir feryada dönüşmüyor. Bir süre ağlıyorlar, sonra Ayşe annesinin revaniyi hep fazla şerbetli yaptığını hatırlıyor ve ikisi gülüyor. Revani biraz yanıyor; yine de oturup birlikte yiyorlar.

Ertesi gün Meltem işe giderken, bir yıldır kaçtığı sokaktan geçiyor. Sevim'in evinin önünde bir an duruyor. İçi burkuluyor, gözleri doluyor; ama arabayı durdurmasına gerek kalmıyor. Yoluna devam ediyor. O akşam telefonunda, bir yıldır açmadığı bir klasörü açıyor: Sevim'le son tatillerinden fotoğraflar. Birkaçına bakıyor, birini Ayşe'ye gönderiyor.

Bu hikâyede bir sınırı da belirtmek gerekiyor. Yas herkeste farklı sürer ve bir yıl, birçok insan için kısa bir süredir; «artık geçmesi gerekirdi» diye bir takvim yoktur. Ama yas aylar boyunca gündelik hayatı tümüyle durduruyor, uyku, yemek, iş gibi temel işleri imkânsız kılıyor ya da ölüm düşünceleri getiriyorsa, yalnız taşınmaması gereken bir yüktür; bir yas danışmanı, bir psikolog ya da psikiyatrist bu noktada gerçek bir yardım sunar. Seneca'nın mektubu bu desteğin yerini tutmaz; yalnızca, gözyaşının bir yenilgi olmadığını hatırlatır.

Öbür bilgeler

İki yıl önceki eksik ödemenin bir kızın okul yılına mal olduğunu öğrenen Ordulu bahçe sahibi, Gazâlî'nin pişmanlık zincirinde acısını bir fiile çevirmişti (GAZ-K03.5). Meltem'in hüznü bir pişmanlık değildi, ama o da bir zincirde takılı kalmıştı: acı bir eyleme dönüşemeden, yasak bölgelere hapsolmuştu. Gazâlî acının bir fiile, Seneca ise bir anıya dönüşmesini öneriyor.

Kastamonulu emekli postacı, karısının ölümünden altı ay sonra bir tarif defterini açınca ağlayabilmişti; Mevlânâ'nın misafirhanesinde hüzün kapıdan içeri alınmıştı (MEV-K03.1). Seneca da aynı kapıyı açıyor; ama içeri giren hüzne bir ölçü de koyuyor: ağla, ama feryat etme. Mevlânâ konuğu ağırlamayı, Seneca ise konukla birlikte yaşamanın ölçüsünü öğretiyor.

Bugün bir kez dene

Bugün kaybettiğin biri ya da bir şey için kaçındığın bir yeri, bir eşyayı, bir şarkıyı düşün. Hayatında hüznün yasak bölgeleri var mı?

O bölgelerden birine, küçük bir adımla, bilerek gir. Bir fotoğrafa bak, bir tarifi aç, bir şarkıyı dinle. Gelen duyguya izin ver; ama onu bir süre sonra kendi isteğinle bırak.

Sonra Seneca'nın cümlesini kendi kaybın için yeniden yaz: «Onu hâlâ yanımdaymış gibi kaybettim.» Bu cümle sana ne düşündürüyor?

Yanında taşıyacağın soru

Kaçtığın hüzün, hangi sokakta seni bekliyor?