Açılış
Necla altmış bir yaşında, Amasya'da yaşayan emekli bir hemşire. Eşi beş yıl önce öldü; iki oğlu İstanbul'da. On dört yıldır evde onunla bir köpek yaşıyordu: Pamuk, beyaz tüylü, kuyruğu kıvrık, sokaktan alınmış bir melez. Her sabah yedide birlikte Yeşilırmak kıyısında yürür, her akşam Pamuk Necla'nın ayaklarının dibinde uyurdu.
Geçen ay Pamuk yaşlılıktan öldü. Veteriner son günlerinde acı çekmemesi için uyutulmasını önerdi; Necla elini köpeğin başında tutarak yanında kaldı. Eve döndüğünde mama kabını, tasmayı, yatağını bir kutuya koydu ve kutuyu dolaba kaldırdı.
Büyük oğlu telefonda teselli etmeye çalıştı: «Anne, üzülme, yenisini alırız. Alt tarafı bir köpek.» Necla «Haklısın, saçmalık, yaşlı kadın köpeğe ağlar mı» dedi ve güldü. Komşusuna da aynısını söyledi. Ama o günden beri sabahları yedide uyanıyor, kalkacak bir sebep bulamıyor. Yeşilırmak kıyısına çıkmıyor; başka yoldan markete gidiyor. Geceleri yatakta ayaklarını uzattığında bir boşluğa değiyor ve uyuyamıyor. Bir ay sonra kendine itiraf ediyor: «Pamuk için ağlayamadım bile; utandım.»
Bilgenin kapısı
Udāna'da, Buda'nın en cömert ve saygın kadın izleyicilerinden Visākhā'nın yaşadığı bir an anlatılır. Visākhā'nın çok sevdiği küçük torunu ölmüştür. Günün ortasında, giysileri ve saçları ıslak, Buda'nın yanına gelir. Buda ona nereden geldiğini sorar; Visākhā torununun öldüğünü, o yüzden bu hâlde geldiğini söyler. Buda onu azarlamaz; bir soru sorar: Sāvatthī'deki insanlar kadar çok çocuğu ve torunu olmasını ister miydi? Visākhā ister. Buda bir soru daha sorar: Sāvatthī'de her gün kaç kişi ölür? Her gün en az bir kişi, der Visākhā. Ve Buda sonunu getirir:
«Ne dersin Visākhā, o zaman giysilerinin ve saçlarının ıslak olmadığı bir gün olur muydu? Yüz sevdiği olanın yüz acısı vardır, Visākhā. Doksan sevdiği olanın doksan acısı vardır.»
Konuşmanın devamında bu sayım bire kadar iner: bir sevdiği olanın bir acısı vardır; hiç sevdiği olmayanın hiç acısı yoktur. Buda bunu bir reçete olarak değil, bir gerçek olarak söyler: sevginin ve yasın aynı kökten geldiğini.
Bakmadığın yer
Bazı yaslar, çevredekiler tarafından kolayca küçümsenir. Bir hayvanın ölümü bunların başında gelir; ama bir işin kaybı, bir evden taşınmak, bir dostluğun bitmesi de öyledir. «Alt tarafı bir köpek», «alt tarafı bir iş», «yenisini bulursun» gibi cümleler teselli etmek için söylenir; ama dinleyen kişiye bir mesaj daha bırakır: bu acının sahibi olmaya hakkın yok. Necla bu mesajı aldı ve kendi hüznünü «saçmalık» diye kovdu.
Visākhā'nın hikâyesi bu küçümsemenin tam tersini gösteriyor. Buda, ıslak saçlarla gelen kadına «Alt tarafı bir torun, daha çok torunun var» demiyor. Ona hüznünün nereden geldiğini gösteriyor: sevgiden. Sāvatthī kadar torun istemek, Sāvatthī kadar yas demektir. Sevginin büyüklüğü, yasın büyüklüğüyle ölçülür. Necla'nın on dört yıllık sabah yürüyüşleri, akşamları ayaklarının dibindeki sıcaklık; bunlar bir sevginin ölçüsüydü. Ve o sevginin yasa dönüşmesi, Buda'nın gözünde utanılacak bir şey değil, sevginin doğal bir yüzüydü.
Necla'nın hüznü kovması, bir boşluk bırakmadı; bir hayalet bıraktı. Hayalet, sabah yedide uyanıp kalkacak sebep bulamamaktı. Yeşilırmak kıyısından kaçmaktı. Geceleri ayaklarının değdiği boşluktu. Kovulan hüzün, Necla'nın hayatından bir parçayı, sabah yürüyüşlerini, nehir kıyısını, alıp götürmüştü. Kaçtığı şey yas değil, artık yas yüzünden girilemeyen bir hayat alanıydı. Yaşlı bir kadın için bu alan küçük değildi: sabah yürüyüşü, onun gününe bir başlangıç, nehir kıyısında selamlaştığı birkaç komşu, bir alışkanlığın sağladığı düzen demekti. Hüznü kovarken, bunların hepsini de kapının dışında bırakmıştı.
Buda'nın konuşmasında küçük bir ayrıntı da var: Visākhā günün ortasında, ıslak saçlarla geliyor. Hüznünü saklamıyor; onu Buda'nın önüne getiriyor. Ve Buda da onu bir kenara koymuyor, onunla konuşuyor. Hüznün dile getirildiği an, onun bir bilgiye dönüşebildiği an. Necla'nın «utandım» itirafı da böyle bir an; kovulan hüzün ilk kez bir cümle olarak dışarı çıkıyor.
Derinleşme
Sutta Nipāta'nın «Ok» adlı konuşması, yası bir başka açıdan ele alır. Buradaki dizeler ilk okunuşta sert görünebilir; çünkü ağlayıp dövünmenin ölüye bir yararı olmadığını söyler. Ama dikkatle bakınca, asıl söylediği başka bir şey:
«Ağlayıp yas tutarak gönül huzur bulmaz; yalnızca daha çok acı doğar, beden de yıpranır. Zayıflar, benzi solar, insan kendi kendine zarar verir. Bu, ölmüş olanları korumaz; boşunadır bu feryat.»
Bu dizeler yasa bir son vermeyi istiyor; ama bunu yasın bastırılmasıyla değil, onun ne olduğunu görerek yapmayı öneriyor. Konuşmanın sonunda yas bir oka benzetiliyor: kendi mutluluğunu arayan, içindeki feryat, yakınma ve hüzün okunu çıkarır. Ok çıkarılmak için önce görülmeli, el ona uzanmalı. Necla'nın ok'u ise etin içinde saklıydı; o, oku görmemek için yarayı örtmüş, yaranın çevresindeki hayatı terk etmişti.
Visākhā'nın hikâyesi ile «Ok» birlikte okununca bir yol görünüyor. Önce yası kabul etmek: yüz sevdiği olanın yüz acısı vardır; bu acı sevginin bedelidir, utanılacak bir şey değil. Sonra yasın içinde kalmamak: feryadın kendisi ölüyü geri getirmez, yaşayana da zarar verir. Bu ikisi birbirine zıt değil. Okun görülmesi, çıkarılmasının ön koşuludur.
Necla bir sabah, Pamuk öldükten beri ilk kez, yedide kalkıyor ve Yeşilırmak kıyısına iniyor. Her zamanki yolu yürüyor; Pamuk'un hep durup kokladığı çınarın önünde duruyor. Orada ağlıyor; bir ay önce ağlayamadığı kadar. Yanından geçen yaşlı bir adam, kim olduğunu bilmeden, «Hayırdır abla?» diye soruyor. Necla, kendine bile söyleyemediği cümleyi söylüyor: «Köpeğimi kaybettim. On dört yıl birlikteydik.» Adam başını sallıyor: «Benimkisi de geçen kış gitti. Zor.» İkisi bir süre birlikte nehre bakıyorlar.
Ertesi günlerde Necla her sabah aynı yolu yürümeye devam ediyor. Bazı sabahlar ağlıyor, bazı sabahlar ağlamıyor. Dolaptaki kutuyu açıyor; tasmayı çınarın dibine, küçük bir taşın altına bırakıyor. Oğlu yeni bir köpek önerdiğinde, bu kez «saçmalık» demiyor: «Henüz değil, oğlum. Önce Pamuk'un yasını tutayım.» Oğlu bir an susuyor, sonra «Haklısın anne» diyor.
Bu hikâyede yasın bir takvimi olmadığını, kişiden kişiye çok farklı sürdüğünü belirtmek gerekiyor. Bir hayvanın kaybı da dahil, hiçbir yasın «artık geçmeli» denecek bir süresi yoktur. Ama yas aylar boyunca uykuyu, yemeyi, temel gündelik işleri imkânsız kılıyorsa, ya da kişi kendine zarar vermeyi düşünüyorsa, aile hekimine başvurmak ve bir ruh sağlığı desteği almak gerekir. Yalnız yaşayan yaşlı biri için yasın yalnızlığa dönüşmemesi de önemli; bir komşu, bir arkadaş, bir yürüyüş grubu bu yükü paylaşmaya yardım edebilir.
Öbür bilgeler
Arkadaşının ölümünden bir yıl sonra bir market otoparkında çöken Bilecikli Meltem, Seneca'dan «ağla ama feryat etme» ölçüsünü almıştı (STO-K03.6). Seneca ile Buda'nın «Ok» dizeleri aynı yerde buluşuyor: ikisi de feryadın ölüye bir yararı olmadığını söylüyor. Ama Visākhā'nın hikâyesi bir adım geride başlıyor: önce yasın sevgiden doğduğunu kabul etmek.
Babasının tanısından sonra gecelerini araştırmaya veren Samsunlu Zerrin, zehirli bir oku çıkarmak yerine okçunun kim olduğunu sorup durmuştu (BUD-K02.10). Buda'nın yas için kullandığı imge de bir ok. Zerrin bilgiyle, Necla ise örtmeyle oku çıkarmayı geciktiriyordu. Okun yeri değişse de yol aynı: önce onu görmek.
Bugün bir kez dene
Bugün kaybettiğin, ama çevrendekilerin pek önemsemediği bir şeyi düşün: bir hayvan, bir iş, bir ev, bir dostluk, bir alışkanlık. O kaybın yasını tutmana izin verdin mi?
Kendine Buda'nın Visākhā'ya gösterdiği şeyi söyle: bu acı, bir sevginin ölçüsü. Sonra o sevgiyi tek bir cümleyle yaz.
O kayıpla birlikte terk ettiğin bir yer, bir saat, bir yol varsa, bugün oraya küçük bir adımla dön. Yalnız gitmek zor geliyorsa, birini yanına al.
Yanında taşıyacağın soru
Yasını tutmana izin vermediğin hangi sevgi, hâlâ bir boşluk olarak yanında yatıyor?