İçeriğe geç

Gazâlî ile · Duygular

Gözyaşı sabrı bozmaz

Kovulunca neden hayalete dönüşüyor?

1.200 kelime · yaklaşık 5 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Hacer altmış üç yaşında, Van'da yaşıyor. Dindar, sakin, mahallede sözü dinlenen bir kadın. Sekiz ay önce otuz dört yaşındaki oğlu Serkan bir trafik kazasında öldü. Cenazede Hacer'in yanına gelen akrabalardan biri kulağına eğilip şunu söyledi: «Ağlama Hacer, sabret. Ağlarsan oğlunun ruhu üzülür.» Bu söz Hacer'in içine yerleşti.

O günden beri Hacer ağlamıyor; en azından kimsenin önünde. Taziyeleri sakin bir yüzle karşıladı, Serkan'ın çocuklarına göz kulak oluyor, namazını kılıyor, Kur'an okuyor. Ama geceleri, herkes uyuduktan sonra, mutfakta, ışıkları yakmadan, sessizce ağlıyor. Sabah gözleri şiş kalkıyor; kızı bir şey sorduğunda «uykusuzluk» diyor.

Son aylarda bedeni de bir şey söylemeye başladı. Göğsünde bir ağırlık, iştahsızlık, sabahları kalkmakta zorlanma. Doktor tansiyonunun yükseldiğini söyledi. Ama Hacer'i en çok yoran şey başka: her gece ağladıktan sonra kendine kızıyor. «Demek ki imanım zayıf. Sabredemiyorum. Oğlumun ruhunu üzüyorum.» Gece ağlıyor, gündüz ağladığı için kendini suçluyor.

Bilgenin kapısı

Gazâlî, İhyâ'nın sabır ve şükür kitabında, musibet karşısında sabrın ne olduğunu ve ne olmadığını tartışır. Önce bir itirazı ele alır: musibet insanın elinde değil, ister istemez gelir; o hâlde sabır nasıl bir erdem olabilir? Cevabı, sabrın neyi kapsadığını açıkça gösterir:

«Bil ki insan sabredenlerin makamından ancak feryat etmekle, yakasını yırtmakla, yüzünü tokatlamakla, şikâyette aşırı gitmekle, kederini sergilemekle ve giyimde, yatakta, yemekte alışkanlıklarını değiştirmekle çıkar. Bunlar insanın kendi seçimi altındadır.»

Ve hemen ardından, sabrın sınırına neyin girmediğini söyler:

«Kalbin acıması da, gözün yaşla dolması da insanı sabredenlerin sınırından çıkarmaz. Çünkü ağlamak, ölen için kalbin acımasıdır; bu insan olmanın gereğidir ve insandan ölünceye kadar ayrılmaz.»

Bakmadığın yer

Dindar bir insan için sabır kutsal bir kelimedir. Bir musibet geldiğinde sabretmek, imanın bir göstergesi sayılır. Ama sabrın ne olduğu konusunda yaygın bir yanlış anlama da vardır: sabrı ağlamamak, hüzünlenmemek, hiçbir şey hissetmiyormuş gibi davranmak sanmak. Hacer'e cenazede söylenen cümle, «ağlarsan oğlunun ruhu üzülür», bu yanlış anlamanın halk arasında dolaşan bir biçimiydi. Hacer bu cümleyi iyi niyetle duymuş ve onu bir yükümlülük olarak taşımaya başlamıştı.

Gazâlî'nin metni, dinin kendi içinden, bu yükü kaldırıyor. Sabrı bozan şeyleri tek tek sayıyor: feryat etmek, yakayı yırtmak, yüzü tokatlamak, şikâyette aşırı gitmek, kederi bir gösteriye çevirmek. Ama gözyaşını bu listeye koymuyor. Tam tersine, gözyaşının sabrı bozmadığını açıkça söylüyor. Ağlamak, kalbin ölen için acımasıdır; insan olmanın gereğidir. Gazâlî'nin dünyasında, en sabırlı insan bile ağlar.

Bu ayrımın Hacer için ne anlama geldiğini görmek zor değil. Hacer'in yasakladığı şey, Gazâlî'nin yasaklamadığı bir şeydi. Ve bu yasak, Hacer'i asıl sabrın tersi bir yere götürüyordu. Gece mutfakta, ışıksız, gizli ağlamak; gündüz bunun için kendini suçlamak; göğsünde biriken ağırlık, iştahsızlık. Gazâlî'nin listesindeki son madde burada dikkat çekici: alışkanlıkları değiştirmek, yemekte, yatakta. Hacer'in iştahsızlığı, gece uyuyamaması, tam olarak bu alışkanlık değişiminin içine düşüyordu. Ağlamayı yasaklamak, sabrı korumamıştı; tersine, sabrın asıl korumak istediği gündelik düzeni bozmuştu.

Gazâlî'nin bir ayrımı daha var ve o da önemli: neyin insanın elinde olduğu. İtiraz eden kişi, musibetin elde olmadığını söylüyordu. Gazâlî kabul ediyor; musibetten hoşlanmamak, kalbin acıması, gözün dolması insanın seçimi değildir. Sabır, insanın seçimi olan şeylerdedir: nasıl davrandığında, ne yaptığında. Hacer ise elinde olmayan şeyi, gözyaşını, kontrol etmeye çalışıyordu; ve bunu başaramadıkça kendini suçluyordu. Elinde olmayanla savaşmak, Gazâlî'nin terazisinde sabır değil, bir yanlış yere harcanan çabaydı.

Derinleşme

Gazâlî aynı bölümde, gözyaşının yalnızca sabırla değil, rızayla, yani Allah'ın takdirine razı olmakla bile çelişmediğini söyler ve bunu bir benzetmeyle anlatır:

«Bu, rıza makamından da çıkarmaz. Kan aldırmaya ya da damar açtırmaya giden kişi buna razıdır, ama bunun yüzünden acı çeker; acısı büyüdüğünde gözleri de dolabilir.»

Bu benzetme, iman ile hüzün arasındaki ilişkiyi yeniden kuruyor. Hacamata giden kişi neden gidiyor? Çünkü iyileşeceğine inanıyor; buna razı. Ama iğne batınca canı yanıyor. Rızası acıyı ortadan kaldırmıyor, acısı da rızasını bozmuyor. İkisi aynı anda var. Hacer'in imanı ile gözyaşları da aynı anda var olabilir. Takdire razı olmak, oğlunun ölümünü acısız karşılamak anlamına gelmiyor; acıyı taşırken isyana, feryada, yıkıma dönüşmemek anlamına geliyor.

Bu ayrım Hacer'in gece suçluluğunu doğrudan hedefliyor. «Ağlıyorsam imanım zayıf» cümlesi, rıza ile acıyı birbirinin zıddı sayıyordu. Gazâlî'nin benzetmesi ise ikisinin aynı insanda, aynı anda bulunabileceğini gösteriyor. Hacamatta gözü dolan kişiye kimse «sen bu tedaviye razı değilsin» demez. Oğlunun mezarında ağlayan bir anneye de «sen takdire razı değilsin» denemez.

Hacer'in kızı Esma, annesinin gece mutfakta ağladığını bir gece fark ediyor. Ertesi gün, babasından kalma eski İhyâ çevirisinin ilgili sayfasını buluyor ve annesine okuyor: kalbin acıması ve gözün dolması insanı sabredenlerin sınırından çıkarmaz. Hacer bir süre susuyor. Sonra kızına cenazedeki o cümleyi anlatıyor: «Ağlarsan ruhu üzülür demişlerdi.» Esma annesinin elini tutuyor: «Anne, sen ağlamadığın için onun ruhu daha mı rahat? Sen mutfakta ışıksız ağlarken mi?»

O cuma Hacer ve Esma birlikte Serkan'ın mezarına gidiyorlar. Hacer dua ediyor; sonra ağlıyor, bu kez gizlemeden. Esma da ağlıyor. Bir süre sonra ikisi de susuyor. Dönüşte Hacer, aylardır ilk kez, Serkan'ın sevdiği yemeği yapmak istiyor. O akşam torunlarıyla birlikte o yemeği yiyorlar; çocuklar babalarını anıyor, Hacer onlara Serkan'ın çocukluğundan bir hikâye anlatıyor. Ağlamak, yemeği engellemiyor; tersine, yemek bir anmaya dönüşüyor. Küçük torunu sofradan kalkarken «Babam bu yemeği en çok severdi» diyor ve bu kez kimse konuyu değiştirmiyor.

Sonraki haftalarda Hacer'in göğsündeki ağırlık hafifliyor, iştahı yavaş yavaş geri geliyor. Geceleri yine bazen ağlıyor; ama artık ışığı yakıyor ve ertesi sabah kendine kızmıyor. Gazâlî'nin sınırı Hacer için netleşmiş: gözyaşı serbest, ama hayat durmuyor; yemek, uyku, torunlar, komşular yerinde.

Bir sınırı da açıkça çizmek gerekiyor. Bir çocuğun kaybı, yasların en ağırlarından biridir ve aylarca, yıllarca sürebilir; bunun bir zayıflık ya da bir iman eksikliği olarak görülmesi, yasın yüküne bir de suçluluk ekler. Göğüs ağrısı, tansiyon yükselmesi, iştahsızlık gibi bedensel belirtiler bir hekim tarafından takip edilmeli. Uzun süren, gündelik hayatı durduran bir yasta ise evlat kaybı yaşamış ailelerin buluştuğu destek grupları ve yas alanında çalışan uzmanlar, bu yükü taşımayı kolaylaştırabilir. Gazâlî'nin metni bu desteğin yerini tutmaz; yalnızca, gözyaşının imanla çelişmediğini, dinin kendi içinden hatırlatır.

Öbür bilgeler

Sinoplu fırıncı Hikmet, Mevlânâ'nın bulutunu dinleyerek gözyaşının bir verim olduğunu görmüştü (MEV-K03.6). Hacer'in gözyaşını yasaklayan bir kültürel cümleydi, Hikmet'inkini ise bir erkeklik kalıbı. Mevlânâ gözyaşının çimeni güldürdüğünü, Gazâlî ise onun sabrı bozmadığını söylüyor; biri gözyaşının verimini, öbürü meşruiyetini gösteriyor.

Arkadaşı için yasını bir yıl erteleyen Bilecikli Meltem, Seneca'nın «ağla ama feryat etme» ölçüsüyle karşılaşmıştı (STO-K03.6). Gazâlî'nin sınırı da neredeyse aynı yerden geçiyor: gözyaşı serbest, feryat ve yakanın yırtılması değil. İki farklı gelenek, iki farklı dil, aynı çizgiyi çekiyor: hüznü yasaklama, ama hüznün seni yutmasına da izin verme.

Bugün bir kez dene

Bugün yas tuttuğun ya da hüzünlendiğin bir şey için kendine koyduğun bir yasak var mı, düşün: ağlamamak, söz etmemek, belli etmemek? Bu yasak nereden geliyor; senin inancından mı, çevrenin bir sözünden mi?

Gazâlî'nin ayrımını uygula: elinde olmayanlar (kalbin acıması, gözün dolması) ve elinde olanlar (nasıl davrandığın, gündelik düzenin). Yasağın hangisine yöneliyor?

Hüznünü taşırken gündelik düzeninden hangi parçayı kaybettiysen, yemek, uyku, bir ziyaret, onu bu hafta küçük bir adımla geri getirmeyi dene.

Yanında taşıyacağın soru

Gözyaşını yasaklarken, aslında hangi düzenini kaybettin?