İçeriğe geç

Mevlânâ ile · Duygular

Bulut ağlamadıkça

Kovulunca neden hayalete dönüşüyor?

1.200 kelime · yaklaşık 5 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Hikmet elli sekiz yaşında, Sinop'ta bir fırının sahibiydi. Fırını dedesi açmıştı; babası işletmiş, sonra ona kalmıştı. Altmış yıl boyunca mahallenin ekmeği o fırından çıktı. Hikmet her gece üçte kalkar, hamuru yoğurur, sabah altıda ilk somunları vitrine dizerdi. Mahallenin çocukları okula giderken sıcak pide alır, yaşlılar öğlene doğru gelip çay içerdi.

Bu bahar fırın kapandı. Kira iki katına çıktı, un fiyatları arttı, mahallenin karşısına büyük bir zincir market açıldı. Hikmet hesap kitap yaptı, bankayla görüştü; sonunda kapıya «Kapandı, teşekkürler» yazan bir kâğıt astı. Son gece fırının kapısını kilitlerken yalnızdı.

O günden beri Hikmet herkese aynı şeyi söylüyor: «İyi oldu, dinlenirim artık. Yeter bu kadar gece kalkmak.» Kahvede şakalar yapıyor, gülüyor. Ama eşi Gülay başka bir şey görüyor. Hikmet hâlâ gece üçte uyanıyor ve sabaha kadar tavana bakıyor. Fırının bulunduğu sokaktan geçmiyor; çarşıya uzun yoldan gidiyor. Torunu bir gün market ekmeğini beğenmeyip «Dedemin ekmeği daha güzeldi» deyince Hikmet masadan kalkıp balkona çıktı ve uzun süre dönmedi. Gülay bir akşam ona sordu: «Hikmet, sen hiç ağladın mı fırın için?» Hikmet güldü: «Erkek adam fırına mı ağlar?»

Bilgenin kapısı

Gözyaşının ne işe yaradığını Mevlânâ, beşinci defterde, doğadan ve bir bebekten alınmış iki imgeyle anlatır:

«Bulut ağlamadıkça çimen nasıl güler? Çocuk ağlamadıkça süt nasıl coşar? Bir günlük bebek bile yolu bilir: ağlayayım ki şefkatli dadım gelsin.»

Ve hemen ardından bu düşünceyi bütün dünyaya yayar:

«Bulutun ağlaması ve güneşin yakması; dünyanın direği bu iki büküm iptir. Güneşin yakıcılığı ve bulutun gözyaşı olmasaydı, cisimler nasıl büyüyüp gelişirdi? Bu sıcaklık ve bu ağlama asıl olmasaydı, dört mevsim nasıl şenlenirdi?»

Bakmadığın yer

Hüznü genellikle bir zayıflık, bir kusur, bir verimsizlik olarak düşünürüz. Ağlamak işe yaramaz; olan olmuştur, ağlamakla geri gelmez. Hikmet'in «erkek adam fırına mı ağlar?» cümlesi bu bakışın bir ifadesiydi. Bu cümlenin içinde iki ayrı yasak vardı: erkeğin ağlamaması ve bir fırının, bir işin, bir dükkânın ağlanmaya değer görülmemesi. İkisi birleşince, Hikmet'in hüznünün gidebileceği hiçbir yer kalmamıştı.

Mevlânâ'nın imgeleri bu bakışı tam tersine çeviriyor. Gözyaşı bir kayıp değil, bir verimdir. Bulut ağlamazsa çimen gülmez; yağmur olmadan bahar olmaz. Bebek ağlamazsa süt gelmez; ağlama, bakımı çağıran sestir. Mevlânâ'ya göre dünyanın kendisi iki ipe dayanır: güneşin sıcaklığı ve bulutun gözyaşı. Biri olmadan öbürü de bir işe yaramaz. Yalnızca güneş olsa toprak kurur; yalnızca yağmur olsa çürür. Hikmet ise kendi dünyasında yalnızca güneşi tutmaya çalışıyordu: şakalar, gülüşler, «iyi oldu». Bulutu yasaklamıştı.

Bebeğin imgesi Hikmet'in hikâyesinde özellikle anlamlı. Bir günlük bebek bile bilir: ağlamak, birinin gelmesini sağlar. Ağlama, yardım isteyen bir dildir. Hikmet ağlamadığı için, kimse gelmiyordu. Gülay onun gece üçteki uykusuzluğunu görüyordu ama Hikmet «iyiyim» dedikçe yanına yaklaşamıyordu. Kahvedeki arkadaşları şakalara gülüyor, fırının kapanmasını unutmuş gibi davranıyordu; çünkü Hikmet onlara hüzünlü olmadığını söylüyordu. Hüzünden kaçmak, hüznün çağırabileceği şefkati de kapının dışında bırakıyordu.

Kovulan hüznün nereye gittiğini Hikmet'in gündelik hayatı gösteriyordu. Gece üçte açılan gözler, fırının sokağından dolaşan yollar, torunun bir cümlesiyle balkona kaçmak. Hüzün gitmemişti; yalnızca adı değişmişti. Şimdi uykusuzluk, kaçınma ve ani kopuşlar olarak dolaşıyordu. Yağmuru yasaklanan bir bulut gibi, gökyüzünde ağırlaşıyor ama yağamıyordu.

Kaybedilen şeyin yalnızca bir dükkân olmadığını da görmek gerekiyor. Mahallede kırk yıldır herkes ona «Fırıncı Hikmet» diyordu. Fırın kapanınca, adının yarısı da kapanmıştı. Gece üçte uyanan beden, artık yoğrulacak bir hamuru olmayan elleri, bekleyen bir vitrini olmayan sabahları taşıyordu. Bir işin kaybı, çoğu zaman bir kimliğin, bir günlük düzenin, bir topluluk içindeki yerin de kaybıdır; ve bunların hepsinin yası tutulmayı bekler.

Derinleşme

Mevlânâ'nın iki ipi, güneş ve bulut, hüznün tek başına bir şey olmadığını da gösteriyor. Ağlamak, yalnızca ağlamak için değildir; güneşin sıcaklığıyla birlikte bir şey büyütür. Bebeğin ağlaması dadının gelişiyle tamamlanır. Bulutun yağmuru güneşin ışığıyla filizlenir. Hüzün de yalnız kaldığında bir sel olabilir; ama yanında bir sıcaklık, bir şefkat, bir dinleyen olduğunda verime dönüşür.

Bu yüzden hüznü kovmamak, onu tek başına yaşamak anlamına gelmiyor. Mevlânâ'nın bebeği ağlarken dadısını çağırıyor; gözyaşı bir ilişkinin içinde akıyor. Hikmet'in yasının da bir muhataba ihtiyacı vardı: fırının altmış yılını, dedesini, gece üçlerini, çocukların sıcak pide sevincini paylaşabileceği biri. Mevlânâ aynı bölümde okura dönüp bunu açıkça söyler: küçük bir çocuk gibi ağlayan bir göze ihtiyacın var. Bu öğüt bir zayıflığa değil, bir yetişkinin çoğu zaman unuttuğu bir bilgiye işaret ediyor: ihtiyacını söyleyen, yardım bulur.

Gülay'ın sorusundan birkaç gün sonra bir akşam, torunu Emir mutfakta oyuncak bir araba ile oynarken arabanın tekerleği kırılıyor. Emir hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Gülay geliyor, onu kucağına alıyor, tekerleği takmaya çalışıyor; takamayınca Emir'i öpüp «Üzüldün değil mi, çok sevmiştin onu» diyor. Emir biraz sonra sakinleşiyor ve başka bir oyuncağa uzanıyor. Hikmet bu sahneyi kapının eşiğinden izliyor. Bir şey düşünüyor: torunu, ağlayabildiği için teselli edilmişti.

O gece Hikmet gece üçte uyanınca Gülay'ı uyandırıyor. Ona dedesinden, fırının ilk günlerinden, babasının ölümünden sonra fırını ilk kez tek başına açtığı sabahtan söz ediyor. Konuşurken sesi kırılıyor; elli sekiz yıllık hayatında karısının önünde ilk kez ağlıyor. Gülay hiçbir şey söylemiyor; elini tutuyor. Sabaha karşı Hikmet uyuyor; aylardır ilk kez. Uyandığında saat dokuzu geçmiş; yıllardır ilk kez güneş ondan önce kalkmış. Gülay ona çay koyarken ikisi de bir şey söylemiyor, ama sessizlik ağır değil.

Ertesi hafta kahvede, bir arkadaşı yine fırının kapanmasıyla ilgili bir şaka yapınca Hikmet gülmüyor. «Yok,» diyor, «iyi olmadı. Çok üzüldüm.» Masadakiler bir an susuyor. Sonra en yaşlıları, otuz yıl önce kendi terzi dükkânını kapatan Halit Usta, konuşmaya başlıyor; o günlerde ne yaşadığını ilk kez anlatıyor. O akşam kahvede şaka yapılmıyor; ama masadan herkes biraz daha hafif kalkıyor. Birkaç hafta sonra Hikmet, halk eğitim merkezinde çocuklara ekmek yapmayı öğreten bir kursa gönüllü olarak başvuruyor. Hüzün bitmemiş; ama bir şey yeniden filizleniyor.

Bu hikâyeden her hüznün gözyaşıyla çözüleceği sonucu çıkmıyor. Bazı insanlar ağlamadan da yas tutar; hüznün dili herkeste aynı değildir. Mevlânâ'nın imgesi bir kural değil, bir izin. Ayrıca işini, dükkânını, mesleğini kaybetmek, özellikle orta yaştan sonra, ciddi bir ruhsal yük olabilir. Uykusuzluk, isteksizlik, geri çekilme haftalar boyunca sürüyorsa, bir aile hekimiyle ya da bir psikologla konuşmak, bu yükü tek başına taşımaktan çok daha iyidir.

Öbür bilgeler

On dört yıllık köpeğini kaybeden Amasyalı Necla, Buda'nın Visākhā'ya söylediği sözle hüznünün sevgiden doğduğunu kabul etmişti (BUD-K03.6). Hikmet'in yası da bir sevginin ölçüsüydü: altmış yıllık bir fırına, üç kuşağa, mahallenin sabahlarına duyulan sevginin. Buda yasın kaynağını sevgide, Mevlânâ ise yasın bir şey büyütebileceğini, bulutun yağmuru gibi, bir çimeni güldürebileceğini gösteriyor.

Seneca, arkadaşı için ağlayan Lucilius'a gözlerin ne kuru kalmasını ne taşmasını istemişti (STO-K03.6). Hikmet'in gözleri kurumuştu; Mevlânâ'nın bulutu o kuruluğun bir bereketsizlik olduğunu söylüyor. Seneca ölçüyü, Mevlânâ ise gözyaşının verimini gösteriyor: biri taşmayı, öbürü kurumayı uyarıyor.

Bugün bir kez dene

Bugün kaybettiğin, kapanan, biten bir şey için içinde biriken hüznü düşün. Ona hiç gözyaşı, hiç söz, hiç bir muhatap tanıdın mı?

Güvendiğin birine, o kaybın sana ne ifade ettiğini anlat; bir hikâye olarak, bir anı olarak. Ağlamak gelirse engelleme. Gelmezse zorlama.

Mevlânâ'nın bebeği gibi, hüznünün seni kime götürmesine izin verebilirsin? O kişiye bu hafta bir telefon açmayı dene.

Yanında taşıyacağın soru

Yağmurunu yasakladığın hangi bulut, hâlâ gökyüzünde ağırlaşıyor?